Halkın ve Hayatın İçinden Bir Hikaye: Ekmeğin Ölümü | Cesur Gültekin Yazdı

0
115

EKMEĞİN ÖLÜMÜ

Cesur Gültekin

Meyve konsantre fabrikasında laboratuvarda çalışıyordum, aynı zamanda usta başıydım… İki işi bir arada yürütüyordum.

Tonlarca suyu alan dev kazanlarda vişne, portakal, limon ve hepsinin karışımı olan kokteyl konsantresini ben hazırlıyordum… Aspartan denilen tatlandırıcı maddenin bir kilosu iki tonluk suyu öyle bir tatlandırıyordu ki; bu, sekiz ton daha eklenecek şekilde hazırlanıyordu; yani, konsantre olduğundan bir bardak içecek aslında beş bardak içecek anlamına geliyordu… Kazana döktüğüm bir kilo aspartanın fiyatı bir otomobili satın alma değerine eşitti… Üstelik işler yoğun olduğundan aspartanı döktükçe döküyordum… Siparişler ardı ardına geliyordu…

İşe yeni giren işçiler sert bakışlarımı görünce yavru kedicikler gibi kaçışıyorlardı… Onlara düşündükleri gibi kötü kalpli birisi olmadığımı söyleyince sevinçten elimi öpmeye kalkıyorlardı, kabul etmiyordum tabii..

Dolum makinesinde ayak altında gaz pedalı vardı, ona basınca musluktan vişne, portakal, limon veya kokteyl konsantresi, o gün programda ne varsa hızla bidona doğru akıp dolmaya başlıyordu… Ağzı küçük olan bidonları konsantre musluğu altına doğru düzgünce ayarlamayı beceremeyenleri kötü bir son bekliyordu… Kapak kenarından yönü değişen meyve konsantresi, suratlarına hızla fışkırıyordu birden… Palet üzerinde ardı ardına giden küçük bidonların ağzını kapatmak için elinde kapakları olan işçi, zamana karşı yarışıyordu.

Patron, bir gün beni odasına çağırdı, “Keşke seninle daha önceden tanışıp karşılaşsaydım, belki bu duruma düşmezdim, senden önceki çalışan kişi, işyerimizden aspartan çalıyordu… Açığı ortaya çıkacağı esnada, gece dolaşan hırsızların fabrikaya girdiği masalını uydurmaya çalıştı… Onu işten çıkardım… Ancak zararım bununla bitmedi, aklı yapacağı işin düzgünlüğünde olmadığından hazırladığı mallar iade geliyordu… Beni birçok yönden iflasa sürükledi… Şu anda fabrikamızdaki makinalar icraya verilmiş durumda… Çok üzgünüm..” dedi..

Patronun odasından çıktığımda, sanki dünya başıma yıkılmıştı.. Herkes, ”neyin var?” deyip duruyordu. Bir kadın işçi vardı, burnumun dibine kadar girip ”ne konuştunuz?” dedi… İçimden ”Dedikodu merakını bilime verseydin, kesin profesör olurdun” dedim… Olup biteni anlattığımda, ”Vay başıma gelen!” diyerek oturup ağlamaya başladı… Daha sonra bayıldı..

Çok geçmeden hepimiz işsiz kaldık, bir kişinin kalleş, hain oluşu yüzünden bir sürü kişinin nasıl da canı yanmıştı? Bir kişinin kötü kalpli olması bütün şehri nasıl da olumsuz etkiliyordu.

Bir gün oradan geçerken fabrikaya girdim. Patron, bir varil bulmuş, kendi başına vişne konsantresi hazırlıyordu. Ne yapıyorsun? Dedim. Bana bakıp sırıtmaya başladı… Gözlerinde bir ışık parladı, “Sıfırdan başlıyorum” dedi… Vay canına dedim içimden..

Eski mesleğim olan boyacılık işine başladım yeniden, boya yaptığım evlerin duvarlarından içinde oturan kişilerin karakterini çözüyordum… En kaliteli boya bile negatif enerjiyle inatlaşan duvarı kapatmıyor, tekrar tekrar boyamak zorunda kalıyordum… İyi kalpli insanların pozitif enerjisi duvarlara yansıdığından fazla yorulmuyordum.. Duvarlar tek katla hemencecik boyanıyor, zaman kaybı oluşmuyordu… Duvarları benimle inatlaşan müşterilerin de bana karşı olan davranışlarında aynı agresifliği, inatçılığı görüyordum..

”İçine sarı renk mi kattın? Ne yaptın sen? Olmamış, daireyi yeniden boya!”

Veya tam iş biterken;

”Astar di mi bu sürdüğün? Boyaya ne zaman geçeceksin?”

