İsmet Özel’in “Şiir Okuma Kılavuzu” Kitabı Üzerine Bir Tahlil | Yahya Burak Gül Yazdı…

0
303
Şair Türk İsmet Özel

Yahya Burak Gül

İSMET ÖZEL’İN “ŞİİR OKUMA KILAVUZU” KİTABI ÜZERİNE BİR TAHLİL

Kendini davasına adamış, şiirleri bayraklaşmış, sözleri not alınmış, şair, mütefekkir İsmet Özel’in bu kitabını incelerken anlatabileceklerimi hangi bir ana eksende tutabileceğimi öngöremiyorum. Neden? Nedeni kitabın büyüklüğünde. Peki, kitabı böylesi büyük kılan nedir? Cevaba beraber bakalım…

   Şiir Okuma Kılavuzu ilk olarak 80’de telif edilmiş. Devam eden baskılarda Özel yeni bölümler ekleyerek kitabın katmanlarını arttırmış. Elimde TİYO (Tam İstiklal Yayıncılık Ortaklığı) 2017 yılına ait baskısı var. Üç bölümden oluşuyor: birinci bölüm 80’de yazılan kısım, ikinci bölüm 90’da yazılan kısım ve üçüncü bölüm ise Çenebazlık adını taşıyor. Kitap 286. sayfa ile nihayete eriyor.

Kitap ilkin adıyla “Biri böyle bir şeye, bu isimde bir kitap yazmaya nasıl cesaret ve cüret edebilmiş” dedirtircesine uyarıyor okuyucuyu. Gerçekten de sağduyu ile söylemeli ki bu isimde bir eser telif etme girişimi, her edebiyatçı kimliğine haiz, toplumda kabul görmüş kimseler için bile çok cesaret isteyen bir şey olurdu. Ancak Özel bunun altından alnının akıyla, ihatasıyla kalkmış durumda görünüyor. Özel, eseri içinde şiirin neliğini, ne olduğunu tafsil ettiği gibi Türkiye özelinde şiirin serencamını da inceliyor. Divan şiiri/edebiyatı, sonrasında Tanzimat ile başlayan süreçte gelişen şiiri, Garip ve İkinci Yeni akımını, kendi dönemi ve günümüz şiirinin durumunu masaya yatırıyor. Dili son derece keskin. Cesur. Ve hikmetli: Biz Allah’ın Resulü’nden istihkakımıza rıza gösterme hüneri öğreniyoruz. Şiir bu hünerin kaos halini temsil ediyor. …Şöyle oldu: “Rabbim Allah, kitabım Kur’an” demenin Türklük tercihini bütün yapılacak tercihlerin ilerisine yerleştirmek demeğe gelişi bolluğu berekete çevirdi. Tarihin cilvesi, Müslüman kisvesiyle ortaya çıkan herkesin makulesi (çeşiti) “Rabbim Allah, kitabım Kur’an” diyenlerin nevinden değil. Biz reddettiğimiz insanlara “Allahsız, kitapsız” dediğimiz zaman bir bakıma onun Türkleşme yolunu terk ettiği beyanını dile getiriyoruz. Şartlar gereği hasmımıza kâfir veya gâvur veya ecnebi diyemediğimiz zaman, reddiyemizi ona “Allahsız, kitapsız” demek suretiyle onun düşük haline atıfta bulunuyoruz.

