Hamdi Ülker ile söyleşi

1
349
Hamdi Ülker ile söyleşi

Hikâyelerine İlham Veren Kardelene Hasret Bir Gönül Ehli Hamdi Ülker’le “Gökmavi” Altında Söyleşi…

                                                                                                  Fatma TÜRKDOĞAN

Bu ayki konuğum eğitimci-yazar / hikâyeci / romancı / şair / gazeteci /eleştirmen Hamdi Ülker. Doğduğu topraklara duyduğu vefayı, yaşadığı coğrafyanın kültürel değerlerini eserlerine yansıtıp kültür elçiliği yapan güçlü bir kalem… Müsaadenizle sohbete başlayım.

Hamdi Ülker Hocam, kişinin kendisini anlatması zordur. Ziya Paşa; Âyinesi iştir kişinin lafa bakılmaz” der.  Adettendir yine de soralım kimdir Hamdi Ülker?

Erzincan’ın Çayırlı ilçesine bağlı Cennetpınar Köyü’nde atmışlı yılların son senesinin bir bahar gününde dünyaya gelmişim. Anneme göre yağmurun, çamurun gırla gittiği bir ilkyaz günü, babama göre ise “ne bileyim oğlum, bir bahar günüydü işte” dediği gibi gün… Doğumumdan akıllarda kalanlar bunlar. Lakin bir gerçek vardı ki doğum zamanımı yıllar sonra evdeki eski kitapları karıştırdığım zaman görmüştüm. Ben doğduğum zaman ilkokula giden ağabeyimin raftaki tozlu kitaplardan birisinin arka sayfasına alfabenin çocukçası ile yazdığı tarih ile birlikte “bir kardeşim oldu” adlı nottu.

İlkokulu kendi köyümde okudum. Kars-Susuz Kazım Karabekir Öğretmen Lisesi, Erzincan Eğitim Fakültesi ve Açık Öğretim Fakültesi’nden mezun oldum. 1991 yılında Adıyaman’da öğretmen olarak göreve başladım. On iki yıl görev yaptığım bu şehir benim yazarlık hayatıma bir başlangıç oldu. Zira ilk öykülerimi Adıyaman’da yazdım. Daha sonra Tekirdağ- Çerkezköy’de iki yıl görev yaptıktan sonra kurumlar arası geçiş yolu ile Erzincan Kız Yetiştirme Yurdu’na öğretmen olarak atandım. İki yıl müdürlüğünü de yaptığım bu kuruluşta sekiz yıl çalıştıktan sonra yine Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı’na bağlı Engelsiz Yaşam Merkezine öğretmen olarak atandım. Halen aynı kurumda öğretmen olarak görevimi sürdürmekteyim. Hikâye ve roman çalışmalarımın yanı sıra, yerel bir gazetede köşe yazılarıma da devam etmekteyim. Bir memur sendikasının düzenlemiş olduğu anı yarışmasında bir kez birincilik, bir kez de jüri özel ödülü aldım. İlesam ve Türkiye Yazarlar Birliği üyesiyim. Evliyim bir oğlum var.

Yayınlanmış her eserinizle ilgili bilahare sorular yönelteceğim size, bir de sizden öğrenmek isterim eserlerinizle ilgili kısa kısa bilgileri.

İlk eserim dedemin hayatını konu alan  “Bedel” adlı romanımdır. Daha sonra “Sarıkamış” olarak yeniden basıldı. Sırasıyla:

Dergâh “İçimdeki eşkıya”, Roman

Bana Aşkı Anlatır mısın? Roman

Son Cemrem, Öyküler

Kardelene Mektuplar, Öyküler

Doğu Ekspresi, Hikâye

Gökmavi, Roman

Duygu ve düşüncelerinizi, yüreğinden taşıp gelen sözcüklerinizi ilk kez ne zaman kâğıda döktünüz? Edebiyatın hangi türüne daha yakındınız o zamanlar? İlk ciddi öykü çalışmanız 1991’de kaleme aldığınız “Teşi” adlı hikâye ile başladığını biliyoruz. Nedir sizi hikâyeye iten güdü?

Ülkemizin ufuklarında haşin postal seslerinin yankılandığı seksenli yıllar benim Kars Öğretmen Lisesi’nde okuduğum yıllardı. Bir kış akşamının yorgun ve hayata küsmüş karanlığında, üzeri kirden ve yağdan katman bağlamış muşamba örtülü masada birkaç arkadaşımla birlikte zoraki olarak karnımızı doyurmaya çalışıyorduk. Statükoya olan isyanımız her nedense hep o saatlerde depreşir, asi duygularımız yine o saatlerde ayyuka çıkar, içimizde biriktirdiklerimizi hep o saatlerde dışa vurmayı tercih ederdik. Zira akşamın karanlığında kusurlarımızı gizleyecek ve işlediğimiz her cürümden sonra kolayca sırra kadem basacağımızı zannederdik.