Daireyi tamamen boyadığım halde “Boyayı ne yaptın? Hani boya nerde?” Diye soranlar… İşin hangi aşamada olduğunu bile akıl edemeyenler…

Zengin olduğu halde, acıktın mı, susadın mı, çay içer misin? Diye sormayanlar…

Böyle negatif enerjiyle dolu insanların duvarları da bana aksilik gösteriyordu…

Oysa iyi kalpli insanlar, ALLAH korkusundan duvara bakmaya bile çekiniyor, hayâ ediyorlardı… Bu duvarları boyamak çocuk oyuncağıydı… Evde geçen diyaloglar, olumlu veya olumsuz söylenen sözcükler, duvarlardan nesnelere dek, evde ne varsa her şeye etki etmeye başlıyordu. Ailenin ahlak yapısına göre evin huzuru, bereketi azalıyor veya artıyordu…

Misafir gördüğünde sofrayı donatmaya çalışan fakir insanlar gördüm, o zaman daha iyi anladım, gerçek zenginliğin gönül zenginliği olduğunu. Ahirete gidecek olan tek şeyin iyilikler, sevaplar olduğunu kabullenmiş insanların davranışları kendiliğinden güzelleşiyordu…

Fakirler gibi davranan zenginler, zenginler gibi davranan fakirler gördüm…

Kış gelince boya işi de bitiyordu, iş olmadığında bile rol icabı işe gidiyormuş gibi yapıyor, dönüşten önce, iş bulamadığım inşaatlarda işten gelme makyajı yaparak eve dönüyordum. Böylece evin içinde değerim azalmamış, tartışma çıkmamış oluyordu. Bir sabah, yine işe gidiyormuş gibi yaparak erkenden evden çıktım, soğuktan yerler buz tutmuştu, deli, soğuk rüzgar ”VUAAAAVVV!!” diyerek esiyordu. Bir ölüm çığlığı gibiydi… Küçük kar tanecikleri olan şiddetli rüzgâr dengemi sarsıyor, bir sarhoş gibi yalpalayıp yürümek zorunda kalıyordum, rüzgâr bazen beni bir kaç adım geriye savuruyordu. Şehrin bütün muslukları donmuştu. Kahvaltı bile yapmamıştım… Tabakamdaki tütünüm de bitmişti. Çok üzgündüm… Cebimde beş kuruş bile yoktu, nereye gittiğimi bile bilmiyordum… Evden çok uzaklaşmalıydım, eşimin akrabaları ortalıkta böyle dolaştığımı görmesinler diye çok uzaklara gitmeliydim.. Bu yüzden şehrin öbür ucuna kadar bile gittiğim günler oluyordu. Sadece gidiyordum… Yürümeye devam ediyordum… Ortalıkta canlı namına hiçbir şey göremiyordum, sokak köpekleri bile ortalıkta dolaşmıyordu, soğuktan saklanacak bir yer bulmuşlardı, şayet bu kıştan canlı çıkarsam boyacılık mesleğini değiştireceğime ağır yemin ettim… Rüzgârın fazla etkili olmadığı terkedilmiş, eski bir yapı önünde durdum… Yapının önünde beton bir çıkıntı vardı… Benim için musalla taşı gibi duruyordu…
Ortalık çok sessiz ve tenhaydı… Yarım saat kadar, sonumun ne olacağını kara kara düşünerek bekledim, donacakmış gibi soğuktan titriyordum… Tütünümün bitmiş olması da beni ayrıca üzüyordu… Bulunduğum yerde bir sigara izmariti aradım, bulamadım, sigara için dua etmekten başka çare bulamadım… Önce tereddüt ettim. Sonunda ellerimi açıp dua ettim. ‘Affet beni ALLAH’IM” dedim. ”Günahlarımı bağışla.. Para istemiyorum senden, tabakamda tütün kalmayınca sana başvurdum. Senden başka kimsem kalmadı. Ne olur yardım et bana” diye yalvarmaya başladım… O anda, belimin hizasında duran beton çıkıntısı üzerinde bir sigara paketi belirdi… İçinde on dokuz tane vardı… Bir sigara yaktım, bu beni biraz rahatlatmıştı. Duam gerçekleşince acılarımı birazcık olsun unutmuştum. Dikkatimi, gerçekleşen duaya vermiştim. Demek ki RABBİM yanımda olunca ortalık tenha sayılmazdı… Sonra tekrar yola koyuldum. Dış cephesi kara sıvalı bir inşaat görüp içine girdim. Birinci katta daire içinde on yedi veya on sekiz yaşlarında bir çocuk, delik deşik bir tenekede ateş yakmıştı, alçı sıvası yeni yapıldığı belli olan duvarlara dayanmış kartonpiyerler vardı… Bir insan gördüğüme sevinmiştim. Saatlerce canlı namına hiçbir şey görememiştim. Ateşe doğru soğuktan titreyerek ilerledim. Çocuk, elindeki tahta parçalarını sağı solu delik deşik tenekeye atıyor, ateşin sürekli yanmasını sağlıyordu…