Kitabın 1980 döneminin ilk sayfasında bir sebeb-i telif kısmı serd edilmiştir. Şöyledir: Gençlik yıllarımda omuzları üzerinde kafa taşıyan bir adam olmaya çabaladım; yıllar ilerleyince bir çok şey gibi bu alandaki çabalarımın yönü de değişti, şimdilerde “omuzlara” sahip olmaya belki daha bir özeniyorum. Şiir, gençlik yıllarımda üzerine titrediğim bir şeydi; bugünse şiirin üzerine titrenilecek bir şey olduğunu kavrayabilmek için ayrıca bazı titizlikler gerektiğini anlıyorum. Bu anlayış içinde Türkiye’deki şiir okuyucusunun karşısına şiir üzerine bir metinle çıkabilme yürekliliğini buldum. Bu yazıların bir mazereti varsa, o da “baş”ın ancak “omuzlar” üzerinde durabileceğine olan inancımdır diyor Özel ve şiirin insan hayatındaki yerini, şiirin ne olduğunu ve neye yol açtığını/açabileceğini ele alıyor: Şiir hayatiyeti korumak için ortaya atılır. Yaşanılan bütün çirkinliklere, kötülüklere, haksızlıklara rağmen insanda savunulmaya değer, canlılığı korumaya değer bir şeyler olduğuna içten içe ve kesinlikle inanıldığı zaman şiir serpilir ve çiçek açar. …

   Öyleyse “Şiir nasıl okunur?” sorusunu, “Şiir okumanın anlamı nedir?”, ”Şiir okumayı bize gerekli kılan hakikat nedir?” gibi sorularla değiştirmek mümkündür.

   Niçin şiir okuruz? Sorusuyla başlatılan beşinci bölümde çok derin tahliller yer alır: İnsanoğlu, yaşama güdüleri ile yaşama biçimi arasındaki uyumu kendisi kurmak zorundadır. … Bizim şiir okuma isteği duymamız, yokluğunu hissettiğimiz bir şeyleri tamamlamak, bir zorluğu gidermek ve nihayet bir doyum sağlamak içindir.

   Şiir okumak isteriz, çünkü bütüne, bütünümüze, bütün içindeki yerimize varma zorluğunu bu insani ve insan dışı aygıtla yenmek isteriz. Şiir bu anlamda bir “yerine getirici”, bir silah, bir kalkandır. İnsanoğlu kendi dilini kullanmadan yaşayamayacağını anlarsa, böylesine “critique” bir durumda sayarsa kendini, şiirle bağ kurar… Çünkü şiir bu dünyada dahi insanın kendini tanıyabilmesini mümkün kılan bir imkândır. Özel, burada tasavvufta adı geçen ve kalbi bilmeleri konu alan “irfan bilgisi”ni işaret edip “Şiir irfan bilgisi (ileride buna kendilik bilgisi diyecektir) edinme imkanıdır” demek istiyor. Devamen bunu teyit eder nitelikteki tespitlerini serdediyor: Kendi olmayı önemsemeyen insan, dünyadaki yerini alma onuruna da kavuşamaz. … Bilim ve felsefe insana kendi hakkında bilgi vermezler. Çünkü bilim ve felsefe insanın incelenmesini ve açıklanmasını, inceleyen ve açıklayan sanki insan değilmiş gibi yapmak iddia ve isteğindedirler. Bilimin kapsamına giren insan, … ölçüm aygıtlarına konuluk edebilecek bir nesnedir. Felsefenin kapsamı içine giren insan da biraz daha renkli, biraz daha melodik de olsa aynı nesnedir. Ama şiir insana kendi içinden bilgi verir.

Şairin berrak tabiatını kaybetmemesi bağlamına öncelik veren Özel, bu meyanda önemli bir tespiti beyan ediyor: Şair, başkasından öğrendiği doğruları savunmaya kalktı mı, ya o doğruların darlığında tıkanacak ya da şiirin vereceği asıl şey neyse onu feda edecektir. …Şiirler, bir dünya görüşünün kaynak metinleri değildir. …Çünkü hiçbir şiir düşünceyi dile getirmede düzyazının sağlamlığını kazanamaz.