Bir akşam yine isyana müsebbip bir yemek menüsü olmasına rağmen hiç kimse sesini çıkaramıyor ve bulaşık suyundan az hallice çorbaya kaşıklar aheste aheste batırılıp çıkarılıyordu. Hemen karşımdaki boş masada elindeki sopanın üst kısmını avucunun içerisine saplamış ve çenesini de onun üzerine koyarak gözlerimin içine manalı bakışlarla bakan Edebiyat Öğretmenimiz Mustafa Terzi duruyordu. Onunda bu tür şeylere karşı tahammülü olmadığını çok iyi biliyordum ama nöbetçiydi ve kuralları uygulamakla mükellefti. Onun manalı bakışları eşliğinde tabağa batırıp çıkardığım kaşığı bir parça kepekli ekmekle birlikte zoraki olarak ağzıma sokuyor, arada bir de yanmış salça ile karartılmış makarnadan bir parça alıyordum. Mustafa Hocam ise bıyık altından gülümseyerek beni ifrit etmeye devam ediyordu. Bir ara yanıma doğru yaklaşıyor ve kulağıma doğru eğilerek “nimete kusur bulmak doğru değildir,” diyor ve yanımdan uzaklaşıyordu. O akşam bütün bakışlarım Mustafa Hocamın üzerindeydi ve ağzına bir şey koymadan yemekhaneden çıkıp gitmişti. Biz biliyorduk ki İstanbul’dan sürgün gelmiş, evi barkı olmadığı içinde arada bir bizimle yemek yiyordu. Tabiî ki güzel yemek olduğu zamanlarda…

Bana; “nimete kusur bulunmaz” diyen adam nimete kusur bulmuş ve o akşam bir şey yemeden çıkıp gitmişti. Fakat kendisine olan saygım ve sevgim ,“Abıhayat” adlı kısa taşlamalı öykümü yazmama mani olamamıştı. Onun nimet diye tabir ettiği bir kepçe bulaşık suyuna benzer çorba ve bir parça kararmış burgulu makarnadan başka bir şey değildi ve bir akşam vaktinde, henüz delikanlılık çağına yeni adım atmış gençlere yemeleri için diretiliyordu.

O akşam ikinci mütalaada, hiçbir işe yaramayacağını ve başıma bela açacağını bile bile akşam yemeğinde içtiğimiz çorbayı hicveden “Abıhayat” isimli kısa öykümü kaleme alıyordum. Tabiî ki çok geçmeden yakalandım ve yine disiplin cezası almaktan da beni Mustafa Terzi Hocam, yazının edebi değerini öne sürerek kurtarıyordu.

Lise yıllarımda başlayan bu yazma serüvenim öğretmenliğe başladığım zamanda Gökmavi adlı günlüğümle devam etti. Her nedendir bilmem ama kendimi hikâyeye daha yakın görmüş, her zamanda hikâyeyi önemsemiştim. O merakım öğrencilik yıllarımdan beri devam ede gelmiştir.

İlk hikâyem olan “Teşi” yi 1991 yılında yazmıştım. Görev yaptığım köye gidebilmek için bindiğim köy minibüsü yolun kaygan olması sonucu kayarak yoldan çıkmıştı. Arabada bulunan bir kadın ise elindeki teşi denilen aletle yolculuk boyunca yünden ip eğirmeye devam ediyordu. O nasıl bir sevdaydı anlamak mümkün değildi. Araba kaza yapmış, herkes arabadan aşağıya inmişti. Lakin o hâlâ arabanın içerisindeydi ve hâlâ ip yapmaya devam ediyordu. Bu manzara beni çok etkilemişti ve gidip ilk fırsatta ajandam Gökmavi’nin, Denizkızı’na ayırdığım temiz sayfalarına yazmıştım. O hikâye ile hikâyeciliğim resmi olarak başlamış oldu.

Bildiğim kadarıyla Mola Yayınlarından çıkan “Dergâh-İçimdeki Eşkıya” isimli romanınız Sinop Cezaevi’nin hücrelerine kapatılmış, ıslahı mümkün olmayan azılı eşkıya Abbas, hapishaneyi ziyarete gelen dönemin Adalet Bakanı’na sesini zorda olsa duyurur… Demokrat Parti iş başındadır. Genel af çıkarılmış, tüm mahkûmlar salıverilmiştir. Gidecek yeri olmayan Abbas kendisini Gümüşhane’deki bir dergâhta bulur. Mutsuz ve umutsuzdur, kaçıp kurtulmak istedikçe daha da içlerine dalar… Bir gün tüm endişelerine rağmen memleketine gitmek için oradan ayrılır. Yol aman vermez… Günahkâr bir katilin inançları ile mücadelesi, Allah tarafından affedilmeme korkusu ve bir tarikatın iç dünyasını ele alan, sosyal bir yaraya parmak basan farklı, akıcı bir macera romanı… Bu romanın ne kadarı gerçek, ne kadarı kurmaca?

Evet, Dergâh adlı romanımda bu dünyanın bir umutsuzluk yeri olmadığını vurgulamaya çalıştım. Bir insanın ne kadar günahkâr olursa olsun bir başkasının vereceği yahut devletin verdiği ceza ile aklanamayacağını, asıl meselenin Allah katında aklanmak olacağını vurgulamaya çalıştım. Dolayısı ile bu tür bir eseri yazarken gerçeklerden uzak kalamazdım. Bir eşkıyanın serencamı ve dergâh yaşantıları, dergâh gelenekleri büyük bir oranla gerçekleri yansıtmakla birlikte kurgu kısmı da yok değildir. Büyük kısmı hayatın gerçekleri, bir kısmı ise kurgudur.

İlk eseriniz, daha sonra 2014 yılında Tilki Kitap tarafından basılmış “Sarıkamış” adlı roman. Kitap; “Askere gitmemek için bedel ödemeyenlere inat, yaşadığı yetmiş yıllık ömrünü gün gün, saat saat bedel ödeyerek geçiren, hayatının sonunda ise yakasında bir GAZİ Madalyası bile bulunmayan Dedem Hafız Halil (Kara Halil) ve bu vatan için bedel ödeyenlerin aziz hatırasına…” cümlesiyle tanıtılıyor.