Ellerimi açıp tenekeye yaklaştırdım:

” Boyacıyım, ancak bu kış hiçbir iş yapamadım.. Havalar çok soğuk geçiyor” dedim…

”Ben de bu sabah erkenden işe geldim, ancak, benden başka kimse gelmedi, ustalar yok… Birazdan eve gideceğim.. Gelseler de bir şey yapamayız, musluklardaki su bile donmuş” dedi…”Sana neden telefon açmadılar?” dedim.. Bu arada tezgâhın üzerindeki alçı kırıntılarını çaktırmadan ellerime sürüyordum… Alçı kırıntıları pek işe yaramıyordu, soğuk hava yüzünden alçı katılaşmış, istediğim gibi ellerimde iz bırakmıyordu. Ellerim incinse bile, evdeki bağırtıdan daha sert, daha can yakıcı olamazdı.. Özellikle, tırnak aralarını inceliyordu. Bu arada yevmiyelerimi hesaplıyordu… Açığı kapatmak için zaman, hızla küçülen bir çember gibi canımı acıtıyordu. Akşam olup eve gittiğimde paketi çıkarıp bir sigara yaktım. Bizimki şaşırdı: ”Bu pahalı sigarayı nerden buldun kör yılan!?” dedi. ”ALLAH verdi” dedim… Mecazi anlamda söylediğimi sandı galiba, başka bir şey demedi. Ben de üstelemedim. İnanacağını bilsem zaten söylemezdim gece yatağa girdiğimde hiç sabah olmasını istemiyordum…

Sayesinde ”Derviş ve Filozof” olduğum kış geride kalınca, mesleğimi değiştirmenin tam zamanıydı…

Çikolata fabrikasında işe girdim. Hem çikolata yerim, hem de çalışırım diye seviniyordum… Tam bir çikolata yemeye karar vermiştim ki, kamerayla göz göze geldim… Yanımdaki bir işçiye sordum:

”Sence bizi izliyorlar mı?”

”Tabii ki izliyorlar.” ”Hem de nasıl izliyorlar? Televizyona bile bu kadar bakmıyorlardır…” dedi.

Önce kızların ortasında çalışmaya başladım… Dedikodu ediyorlardı. Kamera masrafına ne gerek vardı ki dedim içimden, bunlar bedava kamera hizmeti veriyordu.. İşi çoktan çözmüşlerdi…

Fabrika önüne, çikolata yüklenecek iki tane uzun araç yanaşınca kurtarıcı kahramanmışım gibi hemen beni çağırdılar. İçimden, ”Süpermen olsaydım buralarda ne işim vardı ki?” dedim. O gün işe yeni girmiş olan bir işçi de bana yardıma gelince iki kişi olduk… İşe yeni girmenin kurbanlık koyun heyecanı içinde sağa sola bakınıyorduk… Forklift, çikolata kutularını getirince, işsizlikten ciğeri yanmış olan yanımdaki işçi, ”Anam beni bu günler için doğurdu” diyerek kutuların üzerine balıklama atladı. Şok geçirmiştim… Kutuları yerleştirdik… Tam kurtulduk derken, forklift aracı yine çikolata kutuları getirdi… Forkliftçi, biz kutuları yerleştirdikçe, sihirbaz gibi yeniden çikolata dolusu kutuları getiriyordu…

Uzun araç, tamamen dolup çekilince, hemen boş olan diğer uzun araç yanaştı… Kan ter içindeydim. Yüzümü lavaboda yıkayıp gelmek istedim…

Bir kaç adım atmaya kalmadı, bir sesle irkildim:

”Nereye gidiyorsun!?”

”Şey, lavaboya gidiyorum ”

”Çabuk gel sallanma” diye bağırdı, oranın şefi…

Birinin ortaya çıkıp ”Bunlar kamera şakası” demesini dört gözle bekliyordum… Kimse ortaya çıkmıyordu…

Yorgunluktan çömeldiğim anda, şef yine çıkıştı bana:

”Ne yapıyorsun sen?! Bu fabrikada mola diye bir şey yoktur! Çay içmek, dinlenmek yasaktır! Bir saniye bile durmayacaksın! Öğlen paydosu bile yok, yemeğini yiyip gelmen beş dakikayı geçmeyecek” dedi.