İmgelem hakkındaki ondördüncü bölümde farklı sanatlar ile şiirin mukayesesinden yola çıkarak kelimenin, imgenin büyük gücünü örneklemelere yer vererek anlatıyor: Resim için renk, musıki için tını ne ise, şiir için de kelime odur, denmiştir (hâlbuki değildir). …Prusya mavisi, bu rengi tanıyan herkesin üzerinde ittifak kurabileceği sınırlılıkta algılanan bir renktir. Bir de “Prusya mavisi” sözünü düşünün, iki insanı olsun bu sözün anlamı üzerinde uzlaşmaya, anlaşmaya vardırabilecek misiniz? Ek olarak: Şiir ortaya konurken üç evreden geçtiğini göz önünde tutuyorum: Birincisi şiir öncesi duyarlılığı, ikincisi bu duyarlığın yarattığı imge, üçüncüsü imgenin ozanın ussal ve eleştirel gücüyle sınırlanıp şiirleşmesi. Bu evrelerin sınırları kesin değildir, yer yer birbiri içine girmiş olabilirler (syf 115). Şiirimiz bu dengesizliğin ürünleriyle dolu. Garip üçlüsü özün şiirin özgün düşüncesinden uzak (imgeye daha az yer veren) yönüyle ilgilendi. İmgenin baskın olduğu “İkinci Yeni” ise “Garip”çilerin bu eksiğini tamamlarken şiirin bir başka yerinde gedik bıraktı. Bu, imgenin temelini ustan çok dile yaslamakla açılan gedikti. E. Cansever ve T. Uyar dengeye yaklaşan ozanlardır (syf 117).

   Şiir, bizim neyi simgelediğini bilmeden de hayatımız içinde anlamlandırabildiğimiz, neyi simgelediğini bildiğimiz zaman da anlamlı oluşundan bir şey kaybetmeyen metindir. … İmgelem içkin ve aşkın nitelikleri aynı anda bünyesinde barındırır.

Düzyazı ile şiirin ayrımı hakkındaki onbeşinci bölümde Özel’in eserini etraflıca düşündüğü ve okuru için olan gayretinden belki fazlaca detaylara dahi girildiğini görürüz: Akıldan çıkarılmaması gereken şey şu bence: Şiir yalnız düzyazıya değil, başka hiçbir sanata, hiçbir biçime, hiçbir eyleme dönüştürülemeyen bir anlatım aracıdır. … Düzyazıdan beklenen hiçbir görev şiire yüklenemez. Dil birinde ne ise, ötekinde o değildir. Yine bunun paralelinde olarak “Ya da re re re, ra ra ra Gasray Gasray Cim Bom Bom” dediğiniz zaman şiir söylemiş olursunuz. Çünkü bununla … başka bir kelime dizisine tercüme edilemeyen bir anlamı ortaya çıkarmış olursunuz (syf 187).

Şairin, özü “hayal âlemi” olan öznel bir dünyanın da baş düşmanı olduğu anlatılır: Şairler her nasılsa genel anlayışın maddi-manevi diye ayırdığı, gerçek-düş diye ikiye böldüğü “hayat”ın parçalanmazlığını anlamış veya analytique bir kafanın yapacağı çözümlemeleri anlayamamış insanlardır.

Bunun yanında İnsanların çoğu görünüşte kendi karşılarında yer alan insanlarla işbirliği halindedirler. Kaldı ki insanların çoğu, uğradıkları neyse “müstehak”tırlar.

Özel, insanların şiirle bağlantısı hakikatle bir rabıta nevindendir: Açıkçası, şiire muhtaç olmak, olabilmek bir başarıdır.

Ve: Şairin kendi biricikliğinden kaynaklanıp bütün insanlara ulaşan bir alanı işaret edemediği zaman şiir, ancak bir edebiyat türü olarak şiir olabilir (syf 155).

“Özgürlük için şiir” bahsinde özgürlüğün tanımı yeniden yazılır: Şiirin özgürlüğe ihtiyacı yoktur ve fakat özgürlüğün şiire ihtiyacı vardır. … Çünkü Octavio Paz’ın dediği gibi “Şiir burjuvazinin -bir sınıf olarak- sindirmede yetersiz kaldığını kanıtladığı bir besindir.”