Sarıkamış Dramı; Enver Paşa ile Albay Hafız Hakkı’nın kişisel tutkularının çatışmasından, çılgınca tutumlarından, gerçekleri görmezden gelerek acımasız emirler vermelerinden doğmuştur. İki hafta içinde doksan bini aşkın Türk genci;  iki buçuk metre kar altında, eksi yirmi beş derece soğukta, iki bin, üç bin rakımlı yükseklikte –Sarıkamış- yazlık elbiseyle, yarım çarıkla bir kurşun atamadan donarak şehadet şerbeti içmiştir. Türk Tarihi açısından bir dönüm noktası olabilecek bu savaş, yapılan hatalar zinciriyle hezimetle sonuçlanmış, vicdanlarda büyük yara açmış, tarihe kara bir leke olarak düşmüştür…

Tarihi Roman yazmak zordur zira konuya hâkimiyet gerektirir. Uzun araştırma ve inceleme yapılması elzemdir. Bu bağlamda nereden aklınıza düştü böylesine zahmetli bir kitap yazmak?

Bedel, yani Sarıkamış benim çocukken dinleyerek büyüdüğüm bir hayat hikâyesidir. Dedemin o savaşta yaşadığı her şeyi annem ve dayım sürekli anlatırlardı. Sonra bir gün kader beni oralara sürükledi ve Kars Öğretmen Lisesini kazanıp gittim. Altı yıl boyunca Sarıkamış’tan her geçtiğim zaman o anlatılanları gözümde canlandırıp hayal ettim. Lise yıllarımın sonuna doğru o zamana kadar hafızama yazdığım bu hikâyeyi bir gün yazmam gerektiğine karar verdim. İlerleyen zamanlarda ise oturup yazdım. Sarıkamış tarihi bir belgeselden ziyade dedemin hayatından bize yansıyanları anlatmaktadır ve benim ilk eserimdir. Bu romanı yazdığım zamanlarda tarihi bir roman yazmanın zorluklarını düşünerek ve göze alarak özellikle askeri arşivlerden yararlanmayı düşünmüştüm. Lakin bu mümkün olmadı. Çok zorluklarla karşılaştığım için arşivlerden faydalanamadım. Bir süre yaptığım düşünce etütleri sonucunda benim anlatacaklarımın tarihle ve o zamanlarla çelişen bir yönü olmadığı kanaatine vardım ve oturup yazdım.

Üçüncü kitabınız 2014 yılında Mola Yayınlarından çıkan “Bana Aşkımızı Anlatırmısın?” adlı roman. Şiirlerle bezeli lirik, akıcı ve hazin bir aşk hikâyesi… Yetiştirilme tarzından doğan birbirine tezat yaşam ve değer yargıları taşıyan birbirine âşık iki gencin bir türlü engel olamadıkları cinsellikten uzak, temiz ve saf bir aşkın hikâyesi sizin cümlelerinizle resmediliyor kitapta. Kitaplarınızı okuduğumda dikkatimi çeken tek şey; mekân, roman- öykü karakteri-  kendi yaşadığınız coğrafyadan, kendi yaşantınıza yakın yaşantılardan – öğretmenlik, yetiştirme yurdu- aile büyükleri- yansımalar oldu. Hâl böyle olunca kurgudan ziyade yaşanmış kadar gerçek olay gibi geçiyor okura.  Realist bir tutumunuz var. Yoksa yaşadığınız veya şahit olduğunuz olayları mı hikâye ediyorsunuz?

 

Bana Aşkı Anlatır mısın? Adlı romanım ülkemizde var olan yetiştirme yurdu gerçeğini anlatan bir romandır. Yetiştirme yurdunda büyüyen özellikle genç kızların hayata uyum sürecinde yaşadıkları sıkıntıları anlatmaktadır. Üniversite bitirmiş ve öğretmen olmuş bir genç kızın bir gazinoda şarkı söyleyen bir şarkıcıdan para harcamayı öğrenişi gösteriyor ki, yetiştirme yurtları bu ülkede bir boşluğu doldursa da hayatın her aşamasına yetişmekte eksik kalıyor.

Bu güne kadar hep karşılaştığım realiteleri ya da bu gerçeklerin etkisinde kalan olayları yazdım. Bundan sonraki yazarlık sürecimde bu böylece devam eder mi bilemiyorum.

 

Şair Cemal Safi dördüncü kitabınız,“Son Cemrem” adlı öykü kitabının önsözünde şöyle seslenir okura:“Benim tanıdığım kadarıyla dost yazar Hamdi Ülker dörtdörtlük bir edebiyat adamı ve eleştirmeni. Daha önce Sarıkamış, Bana Aşkı Anlatır mısın ve Dergâh adlı romanlarını okumuş çok duygulanmıştım. Türk Dil Kurumu tarafından yayınlanmış olan “Uzak Uçan Kuşlar” ve “Miras” adlı hikâyelerinin de bulunduğu on üç eserden oluşan kitabının adı Son Cemre, Tilki Kitap tarafından yayınlanmak üzere okumak bahtiyarlığına eriştim. Çok etkilendim. O kadar duygulandım ki keşke ben şair Cemal Safi değil de dost Hamdi Ülker gibi bir hikâye yazarı olsaydım diyecek kadar imrendim. Bu kitabı okuduğunuzda bana hak vereceğinizden eminim. Kendisine edebiyat yolunda selamet diler, Türk edebiyatı adına teşekkür ederken Sâfi sevgilerimle gözlerinden öperim.”

