Günlük | Behçet Ulaş Alıcıoğlu | Hikaye Atlası

0
518

BEHÇET ULAŞ ALICIOĞLU

GÜNLÜK

Bindokuzyüzdoksanüç yılı Aralık ayının bir cumartesi gününde annemin elinden tutup turuncu beyaz  taksiyle hiç tanımadığım halamın, iki katlı müstakil evine gideli tam on sene oldu.

Genç halam, suratının hafif pembemsi haliyle, kendisinden iki kat büyük yatağın içinde, mor bir yorganın altında yatıyordu. Odanın köşesinde gördüğüm kiremit renginde düğmeli koltuğa oturup etrafı seyretmeye başladım. Duvarda yıldızlı bir gecede bir nehrin yanında yürüyen belki de bekleyen, yüzleri seçilemeyen bir erkekle bir kadının yanyana durmuş tablosu vardı. Yatağın yanındaki konsolun üzerinde bej renkli, yeşil ahizeli telefon, dantelli örtünün altında uyuyor gibiydi. Telefonun yanındaki sürahide, içinde arapça  kağıt yazılı şifa niyetine içilen su vardı. Bu sular hastalığın verdiği ızdırabı gidermek için insanların inanmak zorunda kaldığı  ilaçların en başında geliyordu.

İçimde uyanan merak duygusu önce parmaklarımı kuşatıyor, parmak uçlarım koltuğun kenarına anlamsız dairereler  ve şekiller çizerken,  aynı duygu daha sonra ayaklarıma kadar iniyor ayaklarımı sağa sola hızlıca sallamama neden oluyordu. Annemin sağ kaşını yukarı, sol kaşını aşağı indirip, keskin şekilde bakmasıyla beraber kendimi odanın dışına atmam bir oldu. Evde olsaydık bu bakışın ardından fırlatılan terlik çoktan vücudumun herhangi bir yerinde patlamış olacaktı. İçimde oluşan bu  merak duygusu yüzeye ne zaman çıksa başıma hep tuhaf şeyler geliyordu. Bir kurban bayramı sabahında, herkes neşe içinde bayramım vermiş olduğu mutlulukla geleneksel kahvaltı sofrasına oturmuşken, ben aklıma düşen şeyi hemen gerçekleştirme telaşıyla, duvar kenarında duran uzun saplı küreği kovana doğru sallamıştım ki bir uğultu işittim. Ben önde, uğultu arka da bahçeden eve doğru ancak kaçabildim. Aldığım bayram hediyesi vücudumda oluşan ve ızdırap veren tam yedi tane küçük tepecikti.

Yine aynı anlamsız bir heyecan ve merak içinde merdivenlerden yukarı kata doğru çıkmaya başladım. İçimdeki merak, attığım her adımda gıcırdayan ahşap merdivenlerin sayesinde biraz daha artmış, merdivenlerin sonunda görülen kapalı mavi kapı  ile zirveye ulaşmıştı.

Ne vardı o kapının ardında ? Başka varlıklar… Cüceler… Hayaletler… Cinler… Çılgınca bir istekle kapıya kavuşmak için basamakları koşar adım çıkarak odanın kapısına ulaştım. Oda beni büyülemiş gibi kendine doğru çekmeye başladı. Kapının hemen yanındaki boy aynasında kendimi görene kadar herhangi bir korkuya kapılmamıştım. Kendim olduğumu anlayıncaya kadar geçen sürede, ki titremem ansızın gözlerimden girip parmak uçlarımdan çıktı, ancak kendime gelebildim.. Bu korkuyu en son ne zaman hissetiğimi bile bilmiyorum. Odanın ortasında ki masaya doğru yürüdüm. Kenarları aslan başlı masanın üzerinde  küçük ahşap bir sandık vardı. Ahşap sandığı açtığımda müzikle beraber dans etmeye başlayan fanus içindeki pembe kıyafetli  balerini  seyretmeye başladım. Kutudan yayılan mavi ışık cam fanus sayesinde odayı hafifte olsa aydınlatmayı başarmıştı.