“Şairleri Affedebiliriz” bölümü modern şiir için önemli bir eleştiri yapar: Ucunda ölüm olamayan şeyi ciddiye almak zorunda değiliz. Şiir de kendini ciddiye aldıracaksa bize bir dirim habercisi olduğunu göstermek zorundadır. Ayak sürüyen şiir dünya düzeninin ölgün ruhunda yuvalandığı için hesaba katılmaz, ama ayak direyen şiir dünya düzenindeki öldüren ruha göndermede bulunduğu için korunmaya hak kazanır. …Şairleri affedebiliriz, yine de bizimle birlikte bir ölüm kalım savaşına girmedikleri sürece onları ciddiye almak zorunda değiliz.

Modern şiir doğuşunu modern dünyada assimilee olmamaya borçludur. …İyi bakıldığında modern Türk şiirine varan yolun iki ana çizgiden oluştuğu fark edilecektir. Bunlardan biri ethos ağırlıklı Fikret-Akif-Nazım çizgisi, diğeri de pathos ağırlıklı Yahya Kemal-Ahmet Haşim çizgisidir. Birinci şiir çizgisi estetik yapısını dilin coşkun, sarsıcı özelliklerinde arar. Yeri, zamanı, insanı yoğurmayı gözeten bir çizgidir Fikret-Akif-Nazım çizgisi. Dolayısıyla hamurun mevcut olduğuna, milletin dinamizminin şiire ilişkin değerleri besleyip büyüteceğine inanırlar. Kararlara doğrudur bu şiir. Bu şiiri önemli ve değerli kılan kararların neler olduğu değil; kararlılığın olduğudur.

   Yahya Kemal ve Ahmet Haşim’in temsil ettiği şiir çizgisinde estetik yapı dildeki içkin özelliklerde aranır. Dille mekân arasındaki bağlantıyı verilmiş sayarlar. … Devlete giden bir şiir değildir onların ki, devletten gelen bir şiirdir. Karar şiir dışındaki bir alanda verilmiş bulunduğundan onlara kararın derinliğini ve yüceliğini iskandil etmek (derinliğini ölçmek) kalmıştır.

“Elmanın Kalbine Eşelek Diyen Biz Türkler” bölümünde Özel, Batı tarafından “barbar” olarak görülüşümüzün ipliğini pazara çıkartır ve köke iner: … Bakıştaki, anlayıştaki bu farklılık medenileri neyin neleri içerdiğine (tazammun) dikkat eden bir dünya görüşüne, barbarları da neyin neleri kapsadığına (şumül) önem veren bir dünya görüşüne yöneltiyor. Aynı farklılık medenilerin işleve (fonction) dayalı açıklamalarda, barbarların da ahlaka (ethic) ilişkin beyanlarda rahatlık bulabildiklerini gösteriyor. …Türk şiiri, Türk düşüncesi, Türk siyasi hayatı barbar bakış açısının zorlamaları yüzünden “önünde” örnek görememenin bunalımını medeni yapılardan ödünç aldıklarıyla aşamaz.

Hölderlin’in bir şiirinde geçen “Bu yeryüzünde insanoğlu şairane mukimdir.” mısrasından hareketle şairin bakış açısı tanımlanır: Dünyada olmak iki katlıdır. İnsanlık durumunun verilmiş yanını olağan sayarak yaşadığımız sürece unutma katındayız. Anma katına geçmek için insanlık durumunun neden bize verilmiş olduğunu sorgulamamız gereklidir.  … İnsanoğlu yeryüzünde hep şairane kalır, ama biz soy şiirden, halis şiirden yoksun kaldığımız sürece kendi durumumuza konan adı bilmeden geçer gideriz. … Bilme ancak anarak delinir. Zikrettiğimiz her şey bilmemizi yerinden eder. Neyi andı isek kendi insanlık durumumuzla varlık arasındaki bağlantıya açılırız. Şairane soru bu bağlantının vahametini doğurur. Dünyada bulunuşumuzun biyolojik, kültürel, giderek psikolojik açıklaması adımızı söylemez. Anılanların yardımıyla adlandırmayı şiir yapar. Böylece soy şiir bizim dünyada nasıl kaldığımızın, nerelerde eğleştiğimizin hatırlatıcısıdır.