Son Cemrem, (s. 56) da: Bir turaç mevsimi daha gelmişti. ‘Çukurova, turaç senin öz kuşun’ diye mırıldanırdı her sonbaharda. Birçok zevki vardı ama ovalarda turaç avlamanın zevki onun için bir başkaydı. Yaz boyunca beslenmiş sülün gibi uçuşan kınalı kuşları görünce dayanamazdı. Sevdiği bütün kuşların seslerini çıkarmak onun en sevdiği şeylerdendi. Uzun zamandır turaç sesi çıkarmamıştı. ‘Füt… fütfüt… füt…’ birkaç kere denedi ama artık nefesi yetmiyordu. “En büyük zevkimi nasıl unuturum?” dedi kendi kendine…” diyorsunuz. Hikâye ve romanlarınızı okuduğumda buram buram ata toprağı kokusu ve yaşanmışlık kokuyor. Kurmaca metinleri oluştururken düş gücüne mi yoksa gözlemlerinize mi önem verirsiniz?

Her ikisi de çok önemli. Düş gücü, gözlemsiz yani hayatın gerçeklerinden uzak olursa Erzincan’da doğup büyümüş bir insanın Çukurova’yı anlatması mümkün olmayacaktı. Olsa da gerçeklerden uzak olduğu için okuyucu tarafından ciddiye alınmayacaktı. Ben o hikâyeyi yazarken Çukurova’da doğup büyümüş bir insanın anlattıkları ve kendi düş gücümü sentezleyerek yazdım. Bütün eserlerimde hayatın gerçeklerinin bu zamana kadar bende bıraktığı iz ve hayallerimi olanca gücümle kullanmaya çalıştım. Bunu şimdiye kadar tam anlamda başarabildim mi, bilemiyorum ama her geçen gün kafa yorduğum ve üzerine titrediğim bu konu beni güçlendiriyor. Bu konudaki başarı değerlendirmesini biraz da okuyucuya bırakmak lazım diye düşünüyorum.

“Kardelene Mektuplar -Sessiz Dünyaların Sevdası” adlı kitabınızın ilk öyküsü olan, “ Munzur’un Kızı”; “Bir eski zamandı. Çocuktum, toydum.   Uçsuz, bucaksız koyakların dağ yamaçlarına sokulduğu bir noktada beyazlar içinde bir kardelen çiçeği gördüm.” tümcesiyle başlıyor. Sanıyorum zor coğrafyaların simge çiçeği kardelene meftunluğunuz o anda başladı ki sonrası içinde yirmi aşk mektubunun bulunduğu “Kardelene Mektuplar” adlı eserinizin ilk omurgası o günlerden oluştu… Bir söyleşinizde: “ Yazar cesur olmalıdır.” demiştiniz. Zordur en mahrem duyguları faş etmek, vuslata erişmek için bir türlü geçmek bilmeyen günlerin yakıcı harıyla kavrulmak… Her ne kadar değişmeceli anlamda olsa da tutkulu aşkınız… Birbirinden bağımsız gibi gözükse de birbiriyle ilintili yirmi hikâyede kardelene methiyeler düzüyor, aralara serpiştirdiğiniz şiirlerle yolunu hasretle beklediğinizi hissettiriyorsunuz okura:

“gel sımsıkı tut ellerimden kardelen / yüreğim yüreğine kilitlensin / ve yüce kayalara uzansın bakışlarımız / türküler söyleyelim seninle / içinde nice baharlara özlem / nice derin gecelere sitem / nice ayrılıklara matem olsun / gel tut ellerimden sımsıkı / içimizde sadece / taze baharlara susayan / kardelen hasreti olsun…”

Hemen hemen her hikâyenin sonuna, “yüreğimin Dede Korkut’u ya da yüreğimin ak kartalı” olarak nitelendirdiğiniz Bahaeddin Karakoç Üstada ait,  “Ihlamurlar Çiçek Açtığı Zaman” adlı şiiri eklemeniz hikâyeye ayrı bir lezzet, letafet katmış…

“Dilimde sabah keyfiyle yeni bir umut türküsü / kar yağmış dağlara, bozulmamış ütüsü / rahvan atlar gibi ırgalanan gökyüzü / gözlerimi kamaştırsa da geleceğim sana /şimdilik bağlayıcı bir takvim sorma bana / ıhlamurlar çiçek açtığı zaman

Ay, şafağa yakın bir mum gibi erimeden /  dağlar çivilendikleri yerde çürümeden / bebekler hayta hayta yürümeden  /  geleceğim diyorum, geleceğim sana / ne olur kesin bir takvim sorma bana /  ıhlamurlar çiçek açtığı zaman 

Beklesen de olur, beklemesen de / ben bir gök kuruşum sırmalı kesende /  gecesi uzun süren karlar-buzlar ülkesinde / hangi ses yürekten çağırır beni sana /  
geleceğim diyorum, takvim sorma bana /
 ıhlamur çiçek açtığı zaman

Bu şiir böyle doğarken dost elin elimdeydi / sen bir zümrüd-ü ankaydın, elim tüylerine deydi / sevda duvarını aştım, sendeki bu tılsım neydi? / başka bir gezegende de olsan dönüşüm hep sana /  kesin bir gün belirtemem, n`olur takvim sorma bana/  ıhlamurlar çiçek açtığı zaman.

Eski dikişler sökülür de kanama başlarsa yeniden / yaralarıma en acı tütünleri basacağım ben / yeter ki bir çağır beni çiçeklendiğin yerden / gemileri yaksalar da geleceğim sana /  on iki ayın birisinde, kesin takvim sorma bana / ıhlamur çiçek açtığı zaman.