Balerinin üzerine yağan kar… Yağan kar altında dans etmek nasıl bir duyguydu? Karanlık geceyi yırtarak aşağı doğru süzülen beyaz tomurcuklar saçınıza ve omuzlarınıza düşerken, çılgınca sokak lambasının altında kendi etrafınızda dönmek…

Kutunun kapağını açıp açıp kapattım… Her seferinde çalan melodi ile dönmeye başlayan balerini, onun gibi döne döne seyrettim. Ancak başım döndükten sonra sandalyeye oturabildim. Gözüm üzeri tozlanmış kırmızı deftere ilişti. Açıp açmamakta kararsız kalsam da bu kararsızlığın çok uzun sürmeyeceğini biliyordum ve sonunda defterin  sayfalarını çevirmeye başladım.

  1. ay / Ankara

Saat durgun. Yıldızlar belirgin. Ay bulutları yüzüne çekmiş. Yatak uykuyu bende arama dercesine bakıyor gözlerime. Serin esintiler çam ağaçlarını sallıyor. Sokağın çıkmazında bir köpek, kuyruğunu kıstırmış duvar dibinde oturuyor. Birazdan sabahın ilk ışıklarıyla kuşlarda cıvıldamaya başlayacak. Günlerim koparılmış bir takvim yaprağı gibi anlamını yitirmiş.Uzun uzun anlatmaya gerek yok, bir fincan kahveye ruhumu teslim edebilirim.

Kış / İkindi Vakti/ Ankara

Aylardır aynı sokakları yürüyorum…  Aynı yüzleri görüyorum… Neredeyse hepsini tanıyor gibiyim. Halbuki  isimlerini bile bilmiyorum… Parkta güvercinleri besleyen kasketli beyefendiyle her gün selamlaşırız. Ayların vermiş olduğu bir samimiyet var. Sanki konuşursam, aramızda oluşan samimiyet duygusu bozulacakmış gibi geliyor. Her zamanki gibi iki bank ilerisine oturup güvercinleri seyretmeye başladım. Güvercinler karların üzerine düşen ekmek kırıntılarını didikliyor.

Solgun yüzlü simitçi bugün gelmedi. Canım ona mı sıkıldı? Ah alışkanlık, ne kadar acı sana alışmak.

İkindi Vakti/ Ankara/ Simitçi

gelmiş bugün. Etrafa ürkek ürkek bakıyor. Yüzü yine solgun. Ellerini ovuşturuyor. Bu büyük bir kazanç sonrası ovuşturulan eller değil, şimdi de iki elini yumruk yapmış ağızına doğru götürüp hohluyor. Kahverengi atkının püskülleri beline kadar sarkmış.  Yerimden kalkıp ona doğru yürüyüp  “Dün neden gelmedin” diye sormak istedim ama sonra bu kadar samimiyet gereksiz diye vazgeçtim. Yine de onu görmek sevindirdi beni.

Kendini simitçi tepsinine bağlayarak hayata karşı ağır hareketlerle yaşamak, kendisi ve simitleri varken, uzaklara doğru ürkek bakışları varken, bazen gözlerinin önündeki simitlerin halka halka girdabına doğru dalmışken, simitin içine bir simit daha koyarak günleri büyütürken, kederini atkısının püskülü gibi sallarken, ve bu her sallanış beni başka duygulara iterken, ortada ses yokken, ve bir kedi güvercine doğru yaklaşırken, sessizlik, soğuk, inilti, çıkan inilti benim yaşamımken, ve bu gerçeklik beni daha ne kadar rahatsız edebilir diye düşünürken, kedi güvercine doğru giderken, soğuk …

10.ay/ Gece /Ihlamur, karanfil tarçın

Diğer fincanların içinde en iğreti duran fincan; Antonio. Fincanın  üzerinde hasır şapkalı, kaytan bıyıklı, elinde gitar olan Meksikalı adam fotoğrafı var. Bir fincana neden isim konulur? Mecburum. Rahat olduğum, sıkıntılı olduğum, neşeli olduğum, sinirli olduğum, hüzünlü olduğum anlarda ne zaman bir şeyler içmek istesem bana destek olan bir eşya Antonio. Cansız bir hayat yaşıyor benimle.