   Yıllardır Türkiye’de şiirin yazılan bir metin olduğu kabulü, şiirin şair işi olduğunun anlaşılmayışı şiirden elde edeceğimiz besini berbat ediyor. Turgut Uyar şiirin çıkmazda olduğunu bildirdikten bu yana Türkiye’de birileri “Neler yazsam da yazdıklarıma şiir dense?” anlayışı içinde ortalığı kapladı. Oysa bize gerekli olan “Şiiri kim yazacak?” sorusuydu. Sormalıydık: Sen kim oluyorsun da şiir yazmaya yelteniyorsun? …Şairsen sende bir şeyin fazla, bir şeyin eksik olması gerek. Fazla olan, toplumun olağan eğilimlerindeki çürütücü özellikleri görebilecek kadar yukarıdan, üst kattan bakıştır. Eksik olan, toplumun uğradığı her beladan etkilenecek kadar aşağıda kalış, alta düşüştür.

   Biz Türk şiirinin günümüzdeki kısırlığını şairlerin bir türlü intellect’in pençesinden kendilerini kurtaramamış olmalarına bağlıyoruz. … Türk şiirinin bugün parazit olduğunun en belirgin kanıtı şairlerin ait oldukları ideolojik kampın ve uzlaşma çevresinin düşünsel şemsiyesi altında bulunuşlarıdır. Yani şiir kendi gücüyle değil, toplumsal bir konumun mirasıyla geçinebilmekte, şiire yabancı olan (hatta düşman olan) bir gövdede asalak yaşamaktadır. Şair de gerçek yerinde değildir bugün. Saymaca (conventionnel) şiiri “kıvırabilen” bir profesyoneldir artık (syf 158). Bugün Fikret’i şair kılan özelliklerin pozitivizmde, Akif’i şair kılan özelliklerin şeriatçılıkta, Nazım’ı şair kılan özelliklerin de Marksizm’de bulunmadığını bilebilecek bir olgunluğu elde tutan bir anlayışa ulaşmış olmamız gerekir. Aradığımız bu (syf 169). Gerek Garipçiler, gerek Modernistler sezgiyle farkına vardıkları şiirsel gerçeği kültürel temelleri itibariyle savunamadılar (syf 178). Modernist şiir tam etkisini, şairin getirdiği ile okurun bulduğunun özdeşleşmesi ile gösterir. … Burada önemli bir nokta var; modernist şairlerin saçma sapan bir iş yapmadıklarını şair olmayan anlayamıyor. Yani, okurun şairliğini inkâr etmediği zaman ancak okuruyla buluşabilir. Modernist şairler bir okur istiyorlar ve bu okuru bulabilmek için istemlerini kasten geri çekiyorlar (syf199). … Şiiri şiirlikten çıkaracak olan, ilk planda ona konu aramak olabilir. Çünkü şiirde ne söylendiği, şiirin dışında başka bir yerde bulunmaz. Şiirde ne söyleniyor diye merak ettiğimizde tekrar şiire başvurmak zorunda kalırız. Bir roman için bu söz konusu değil mesela (syf 200).

“Kendini Tasarlamak versus Kendini Azaltmak” bölümü belki tasavvufla erilebilecek damıtılmış bilgiden bir hülasa gibi okura sunulur: Şiirle oluşan kendilik bilgisi insana şunu söyler: Sen güncel kendiliksin. Bak kendini gör: Hep kendin, hep kendin. Duyumsanan her şeyde kendi katkını, kendi katılımını görmüyor musun? Öte yandan dine uyarak kendini bilme girişimindeki insan, kendi olan kısmın yalnızca bir görevi yerine getirebilecek kadar olduğunu anlar. Kendini bil ve riayet et. Dinin veya bilgeliğin söylediği budur.