Bak işte, notalar karıştı, ezgiler muhalif / hava kurşun gibi ağır, yağmursa arsız /
ey benim alfabemdeki kadim Elif
 / ne güzellik, ne de tat var baharsız / güzellikleri yaşamak için geleceğim sana /  geleceğim diyorum, biraz mühlet tanı bana / ıhlamurlar çiçek açtığı zaman.

Ihlamurlar çiçek açtığı zaman /  ben güneş gibi gireceğim her dar kapıdan / kimseye uğramam ben sana uğramadan / kavlime sâdıkım, sâdıkım sana /  takvim sorup hudut çizdirme bana /  ben sana çiçeklerle geleceğim /  ıhlamurlar çiçek açtığı zaman.

Bahaeddin KARAKOÇ (Uzaklara Türkü)

Olağanüstü doğa betimleri, ancak karşı cinse hissedilip kaleme alınacak kadar sevgi yüklü hitapla ismini zikrettiğiniz kardelene hitaben yazdığınız aşk mektuplarının arasına ve sonrasına uladığınız şiirlerle anlatımı güçlendirip zenginleştirmek, dinamizm katmak farklı bir anlatım şekli olmalı… Edebiyatın sınır tanımazlığı içinde, cesur olmaktan kastınız bu muydu Sayın Hamdi Hocam?

Bir insan; yüreğinde yoğurduğu, mayaladığı duyguları (her ne olursa olsun) korkak kelimelerle anlatacaksa bunun inandırıcılığı olmaz diye düşünüyorum. Cesur olmak; tabiri caizse kişinin mahremlerini faş etmesi değildir. Yüreğinde beslediği sevdayı bir kardelen çiçeğine bezeyip olanca ihtişamı ve inceliği ile ifşa edebilmektir. Benim de yüreğimde yıllardır bir Anadolu sevdası vardı. Sevdam vardı ve ben o sevdamı Fırat Nehri’nin sesini dinleyerek, Munzur’un yamaçlarında yaşamıştım. Kardelen ise; bakışlarımın, yüreğimin meylettiği maşuktu. Ben bu duyguların naçiz bir bedenle birlikte toprak olup gitmesine asla göz yumamazdım. Bahsini ettiğim cesaret tamamen kişinin kendisi ile birlikte yok olup gidecek edebi duygularını ifşa etme cesaretidir.

Başka bir bakış açısı ile olaya eğilmek gerekirse, ben 657 sayılı Devlet Memurları Yasasına tabi bir öğretmenim. Yasanın koyduğu ölçüler çerçevesinde özgürüm yani. İnsanın etrafını ihata eden bu katı devlet ve örfi kuralları örselemek yahut yıkıp geçmek gibi bir güce sahip değilim. Konulan bu kurallar ölçüsünde ne kadar özgür olunabilecekse o özgürlük sınırlarını sonuna kadar zorlamak benim bahsettiğim cesaretin tanımıdır. Özellikle bu yasanın getirdiği yaptırımlar, bu yasaya tabi insanları bu zamana kadar pusturmuş, susturmuştur. Son yıllarda yaşanan demokratik ve özgürlükçü gelişmeler umut vericidir. Fikir özgürlüğü önündeki bütün engeller kalkmamıştır ama insanların önü az da olsun açılmıştır. Sekiz yıl kadar bir zaman önce gazetede yazmış olduğum bir fıkradan dolayı almış olduğum uyarı cezası beni korkutsaydı bugün bu satırları karalıyor olamayacaktım. Bu yüzden de bir nokta da ceza almaktan da korkmamaktı o bahsini ettiğim cesaret…

“Kardelene Mektuplar” adlı öykü kitabınızdaki hikâyeleri ben anlatıcıyla anlatıp dururken yüreğinizdeki aksakallı dervişin, “Yürü dünyam, takip et beni!” repliğiyle kâh yollara düşüyor kâh hikâyenin bir bölümünü -kayaların mazisini, türkülerin çıkış hikâyesini, o yörelerde yaşamış zatların yaşamını, kilise ve tapınakların geçmişini, yöresel efsaneleri, Emir Gülabi Bey’in bedduasını- ona anlattırıyorsunuz. Yirmi hikâye baştan sona sizi anlatıyor… Aslında yüreğinize buruk bir ayrılığın tınılı sesi gibi gizlediğiniz karasevdanız kardelene arzuyla, tutkuyla kavuşmayı beklerken çocukluğunuzdan başlayarak vuslat mevsimine erişmek olmalı muradınız… Çocukluğunuzun yokluk yıllarını, kendi yaptığınız oyuncaklarınızı, yüreğini kale surları gibi ihata eden o kalın duvarların yine yüreğinden süzülüp gelen birkaç damla gözyaşı ile eriyebildiğini yaşayarak gördüğünüz babanıza yer vermişsiniz hikâyelerinizde.  Kars-Susuz Kazım Karabekir Öğretmen Lisesi’ne gidişinizi, dedeniz Kara Halil’i, yaşadığınız yörenin doğal ve kültürel zenginliklerini, 26-27 Aralık 1939 tarihinde Erzincan’ı yasa boğan otuz iki bin dokuz yüz atmış iki canı yitirdiğimiz depremi kaleme almışsınız… Ayrıca misafiri olduğunuz Zeki Bey’in anlattığı Deliktaş’ın adı geçtiği türkünün ve Keriman Abla’nın hikâyesi çok etkileyiciydi… “Titreyen Bir Gecenin Demleri”(s.55) adlı hikâyenizin sonunda; sevgili dostum, eğitimci yazar; şair, deneme ve hikâye ustası Yegâh Elif Mirzade mahlasını kendisine çok yakıştırdığım Rana İslam Değirmenci’nin bir şiirine yer vermeniz farklı bir lezzet katmış hikâyenize:

“(…)güzel bir şiir istediler, yürek ve gözler bu dem / herhalde şiir yazmanın vakti gelmiş de ondandır bendeki elem / gözüm gibi koru yüreğimi, ey Mevla’m! / göz, ağlar mı şu titreyen yüreğime; bilmem ama denerim / ağlamak bedava ya; ağlarım güzelliğin aşkına vara yoğa / aldırma sen bana / derdimi yürekliye anlat hele, kalemim…”

 Anı-hikâye ibaresi bulunmuyor kitabınızın üzerinde ama ben öyle olduğunu sezinledim, yanılıyor muyum?

