Haşiye Arıyorum | [Günümüz Hikâyeciliği Üzerine Eleştiri Notları] | Aydan Yıldız Güneş Yazdı…

0
129

Aydan Yıldız Güneş                                                  

Haşiye Arıyorum

[Günümüz Hikâyeciliği Üzerine Eleştiri Notları]

Nerede? Çocukluğumun Kemalettin Tuğcuları,  Ömer Seyfettinleri, Yahya Kemalleri, nerede o kolay anlaşılır cümleler? Özümden kopan sözlerle nakşeden kelimelerin yerini, şimdilerde edebiyat yapma uğruna, birbirine girmiş ve bulmaca gibi çözülmeye namzet cümleler yer almış sanki. Adeta beynimi zorlamak için yazılmış gibi, kendi kendime sormaktan alıkoyamadığım bir durum yaşıyor gibiyim. Düşünüyorum da; “yazar şunu mu demek istiyor diyorum?” “Ben yazayım, edebiyatın içinde yazdıklarımı bir güzel işleyip saklayayım, anlayan anlasın anlamayan çözmeye çalışsın. Ben zor biriyim, sıradan biri değilim, beni anlamak zordur, söylediklerimi çözebilmek için iyi bir zekâ ister, sıradan insan beni anlayamaz.”  Demek ister gibi yazıyor sanki. Ha! Edebiyat yapılmasın mı? Tabii ki yapılsın; belagatle anlaşılır, bedi süslü, güzel sözlerle donatılsın. Okuyan lezzet alsın, tat alsın, yani okuyup bitirsin de, o güzelliği yaşamak ve duymak için tekrar başa alsın, yeniden okusun. Duyumsadığı her şeyi başkasına da duyurabilsin. Bu da yazarken okuyucuya ne kadar duyurabildiğimize bağlı sanırım.

Doğrusu şimdi bazı hikâyeleri anlamak için, Said Nursi Hazretlerinin, Risalesindeki, anlaşılmayan sözleri çözme babında bulunan (Haşiye) kısmındaki açıklamalı, dip notları arıyorum. Edebiyat yapıyorum diye hikâyeleri de anlaşılmayan bir hale getirmenin, bulmaca gibi çözülmesini beklemenin pek bir anlamı da yok sanırım. Birbirine giren kelimeleri kendi içinde ne demek istediğini çözmeye çalışırken beynimi boşa yorduğumu düşünerek kitaptan, vazgeçebiliyorum. İyi yazılmış cezbedici, kolay anlaşılır ve kolay okunabilir bir kitabı tercih ettiğimde daha çok dimağımı çalıştırıp ne demek istediğini bana anlattıkça, altını çize çize okuduğumu görüyorum. Aksi takdirde başladığım hiçbir işi yarı yolda bırakmak âdetim olmadığı halde, kitap konusunda bunu yapabiliyor olmam, kişiliğime ters düşen bir karar vermeme sebebiyet vermiş olduğunu görmekteyim. Acaba başlasam mı istediğim hazzı alabilir miyim? Yeni bir şeyler öğrenebilir miyim? Bu kitap hayatla ilgili bir ders verebilecek kadar güzelliğe, manevi ruha sahip midir? Soruları da cabası olunca, kitap almak da biraz güçleşti sanki.

Kitap seçerken çok da ünlü ünsüz ayrımı yapmadan, her kitaba ve her yazara ayrı değer vermek gerektiğine inanıyorum. Çünkü her insan ayrı bir dünya ve her kitap ayrı bir dünyanın ürünüdür. Kitap yazabilmek muhakkak ki, bir eğitimi gerektirdiği gibi, ruhi bir güzellik ve yetenek gerektiren bir kabiliyet işidir diyebilirim. Her yazarın yazdığını değerlendirebilmek ve bir ışık alabilmek, belki de gökkuşağı gibi rengârenk gelişebilmenin temelini oluşturabilmektedir. Ünlü ünsüz ayrımı yaptığımız sürece gökkuşağının bazı renklerini Yusuf gibi kuyulara hapsederiz de o renkleri alma şansını belki de ebediyen kaybederiz. Ünsüzlerin de bu dünyaya söyleyecek sözleri var ve onları da kuyulara itmek yerine kuyulardan çıkarmak lazım düsturuyla hareket etmemiz gerekir diye düşünüyorum.