“Çenebazlık” bölümü şiiri tanımlama yaklaşımı ile başlar: …Hâsılı, bu karmaşıklık ortamı, yapısında sadece gerekli kelimelerin yer aldığı, yapısında yer alan bütün kelimelerin tamamına gerek duyulduğu bir melfuz kuruluşu insanın mübrem (çok gerekli) ihtiyacı gibi hissettirir. Bu kuruluşa şiir denir (syf 107). Şiir kendi başına insan gerçeğini ele almanın özel bir biçimidir … Öyleyse çıkış’ımız şiirde açıklığa, somutluğa ve her şeyin gevelenmeden söylenmesine ilişkin olacaktır (syf 119).

Burada, anlatımın devamında şiirin yerli ve yabancı kültürlerde incelenmesi esnasında geçen, Türklük hakkında bir pasajı nakletmek gerektir: Türklük ve gâvurluk bakışık karşıtlıklar değildir. Türk-Gâvur karşıtlığı ortaya çıktığından beri Avrupa Türkleri nasıl algıladıysa Türkler de Avrupalıları öyle algılamadı. Avrupa için Türkler hep bela idi. Türkler ise Avrupa’ya hep orada neyin olgunlaştığını öğrenmek kastıyla baktılar.  … Türkler savaş meydanlarında hissettikleri mağlubiyet (İnebahtı savaşı) acısıyla tanışıncaya kadar Avrupa’da gördüklerini hiç beğenmediler. Askeri mağlubiyet acısı onları Batı’da beğenilecek bir şeyler bulmaya zorladı.

İsmet Özel’in kitapta kendi yaşam hikâyesine temas ettiği kısım, hassaten kendi durumunu anlatmak için serdettiği ifade ile taçlanmıştır: Müfsitlerin karşısında yer alma mecburiyeti beni önce sosyalizm idealine bağladı, sonra da beni Allah’ın erdirdiği hidayetle yüceltti.

“Modern Türk şiiri savunması”nda modern şiiri değerlendirdiği can alıcı bir bölüm; (batılı) sanattaki hümanistik zihniyetin eleştirisini çeşitli açılardan yaklaşarak yapıyor İsmet Özel: Mesela uzlaşmayı reddediyordu sanatçı. Sanatçı olmak uzlaşmacı olmamayı beraberinde getiriyordu ve bu kabul görüyordu.

   “Türk Milleti Olarak Varlığımızı Şiire Borçluyuz” bölümü millet olarak köklerimize ait olanları yeniden gün yüzüne çıkarma gayretidir sarih bir şekilde: Osmanlı batılılaşması temelleri İslam’da olan bir toplumun kapitalist dünyada kendine yer açıp açmayacağı sorusuyla vücut bulan, vuku bulan bir batılılaşmaydı. Halbuki Cumhuriyet batılılaşmasında böyle bir “köken” meselesi yoktu. Kökleri İslam’da olan bir toplumun yeni dünya şartlarında kendine yer araması diye bir şey yoktu. Doğrudan doğruya dünyanın kabul edeceği bir toplumu inşa etmek, kurmak diye bir mesele vardı. … Bence bir toplumda yaşamayı hak etmenin tek ölçüsü, o topluma ne verildiğidir.

   Özel açısından toplumumuzda yaşanan buhranların en önemli nedenlerinden ya da bu açmazların çözülemeyip sürüncemede kalmasının nedenlerinden biri de “ifade özgürlüğü” olamayışı, oldurulmayışıdır: Bir şeyler söylemeden önce bir noktada anlaşmamız gerektiğini düşünüyorum. Türkiye’de insanlar arasında doğrudan iletişim kurma imkânı yoktur. Yani şimdi burada yapacağımız konuşma sembolik bir şey olacak. … Birçoklarının kıymetinin üstünlüğü konusunda sözbirliği ettiği “ifade hürriyeti” dediğimiz şey Türkiye’de olmayan bir şeydir. Türkiye’de değme totaliter rejimlerde bile olmayan bir ifade sınırlaması ve yasağı var.