Kardelene mektuplar, ikinci isminden de anlaşılacağı üzere “Sessiz Dünyaların Sevdası”dır. Anadolu’muzun beslediği, barındırdığı ve yüreğinde büyüttüğü sayısız değerlerimiz vardır. Bu değerler bizim kültürümüz, arşivimizdir. Akademisyen bir dostum ve ağabeyim olan Tahir Erdoğan Şahin Beyefendi ile bir gün dağlarda, ovalarda dolaşırken bana her gördüğü kayanın resmini çekmemi söylüyordu. Ben de; “manası olmayan kayanın ne diye resmini çekeyim!” diye tepki gösterdiğim zaman bana dönerek; “ Bu topraklardaki hiçbir şey manasız değildir. Hiçbir manası olmasa bile o kaya nice kartallara yuva olmuştur. Belki nice savaşlarda düşman kurşunlarına göğsünü siper etmiştir. Bu yüzden hiçbir kaya manasız değildir. Bir de işin şu boyutu var. Sen kaç yaşındasın?” diye bir soru ile nasihat zincirine bir halka daha ekliyordu. Yaşımın kırk beş olduğunu söylediğim zaman ise; “ O kaya diye basite aldığın binlerce yıldır yaşıyor. Bizim kültürümüzde yaşlıya saygı vardır.” Diyordu.

Halikarnas Balıkçısı’nın (Cevat Şakir Kabaağaçlı) “Koca Yurt” adlı eserinden çok etkilenmiştim. Ayrıca günümüzün Dede Korkut’u Ak Saçlı Kartal Bahaettin Karakoç’un özellikle “Ihlamurlar Çiçek Açtığı Zaman” adlı şiirinden çok etkilendim ve ortaya bu mektuplar çıkıverdi.

Bu değerlerimizi öyküler halinde yazmak, sevda mektupları haline getirmek yahut şiirimsi cümlelerle anlatmak doğal olarak, kendiliğinden gelişti. Öykü, mektup, şiir, anı ve deneme karışımı bir eser olarak ortaya çıktığı için üzerine türünü yazmakta zorlandık. Lakin genel çerçeve itibariyle “öykü” sınıfına dâhildir.

Yaşadığımız topraklar yani Erzincan depremlerle anılan bir şehir. Depremler olup geçiyor, en azından yaşamasam da rivayetlerden hafızama yazılmış o kadar deprem hikâyeleri var ki. Büyüklerimizden dinledik, yaşayanlardan dinledik. 1939 depremini yaşayan büyüklerimden dinledim. 1992 depremini ise askerde olduğum için yine yaşayanlardan dinledim. Bu yörenin çocuğu olarak bu dramın hikâyelerime yansımaması mümkün değildi…

Değerli insan Edebiyatçı- Yazar- Şair Rana İslam Değirmenci’yi ilk önceleri sosyal medyadan tanımıştım. O aralar Munzur Dağları ile ilgili bir hikâye yazmayı planlıyordum. Kendisine konuyu açtığımda meğer birçok ortak yönümüz olduğunu fark etmiştim. O da benim gibi Kars’ta bir süre yaşamış, Munzur’u görmüş bir insandı. Onun kendisi ile müsemma olmuş ismi ve mahlasının yanı sıra benim de “Munzur’un Kızı” diye kendisine hitap edişim hoşuna gitmiş ve çok geçmeden bana bir şiir yazarak göndermişti. Ben de o şiiri Kardelene Mektuplardaki hikâyelerime eklemiş ve onun jestine karşı bir jest yapmıştım…

“Doğu Ekspresi” adlı öykü kitabınız; Erzincan iline bağlı, Tercan(Mercan) İlçesi’ndeki tren garına uğrayan Doğu Ekspresine, Kars- Susuz Öğretmen Lisesi’nde yatılı okuyan öğrenci Hamdi’nin binme çabalarıyla başlar. Kış günüdür, tren olumsuz hava koşullarından dolayı gecikmiştir. Oğlunu yolcu etmeye gelen baba; ömrünce kimseden sevgi, şefkat görmediği için kimseye de göstermeye pek alışık değildir. Hamdi ilk kez, hırçın dalgaları andıran mizacının arkasına gizlediği o ince duyguyu, suyunun sert akışını, lakin yüreğinin bir gül yaprağı kadar narin olduğunu görür babasının gözlerinin yaşarmasından… Babası köye gidecek tek arabaya yetişmek için acele eder. Oğluyla vedalaşır ama bir müddet sonra elinde bir yiyecek paketiyle geri döner… Aradan geçen yıllar içinde Hamdi öğretmen olmuş, yuva kurarak çoluk, çocuğa karışmıştır. Yine aynı istasyondadırlar, babasını arar gözleri… Babalar Günü’nde,   kaybettiği babası için kaleme aldığı mektup kulaklarında çınlar…

Hepimizin çocukluğumuza dair nice yürek burkan anıları vardır. Çocuk gamsızlığıyla üzerinde durmasak bile zamanla içimize işler o anların ağırlığı. En çok o yaşta muzla tanışıp nasıl yeneceğini bilmemenize takıldım kaldım. Hatıralar peşi sıra sürükledi beni… Duru bir Türkçeyle kaleme alınmış, yokluklar içinde var oluş hikâyesi… Değerli hocam Şeref Yılmaz, “ Şiirin girişi, hikâyenin ise bitişi vurucu olmalıdır,” der. Kitabınız duygu, hüzün ve hasret yüklü bir finalle nihayete ermiş… Gerçekten bir çocuk olarak zor günler miydi o günler?