Çok Sinirlendim, ”Yemekhaneye gidip kaşığı tutmam bile zaten beş dakikayı geçer, belki sıra kuyruğu da olur” dedim. ”Ben anlamam” dedi… Öğlen vakti yemeğe biraz geç gittim, sıra kuyruğu olmasın, diye ardımdan bağırdı.
”Unutmaaa!! Beş dakikan vaaar!” Yemekhaneye girdiğimde sıra kuyruğunda bir kaç kişi duruyordu… Daha yemek yemeden üzüntüden iştahım kaçmıştı. Yemeği alıp bir masaya oturdum. On dakika, daha kaşığı tutmadan geçmişti bile.. Bir kaç kaşık atıştırıp, nasıl yediğimi bile anlamadan masadan kalktığım halde aradan on dakika daha geçmişti. Sözde geç kalmıştım.

Döndüğümde, ”Beş dakikan var” diyen o ”mahlûkatı” göremedim, ortalıkta görünmüyordu. Yarım saat kadar sonra ortaya çıktı. ”Yemekhanede iki sıra arkandaydım, ben seni görüyordum” dedi…

Ona dedim ki, ”Bu fabrikada mantık diye bir şey yok… Çalışanları niye insan yerine koymuyorsunuz?!”

Sinirlenip bana bağırmaya başladı:

”Sen ne biçim konuşuyorsun Lan! İlk geldiğin günü hatırla!! Köprü altından gelmiş zavallı, çaresiz, AÇ, sahipsiz bir kedi gibiydin.. Bir işçi çok konuşmaz, yalnızca çalışır” dedi…

Benimle birlikte çalışmakta olan işçi arkadaş, bir köşede çömelmiş ağlıyordu, “neyin var senin?” dedim? Bana şöyle dedi: ”Bütün bu eziyeti, işkenceyi, hamallığı çekiyoruz. Alacağımız ücret ne kadar biliyor musun? Asgari ücretmiş.. Bu şekilde ben fazla dayanamam, hamal dediğin çok kazanır, işten ayrılmayı düşünüyorum” dedi..

Bir hafta kadar bu işkenceyi çektim… Meğerse bunlar güzel günlerimmiş… Bir sabah, ”Değirmencilerden birisi işe gelmemiş” dediler.
Bana ”Onun yerine sen geçiyorsun, belki de değirmenci hiç gelmez” dediklerinde, işte orda ipler koptu… Bir değirmen penceresiz olamazdı.. Pencere bendim… Değirmen içine girdiğimde karşımda toz dumandan bembeyaz olmuş iki kişi duruyordu, önce hayalet sandım. ”Gelsene! Ne bakıyorsun?!” dediler.. Beyaz şekeri öğütüp un haline getiren değirmenden çıkan toz duman onları hayalet gibi gösteriyordu… Birazdan ben de onlar gibi olacaktım… Kapıyı kapattılar… Değirmen korkunç bir gürültüyle çalışmaya başladı… GÜM GÜM GÜM.. Korkunç bir toz duman, göz gözü görmüyordu… Nefes alamıyordum… ”İMDAAAT!” diye bağırmamak için kendimi zor tutuyordum… Değirmenden ikide bir çıkan şeker dolusu ağır çuvalları teraziye kadar alelacele taşıyıp hızlı bir şekilde tartmam gerekiyordu.. Çuval ağırlığı otuz beş kiloyu geçiyorsa plastik kürekle içinden almalıydım.. Bunu yaparken değirmenden çıkmaya devam eden çuvallara geç kalıyordum.. O da ne? İşçilerden birisi değirmenden çıkan şekerden avucuyla birazcık aldı, şekere bulandırdığı parmağını diliyle yalamaya başladı… Hayretler içinde kalmıştım.. Sonra, diğeri geldi, o da değirmenden çıkan şekeri avucuyla birazcık alıp, şekeri endirekt yalamaya başladı.. Arada bir gidip gelip, aynı şeyi yapmaya başladılar.. Buna bir anlam veremedim… Yoksa çalışma gücünü sağlayan sihirli bir formül müydü? El kol işaretiyle lavaboya gitmek istediğimi söyledim… Gürültü, havasızlık, toz duman korkunçtu… Pencere neden yoktu? Kapı neden kapalıydı? Küçücük bir yer yapmışlardı… Az kalsın ölüyordum… Zaten yaz mevsimiydi…

Değirmenin içinden çıktığımda, elbiselerim, yüzüm her tarafım bembeyaz olmuştu.. Fabrikada çalışmakta olan herkes elindeki alet edevatı bırakmış donup kalmıştı, sanki fabrika durmuş gibi, hayretler içinde bana bakıyorlardı… Lavaboda aynaya bakınca kendimi tanıyamadım. ”Düşmez kalkmaz bir ALLAH” dedim. Sabah olduğunda yerimden doğrulup kalkamadım.. Belimde korkunç bir ağrı vardı.. Sırtımın üzerinde filler dövüşmüştü sanki ancak fillerden birisi belimin üzerine çok kötü düşmüştü…

(Eleştiri Haber, Şubat 2019)

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here