   Sağ veya sol bütün totaliter rejimlerde şüphesiz ki rejimin aleyhine konuşmak mümkün değil. … Bu demektir ki o totaliter rejimlerde, o totaliter rejimi totaliter rejim haline getiren görüşlerin doğrultusunda, paralelinde ve o görüşleri destekleyen mahiyette her şeyi söyleyebilirsiniz. Türkiye’de işte böyle bir imkân yoktur. Çünkü Türkiye’de totaliter rejim kendisinin neye taalluk ettiğini söylememiştir bize. … Yani Hitler Almanyası’nda bir Nasyonal Sosyalist olarak görüşlerinizi ifade edebiliyorsunuz. Çünkü Nasyonal Sosyalizm’in ne olduğu üç aşağı beş yukarı belli. Türkiye’de ise neyi savunmamızın mecburiyet taşıdığı, neleri eleştiri konusu yapacağımız asla belli değildir. Yani Kemalizm adı verilen şey her ne ise -ki bir doktrin değil- dayanak kabul edebileceğimiz bir esası yok. Peki Kemalizm Mustafa Kemal’in şahsına ilişkin bir şey mi? Yani onun hakkında kötü bir şey söylemeyeceksin, o zaman istediğin şeyi söyleyebilme ruhsatı senindir. Böyle bir şey de yok. Türkiye’de herhangi bir konu hakkında bir şey söylemek, herhangi bir esasa bağlanmış değil. Bu şartlar altında ben size bir şey söyleyeceğim; ama bakalım ne olacak? Aramızda bir anlaşma doğacağını hiç tahmin etmiyorum. Çünkü bizim anlaşmamız için birlikte içinde bulunmayı kabul ettiğimiz kavramlar bütününden yoksunuz. Bu böyle oldu memleketimizde(syf 216). Mesela derseniz ki “Fransa’da cumhuriyet kurulmuştur.” Bu yerinde bir ifade olur, tabii. Yani ihtilalin öncesi de var, ihtilalin kendisi de var.  … Hatta Alman İmparatorluğu 1918’de mağlubiyete uğradıktan sonra Almanya’da cumhuriyetçilerin özel bir etkinliği var ve cumhuriyet kuruluyor Almanya’da. Ama Türkiye’de cumhuriyet sadece ilan edilmiştir. Bu cumhuriyet demokratik değildir. Biz bunu Mustafa Kemal’in ağzından duyuyoruz. O diyor ki : “Biz demokrat değiliz, biz sosyalist değiliz, biz bize benzeriz.” Bu 1921’de söylenmiş bir laf. Eğer Atatürk’ü yalanlamak istiyorsanız Türkiye’nin demokratik olduğunu yani ilan edilen cumhuriyetin demokratik olduğunu söyleyebilirsiniz, ona rağmen. … Bir de Türkiye’nin laikliği meselesi var.  … 1928’de anayasadan “Devletin dini İslam’dır” ibaresi çıkarılıyor, cumhuriyet ilan edildikten 5 sene sonra. … bu zamanlarda Kemalettin Kamu “Çankaya” diye bir şiir yazmış:

Burada erdi Musa

Burada uçtu İsa

Bülbül burada varsa

Hürriyet için öter

 

Ne örümcek ne yosun

Ne mucize ne füsun

Kabe arabın olsun

Çankaya bize yeter

   Toplumumuzda temelde iki insan tipinin varlığından söz eder: Birileri bu dünyayı tanımayı öne almışlar, diğerleri dünyadan istifade etmeyi öne almışlar (syf 222). Bu ayrım ileride derinleştirilir: Dünyada mesela Budizm, Hıristiyanlık, Yahudilik, Hinduluk var. Bunların arasından sadece İslam, adıyla Allah’a teslim olmayı işaret eden bir din. Müslüman sadece Allah’ın iradesine teslim olmuş olana diyoruz.