Çok zordu. Neden diye soracak olursanız, Kars Öğretmen Lisesi’ne yatılı olarak okumak için gönderildiğim zaman üzerimdeki süveterin boyu, annemin ölçüleriyle bir karıştı. Yani on iki yaşına yeni girmiş bir çocuktum ve ailemden ayrı kalıp gurbete gitmiştim. O zamanlarda okuyabilmenin tek yoluydu. Zira köyümüzde yahut yakın bir yerde okuyabileceğim bir ortaokul ve lise yoktu. Köyde doğmuş, çocukluk yıllarını köyde geçirmiş bir çocuğun bu süreçte yaşamış olduğu şeyler kolay şeyler olamazdı. Yatılı okuldaki ilk günlerim aklıma geldiği zaman burnumun kemikleri sızlar hep. En çok da okula ilk gittiğim günlerde, giyecek temiz elbisemiz kalmadığı zaman ne yapacağımızı bilemeyip birbirimizle sessiz cümlelerle paylaştığımız o gizli muhabbetlerimiz aklıma gelince çok duygulanırım.

Sonra büyüdük, alıştık, hayatı öğrendik ama babamın gönderdiği mektup ve para ben okulu bitirinceye kadar hâlâ en asgari yirmi günde elimde olabiliyordu. Bugünkü şartlarla kıyasladığım zaman “hayli zor bir zamandı” demeden geçemiyorum.

Şimdilik son kitabınız henüz çiçeği burnunda bir roman olan “Gökmavi, -Bir Sevdadır Adıyaman; ”Doksanlı yılların başıdır.  Irak – Amerika kavgasının, terör örgütünün özellikle kırsaldaki köyleri basıp insanları katlederek kendini kabul ettirme çabaları alabildiğince devam ederken, Adıyaman’da göreve başlayan yirmili yaşlardaki genç bir öğretmen, hayatı öğrenme ve hayata tutunma çabası içindedir… Mücadele içindeki genç öğretmeni, devletine küsen bir kesim halkı, nüfusunun büyük bir kısmı ülkesini, bayrağını seven Kürt vatandaşların oluşturduğu Adıyaman ilinden ülkeye bakışı, gökyüzünün renginin herkes için mavi olduğunun gizemli sırlarının genç bir öğretmenin hayallerde kalan aşkı ile karılıp, sonsuza kadar uzanacak umut ışıklarıyla geleceğe uzanan ve dünyayı çevreleyen ateş çemberine inat kucaklaşan kültürlerin hikâyesidir, “Gökmavi”  Yine hayatın içinden seçilmiş bir konuyu anlatıyor… Gerçeklerden yola çıkılarak kurgulanmış, kangren haline gelmiş, kaşıdıkça cerahatlenip baş veren, cennet ülkemizin Güneydoğu’sunu yangın yerine çeviren hadiselerin ele alındığı  gerçek hayatları irdeliyor, “Gökmavi” Tümünü kurmaca olarak kaleme aldığınız eseriniz var mı Sayın Hocam?

Şu an için tamamen kurmaca olarak kaleme aldığım bir eserim olmadı. Hikâyelerimin hepsinde hayatın ta kendisi var. Gökmavi’de bu gerçek hayatın içinden kopup gelen eserlerimden birisi. Bu eserimin birinci kısmı tamamen kurmaca olsa da geri kalanı gerçek bir hikâyedir.

Öğretmenliğe ilk başladığım zamanlarda mavi kaplı bir ajandam vardı ve farklı bir kültürün, farklı bir hayatın içerisindeydim. Bu yüzden de o günleri kayıt altına almak gibi bir hayalim olmuştu. Gökmavi’nin, Denizkızı’na ayırdığım sayfaları ilk önceleri öğretmenlik hayatımın ilk günlerinin güncesiydi. İlerleyen zamanlarda bu yazdıklarım anılara ve kısa öykülere dönüşmeye başlamıştı. O zamanlarda görev yaptığım bölge çok hareketli ve sıkıntılıydı. Bu yüzden de sürekli kayıt altına alabilecek bir olayla karşılaşmak mümkündü.

İki yılı aşkın bir süredir tuttuğum günlüklerim, yazdığım öykülerim Gökmavi’in sayfalarında bayağı bir yer kaplamaya başlamıştı. Bu yüzden de Gökmavi’yi sürekli yanımda taşıma ihtiyacı hissediyordum. Daimi refakatçimdi yani. Bir gün Sömestri tatilini ağabeyimin yanında geçirebilmek için otobüsle İzmir’e gittim. Otobüsün bagajına bir valiz bir de el çantası vermiştim. Yolculuk bitip indiğim zaman o el çantasının olmadığını görmüştüm. Muavin o çantayı yanlışlıkla Turgutlu’da bıraktığını söylüyordu. Bana birkaç saat sonra çantayı yazıhaneden alabileceğimi söylemişler ve ben de güvenerek beklemiştim. Lakin o bekleyiş çok uzun sürmüştü. Hatta aleyhime sonuçlanan bir dava ile Adliyeye kadar sürüp gitmişti. İşte o yıllar süren bekleyiş bir gün Gökmavi diye bir eserin ortaya çıkmasına sebep olmuştur.