Kitap alırken ilk ilgilendiğim şey, belki de herkes gibi kitabın arka kapağı oluyordu. Oradaki yazıyı okumak ilk hedef halini almış ve sanki arka kapak yazısı, kitabın içini gösteren açık bir kalp vazifesi görüyordu. Arka kapak yazısı ne kadar kaliteli ne kadar duyarlı ve ne kadar latif ve anlaşılır olursa, kitabın içinin kalitesi de bir o kadar güzel olur düşüncesi akıllarda yer almaktaydı.  Eğer arka kapak insanı etkilemeyi başarmışsa, kesin içi de bir o kadar güzelliklerle doludur diyerek kitabı okumak istiyorsun. İçinde kim bilir mücevherler değerinde bilgiler saklıdır hayalini kuruyorsun. Bir an önce ona sahip olmak ve soluksuz bir şekilde okumak istiyorsun. Ne yazık ki, günümüzde bazı kitapların o tezi de yıkmayı başardıklarını görüyorsun.

Arka kapak yazısı muhteşem güzel olan bir kitapla tanıştığımda hemen okumaya koyulmuştum. İlk sayfalar güzel başlıyordu, üniversite gençlerinin düştüğü başıboşlukları, hataları yazıyordu. Okuma uğruna ailelerinden, memleketlerinden kopan gençlerin, nasıl alkole, sigaraya, zinaya ve kötü alışkanlıklara duçar olduklarını ve okul hayatına nasıl sekte vurduklarını anlatıyordu. Okumak için meslek edinmek uğruna geldikleri o şehirde ailelerinin emeklerini ve hayatlarını koskoca bir hiçe çevirdiklerini yansıtıyordu. Evet, evet belki de bu örnek hayatları gençlerin okuyup, bu pişmanlıkları, bu kayboluşları görmesi gerekiyordu. Okuduktan sonra tekrar belki de hayatlarına daha akıllıca yön vermeleri gerekiyor diye düşüyordum. Biraz daha heyecanla ve merakla ilerliyordum ki, gözlerimdeki kelimeler bir anda ağıza alınmayacak kadar kötü birer küfre dönüştü. Edebi bir kitabın içinde bu küfür deryası, meydanı bir anda çirkef sanatına çevirmiş, içimdeki tüm ince duyguları küstürmüştü. Edebimi sarsan bu kitaba bir eğitici gözüyle bakmaktan hemen vaz geçip, duygularımı bu kelimelerden bir an önce kurtarmak için elimden fırlatmıştım. Hele de benim gibi küfrü sevmeyen biri olarak, arka kapak tezimi de kırarak onu okumaktan vaz geçmiştim. Evet, sanıyorum artık bazı arka kapak yazılarının güzelliği de ne yazık ki, kitabın değerini ortaya koymakta, yanılgıya sebebiyet vermekteydi. Yaşanan hatalar aslında başkasının hata yapmasına engel teşkil edebilir derecede, ders olabilirliği niteliğinde kalabilmiş olsaydı, bu kitap elimden düşmeyip değerini de yitirmemiş olabilirdi.

Bazı insanlar sadece kendi olmayı severler, ben de onlardan biri olma gayesinde ilerleme doğrultusunda yazmağa devam etme arzusundayım. Birçok kitabı önüme yığıp, onlardan konu veya kelime çıkarma düşüncesi içinde, taklitçi olma arzusu taşımak istemiyorum. Dünyamızda yazacak o kadar derin o kadar gerçek olgular ve gerçek hayatlar önümüze malzeme olarak konulmuşken, sanırım bunu başarmak hiç de zor olmamalı diye düşünüyorum. İyi bir gözlemci olabilmek, yaşananları yüreğinde duyabilmek ve anlaşılır bir dilde duyurabilmek, buna yeter de artar bile. Duymakla işitmenin farklı olduğu, bakmakla görmenin ayrı bir fark olduğunu düşünürsek, muhakkak duyguların kulağı-gözü hakikatlerin elinden tutması gerekir diye düşünüyorum.

[Eleştiri Haber, Nisan 2019]

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here