Son bölümde şiirin neliği konusunda konuyu hitama erdirecek olan hüküm Kur’an-ı Kerim’den şerh edilerek okuyucuya aktarılır: Şiirin ne olduğu meselesini sağlam bir kaynaktan öğrenmek için Kur’an-ı Kerim’e başvurmak zorundayız. Zorundayız, diyorum ama bu zorunluluk herkesin riayet ettiği bir zorunluluk değil tabii. Kur’an-ı Kerim’in 26. suresi Şuara suresi… Ve surenin son ayetleri, 224. ayetten başlayarak şu mealle bize ulaşıyor : “Şairlere ise azgınlar uyar. Onların her vadide şaşkın şaşkın dolaşmakta olduklarını görmedin mi? Ve onlar yapmadıklarını söylemektedirler. Ancak iman edip salih amel işleyen, Allah’ı çokça anan ve haksızlığa uğradıktan sonra öçlerini alanlar müstesna. Zulmedenler, zulmetmekte olanlar, nasıl bir inkılaba uğrayıp devrileceklerini pek yakında bileceklerdir.” Demek ki bu şairlerin yaptıkları iş pek parlak bir iş değil. Yani onlara uymak pek tekin değil. Çünkü onlara azgınlar ve sapkınlar uyar diyor Kur’an-ı Kerim. Ama üç tane istisna zikrediyor. Şairler eğer Allah’ın adını çok anan kişilerse veya salih amel işleyen kişilerse veyahut -ki ben o kategoriye kendimi sokmak hevesindeyim- uğradıkları haksızlığın öcünü almak üzere şiir yazıyorlarsa, onlara Kur’an-ı Kerim cevaz veriyor. Yani onların yazdıklarına uyanlar azgın ve sapkın olmuyorlar.

   Özel’in kitabı bu bölüm itibariyle son buluyor. Kitapta ele alınan meseleler yalın, anlaşılır ve uzmanlık gerektirmeyen bir dille ve ıstılah çerçevesinde yazılmış olduğu gibi konunun derinleştirildiği ve enine boyuna tartışıldığı örneklemler de sıksık yapılıyor.

Kitapta şuan ki Türkiye’nin oluşumunda özellikle edebiyat nokta-i nazarından sunulmuş tutarlı bir panoramik tahlil görüyorsunuz. İncelenen konular dönemi çerçevesinde önde gelen edebi şahsiyetlerin eserleri ve hayatları da göz önünde tutularak nerede nereye geldiğimizi, getirildiğimizi anlaşılır kılınmaya çalışılıyor.

Türklük’ün tartışıldığı bölümlerde Türklük kavramının tanımının genişletiliyor olduğunu görüyoruz. Bu tanım gereği Türklük’ün bir ırk üstünlüğü konusu değil İslam’la kendini bulmuş olma ve İslam’la tarihte gerçek anlamda var olmuş olmakla ilgili olduğunu; bunda da en önemli araçlardan birinin şiir olduğunu veya şiirin hinterland’ı olduğuna varıyoruz. Bir bakıma Batı dediğimiz dünyanın şahdamarını neden aslında Amerika değil de Fransa olduğunu düşünüyor olmak gibi Doğu denince de muhtelif toplumlar değil “Türkler” ifadesi ile anlamın karşılanıyor olması konu bağlamında tetabuk eden gerçeklikler olduğuna varıyoruz. Daha bütüncül, holistik ve tarihsel bir bakış alanına açılabilmiş oluyoruz. Ve burada da şiir fazlasıyla devreye giriyor. Ancak konu toplumun şiir okuması değil bunu oluşturmasıdır, şeklinde anlıyoruz.

Kitap şiir, edebiyat, tarih, felsefe, kelam ilmi, mukayeseli sanat tarihi gibi alanlarda tutarlı şekilde seyrederek başucu eserlerin arasında olmayı fazlasıyla hak ediyor. Edinilmesini tavsiye eder, iyi ve hayır getiren okumalar dileriz…

[Eleştiri Haber, Nisan 2019]

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.