Henüz proje aşamasında olan eserleriniz var mı?

Olmaması mümkün değil. Hani o yatılı okulda bir akşam yemeğinde o bulaşık suyundan az hallice çorbayı içip sonrasında da elime kalemi alıp “ab-ı hayat” adlı yazımı yazdığım günden beri sürekli yazmak için bir bahanem oldu. Bu bahanelerim ömrüm vefa ettiği müddetçe de devam edecektir.

Şu an için Iğdır yöresinin ananelerinin ve 1915 olaylarının anlatıldığı uzun bir hikâye çalışmam var. Sonrasında yine roman ve hikâye projelerim var. 657 sayılı Devlet Memurları Yasasına tabi bir öğretmen olarak zamanın ve mekânın müsaade ettiği sürece bu devam edip gidecek.

Severek okuduğunuz, feyz aldığınız yazarlar kimlerdir?

Aytmatov, Dostoyevski, Balzac, Tolstoy, Steinbeck vb. yabancı yazarlar.

Peyami Safa, Kemal Tahir, Ömer Seyfettin, Cevat Şakir, Sevinç Çokum, Orhan Pamuk, İskender Pala… Beğenerek okuduğum yerli hikâye ve roman yazarlarıdır.

Yazmayla hemhal olan genç kalemlere usta bir kelam üstadı olarak neler önerirsiniz?

Her şeyin başı okumaktan geçiyor. Merak etmek, o işi dert etmek tabiî ki çok önemli. Biraz da bir üzüm salkımı misali daha iyi tatlanabilmek için güneşte yanmak gerekir diye düşünüyorum. Çile çekmeden, emek harcamadan ortaya bir şeyler çıkmıyor. Çıksa da “eh işte, öylesine,” denilip geçiliyor.

Kimi zaman hayat bir ajanda sayfasında birbirine ilintilenmeye çalışılan kelimelerle başlıyor. Zaman geçtikçe üzerine bir şeyler ekleniyor ve git gide bir kule oluveriyor. Tecrübeler, kelime dağarcığının zenginliği ve yazmaktaki mahareti insanı ustalaştırabilir. Henüz hayatında okuduğu kitap sayısı ve dağarcığındaki kelime sayısı sınırlı olan insanların yazdıkları da çok iyi olmayabilir. Kısacası hikâyecilik hayal etmekle başlıyor ve üzerine koyabildiğiniz her sağlam malzeme ile yükselip yüceliyor. Gençlerimiz bizim geleceğimiz, umudumuzdur. Bunun için boynuz kulağı geçmeli ve onlar bizlerden daha iyi şeyler yapmalılar. Çok çalışmalı, hayatın her safhasını dikkate alıp kayıt altına almalılar ve dünya edebiyatında söz sahibi olabilecek eserler üretmelidirler.

Şiir,  hikâye,   roman diye sorsam, cevabınız birer cümle olarak ne olurdu?

Şiir; az kelime ile çok şey anlatabilme sanatıdır.

Hikâye; gönül okşamalı, yüreklere işlemelidir.

Roman; yıllar, hatta asırlar sonra bile özelliğinden bir şey kaybetmeyecek kadar güçlü olmalıdır.

Yaptığım söyleşilerde klasik hale getirdiğim on kelime ve çağrıştırdıkları bölümünde vereceğim kelimeler için ne dersiniz?

Sevgi; güç kaynağı

Çocukluk; temel taşı

 Öğretmenlik; sadece bir meslek değil

 Huzur; dönüşebilir enerji

 Fedakârlık; İnsan olmanın gereği

 Doğa; gerçek mekân

 Kültür; birikim

 Yaşam; olmazsa olmaz

 Yokluk; tecrübe

 Vicdan; insan

www.elestirihaber.com takipçileri adına size yönelttiğim sorularımı yoğun edebi ve mesleki çalışmalarınız arasında, samimi bir lisanla verdiğiniz cevaplar için teşekkür ederim. Kitaplarınızın yolunuz açık, okurunuz bol olsun Sayın Hamdi Ülker Hocam.

 Çok teşekkür ederim. Hazırlık aşamasından tutun da soruların oluşturulup bana yöneltilmesine kadar tamamen bir emek ve samimiyet gördüğüm bu söyleşi, edebi kişiliği olan bir insana verilebilecek bir değerin göstergesidir. Sizi, yayın platformunuzu ve o güzel yüreğinizi bütün samimiyetimle tebrik eder, başarılı çalışmalar dilerim…

 

1 YORUM

  1. Kıymetli Hekat Ustası, kıymetli Yazar-Şiir ve Munzur/ Kars Kardeşim, Kıymetli Meslektaşım, yolun açık olsun. Bana “Munzur’un Kızı” ve “Titreyen Yüreğin Demleri” eserlerini kazandıran dost yüreğin edebiyatta ve hayat yolunda her daim arzuladığın güzelliklere kavuşsun. Seni tebrik ediyorum. Söyleşide ismimi ve “yazı” mı zikredenlerden de Allah gani gani razı olsun. Muhabbet ve selam ile.
    Rana İSLAM DEĞİRMENCİ Ankara.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here