Hanım dili mi erkek dili mi? | Yücel Kayıran

0
635
cahit-zarifoglu-berat-zarifoglu

Cahit Zarifoğlu’nun şiiri, bir esintinin dile gelişidir; sanki kokusunu ve kendilik algısını Ağrı Dağı’ndan alan bir esintinin. Korumak istediğini koruyamayınca kendini sokağa atarak olup biteni unutmanın yollarını arayanın sesi de diyebiliriz buna. Farklı kültürel çevrelerden gelmelerine ve birbirinden farklı ideolojik anlayışları benimseyip savunmalarına rağmen, Cahit Zarifoğlu’nun poetik kardeşi Ergin Günçe’dir. Her ikisi de, şiire, İkinci Yeni’yle başlar. Başka bir deyişle İkinci Yeni şiiriyle ilk teması kuran, şiirlerini bu anlayışla yazan ilk iki şairdir, Zarifoğlu ile Günçe. ‘Gencölmek’ (1964) ile ‘İşaret Çocukları’ (1976), İkinci Yeni’nin devamlılığını, kendilerinden sonraki ilk kuşakta sürdürmenin ilk halkalarıdır. Gerçi Zarifoğlu, 80’lerdeki bir söyleşisinde bu poetik bağlantıyı reddeder ve İkinci Yeni için “O şiir, zaten o dönem bitti” der. Bitmiş, kaybolmuş olanla bağlantılı görünmekten sanki arlanmaktadır. Gerçekten de 80’lerde, İkinci Yeni diye bir şey yoktur, tıpkı 70’lerde olmadığı gibi. Bugün İkinci Yeni denilen İkinci Yeni’yi Orhan Koçak keşfetmiştir.

Sadece poetik başlangıç evresindeki tercihleri bakımından değil, aynı zamanda başlangıçta tercih ettikleri poetik anlayışı ‘terk etmeleri’ bakımından da aynı yazgının çocuklarıdırlar Zarifoğlu ile Günçe. Her ikisi de, İkinci Yeni’de olanla devam edememiş veya İkinci Yeni’de olan artık onlarda devam edememiş, dolayısıyla her iki şair de, benimsedikleri ideolojilerin dünyagörüşünün hikâyesini yazmaya yönelmişlerdir. Denilebilir ki kendilerinde olan ancak benimsedikleri ideolojiyle devam etmektedir. Bu iki şairin, sanki ömürleri de birbirine benzer; her ikisi de oldukça erken bir yaşta hayatlarını kaybederler. Günçe, daha genç yaşta (45) ölmüştür, ama Zarifoğlu, daha genç ölmüş gibi durur.

Hanım dili mi erkek dili mi

Cahit Zarifoğlu, İkinci Yeni poetikasıyla başlar fakat daha başlangıç aşamasında ortaya çıkmış olan şiirde, İkinci Yeni’den kaynaklanmayan arazlar vardır. Bu arazlardan biri, bu dilin, kendisine alışılmayı engelleyen bir sertlik içermesinde ortaya çıkar. Şimdi biraz tuhaf gelecek ama, bu arazlardan dolayı, Enver Gökçe ile Ahmed Arif’in de kardeşidir, Zarifoğlu. Hem de ‘başkaldırı’ kardeşliği. Farkında mıydı acaba? Poetik başkaldırısı olan bir şairdir, Zarifoğlu da. Dolayısıyla onun poetik-ontolojisinin neliğini irdelemek için onun neye başkaldırdığını anlamamız gerekir. Zarifoğlu’nun başkaldırılarından biri, İstanbul Türkçesine yöneliktir. Cumhuriyet’in kültür kadroları, İstanbul Türkçesinin, Türkiye Türkçesinin kriteri olması gerektiğini vaz etmişti. Ziya Gökalp, bilindiği gibi İstanbul Türkçesini, “İstanbul hanımlarının konuştuğu dil” olarak tanımlar/sınırlandırır. Beyatlı ile Çamlıbel, bu dilin inşasını oluştururlar, yüzyılın başında.

Zarifoğlu’nun şiiri, oldukça sert bir edanın, dilsel bakımdan, ‘hanım dili’nin değil, tam tersine bir ‘erkek dili’nin şiiridir. Dolayısıyla bu şiir-dilinin bize alışık bir dil gibi gelmemesinin nedeni, bu şiirin İstanbul Türkçesine göre kurulmamış olmasından kaynaklanır. Diyebiliriz ki, Zarifoğlu’nun başkaldırısı, Beyatlı ile Çamlıbel şahsında, temelde Ziya Gökalp’e yönelik bir başkaldırıdır. Zarifoğlu’nu, Gökçe ve Arif’le buluşturan da bu poetik noktadır. Gökçe’nin, “Hastir lan!” şiiri ile Arif’in “Vurun ulan vurun” dizesini örnek olarak hatırlatırım. Zarifoğlu’nun, Gökçe ile Arif’in şiirlerini okuduğunu ve onlardan etkilenerek bu yola girdiğinden söz etmiyorum. Poetik determinizm gereği, dilsel bakımdan onları rahatsız eden şey, Zarifoğlu’nu da rahatsız etmiş. Poetik determiniz dediğim, bizim yaşadığımız ve tanık olduğumuz dünyanın, şiirin tinsel evreninde, bizden önceki kuşak tarafından gerçekliğe uygun olmayarak tasavvur edilmiş olmasına başkaldırarak, şiirin tinsel evrenini kendi deneyimimize göre yeniden inşa etme durumudur.

Yani başkaldırı, baş kaldırılan tarafından belirlenmektedir. Ancak Gökçe ile Arif’te söz konusu olan ezilmişin, horlanmışın başkaldırısıdır; Zarifoğlu’nda söz konusu olan ise isyan değil, devre dışı bırakılmış kibrin veya kendindekinden memnun olma halinin başkaldırısıdır. Dolayısıyla bu başkaldırı, bir tür, karşı tarafı kaale almama halidir. Necip Fazıl’a “artist” dedirten, Cemal Süreya’ya aynı evde kalma önerisinde bulunma ‘cüretini’ gösterten mizaçtan söz ediyorum. ‘Göğsünden dualar geçermiş’ Bir başka önemli fark, birey olmanın sınırlarının neliğinde görülür. İkinci Yeni şiirinde, Sezai Karakoç da dâhil, birey, aile mefhumundan tamamen bağımsızdır, sanki o aileden ‘dünyaya atılmış’tır; Zarifoğlu’nun ‘bireyi’ ise, zihninde aile mefhumuyla yaşar, dahası “ana-baba hakkı”yla dolaşır.

Bu birey, kuşkusuz ana-babasının kurduğu ailenin dışındadır, oradan uzaklaşmıştır fakat bu zihinsel bir özgürleşme olarak değil, bir tür ‘evden kaçma’ tarzındadır sanki. Evden kaçmıştır ama ana babayı zihinden atmamıştır, dahası atmak da istemez. “İşaret Çocukları” adlı şiirinin açılışı şöyledir: “Yasin okunan tütsü tüten çarşılardan/ Geçerdi babam/ Başında yağmur halkaları// Anam yeşil hırkalar görürdü düşünde/ Daha ilk güzelliğinde/ Alnını iki dadın arasına germiş/ Bir devin göğsüne benzer/ Göğsünden dualar geçermiş” Aile mevhumu, sadece içinden gelinen aile bakımından değil, bireyin kurduğu aile bakımından da varoluşsal bir yere sahiptir Zarifoğlu’nun şiirinde. “Çoğalmak” adlı şiirini hatırlatırım. Zarifoğlu’nun şiirinde ortaya çıkan ontolojik problem, “velüdiyet” meselesidir. Varlığa gelmek, velüdiyet içinde vücut bulur. Yahudi filozof Emmanuel Levinas’tan söz ediyorum. Levinas’ın velüdiyet kavramı, seküler birey kavramına getirilmiş ontolojik bir eleştiri içerir. Poetik bakımdan önemli olan şu: İkinci Yeni’de ortaya çıkan ‘seküler birey’ kavramı ve imgesi, Zarifoğlu’nda, daha başlangıçta yarılmış olur.

Bitirmeden, iki duruma işaret etmem gerek: Cahit Zarifoğlu, son söyleşilerinde, “Afgan şairi” olarak anılmaktan veya adının “Afgan Şairi”ne çıkmış olmasından gurur duyar gibidir. Söz konusu döneme göre olağan görülebilir, ama Taliban’ın yaptıklarını görseydi, bundan da gurur duyar mıydı? Taliban’ın iktidar olduğu dönemde Zarifoğlu’nun, Afganistan meselesiyle ilgili olarak yazdığı şiirler ile romanından dolayı gündeme gelmemiş, gelememiş olması, ayrıca düşündürücü ve oldukça da üzücüdür. İki: Cahit Zarifoğlu, erken yaşta ölmeseydi, onun açtığı yoldan ve o ‘yol’daki ‘toprak’tan, poetik topos’unu oluşturan İsmet Özel, bugün bulunduğu yere gelebilir miydi? Kuşkusuz sahipsiz değil Zarifoğlu; Âlim Kahraman editörlüğünde hazırlanan Yürek Safında Bir Şair adlı çalışmayı hatırlatırım örneğin. Ve bir soru: Rasim Özdenören, Cahit Zarifoğlu’yla ilgili ‘biyografik’ kitap tasarısından (Hece dergisi, Cahit Zarifoğlu özel sayısı) vazgeçti mi acaba?

Cahit Zarifoğlu kimdir?

1940 yılında Ankara ’da doğmuş olan Cahit Zarifoğlu’nun çocukluğu Kahramanmaraş’ta geçmiştir. Edebiyata, Kahramanmaraş Lisesi’ndeyken şiir ve kompozisyon yazarak başlamış, İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Alman Dili ve Edebiyatı bölümünde okumuş ve buradan mezun olmuştur. Öğrenciliği sırasında çalışmak zorunda kalınca, sayfa sekreteri olarak çalışmış yine bu dönemde Diriliş dergisinde çeşitli şiirleri yayımlanmıştır. 1976’dan sonra, kurucularından olduğu, Mavera dergisinde şiirleri, birkaç hikâyesi, senaryo çalışmaları, günlükleri ve ‘Okuyucularla’ ismini verdiği sohbetleri yayımlanmıştır. Değişik zamanlarda ilkokul öğretmen vekilliği ve Almanca öğretmenliği yapmasının yanı sıra, TRT Genel Müdürlüğü’nde mütercim sekreter olarak da görev almıştır. Cahit Zarifoğlu 1987’de öldü.

http://www.radikal.com.tr/Radikal.aspx?aType=RadikalEklerDetayV3&ArticleID=1091052&CategoryID=40

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here