Bu gece İlhan İrem dinleyeceğiz. Siyah tonlu albüm kapağının ortasından bana bakıyor. Haydi söyle diyorum çocuk;

Hiç kimse ilkin kendisine alışık değil
Hiç kimse ilkin kendisiyle barışık değil

  1. ay/ Gece / Üzerimize Çökmüş

Aldatıldığınızı öğrendiğiniz zaman ne yaparsınız?

Aldatıldığınızı öğrendiğiniz zaman kanınız damarlarınızdan hızla akmaya başlar. Güveninizi yitirirsiniz. Kelimeleriniz boğazınıza düğümlenir. Göz pınarlarınız kurur. Yatamazsınız, çünkü kalbiniz vücudunuza batar. Nedenli niçinli sorular  ur gibi beyninizi kemirir. Yine de anlam veremezsiniz.  Acı hiçbir mühimmatı ihmal etmeden yüreğinize karşı savaş açar. Ve siz savaşacak hali kalmayan silahsız asker gibi acıya teslim olursunuz. Nereden mi biliyorum?

Ablamdan biliyorum. Aldatılmıştı. Aşkı öfkesine, muhabbeti kinine karışmıştı. Gerçekten canı acıyordu..Her şeye ve herkese bomboş bakıyordu. Konuşulanlar kulağına bile girmiyordu.  İç çeke çeke içi çekilmişti. Zaman her şeyin ilacıydı ama bu aldatılmışlık duygusu “Büyüyünce unutursun” diyeceğin bir duygu da değildi.

1.ay/ Yıl dönümü/ Ankara

Yılbaşı. Gri ve siyah renkli apartmanların arasında yürüyorum. Burnuma çalınan kömür kokusu bana çokta ağır gelmiyor hatta bu kokuyu seviyorum. Sıcaklık hissi uyandırıyor.

Soba dumanları sis gibi mahallenin üzerine çökmüş. Kapının önlerinde, yoğurt taslarına ekilmiş  çiçekler dışında yeşil olan hiç bir şey yok. Yoldaki çukurlara dolan çamurlu sular çocukların oyun alanı olmuş. Bu mahalleler şehrin yoksulluğa açılan pencereleri.

Mart / Öğle Ezanı/ Ankara

İnsanların çoğu tükenmek bilmeyen ihtiyaç labirentinin içindeki deney fareleri gibiler.

Temmuz / Ankara/  Güneşin altında

kendimle gölgem arasındaki mesafe bir nokta kadar. Gölgemi kaybettim.

“Saat kaç ?“  diye sordu elinde T cetveli olan uzun saçlı çocuk. Bir yerlere geç kalmanın ifadesi vardı gözlerinde. Orta okul bilgimi kullanıp, gölgemde kaybolduğuna göre,12 civarı dedim. Hiç durmadan koşar adım uzaklaştı. Haklıydı.. Otobüsün geliş saati içinde “civarı“ diye bir kavram yoktu.

Gölgem hiç iz bırakmadan kaçtı gitti. Ama ben onu buldum, tam ayağımın altında saklanıyormuş. Yeni bir gölge inşa etmem lazım. Gerçek bir gölge. İz bırakan. Yoksa kendi gözlerimin önünde kaybolup gideceğim.

Eylül / Uzun Gri/ Hastane

Bir zamanlar bilge bir sarhoş, ellerini iki yana açarak etrafında dönüp şöyle bağırıyordu:

“Hangi yazarın senaryosunu sahneliyorsunuz?”  Tüm senaryoyu bilmemize imkan yok,  gerekte yok. İnsanın kendisini bilinmezliğe bırakması hayatı sıkıcılıktan kurtarır. Sadece kimin senaryosunda oynadığını bilmesi gerekiyor. Büyük patlama demeyeceğim. Diyeceğim o ki “Büyük düşüş”… İlk sahne…

10.ay/ Akdeniz/ Yürüyorum-

– hasretin acının üstüne

Sığmıyorum dünyaya dar geliyor
Diyor Sezen Abla. Parlak ve pürüzsüz  maviliği seyrederken, kendine dar gelen tüm kafeslerin içinden uçup gidiyor insan… Ne uzun zaman oldu buralara gelmeyeli.

Maviliği içiyor gibiyim. Buranın mevsimi Ankara’dan çok farklı. Güneş daha dürülüp uzaklara gitmemiş, insanın içini ısıtıyor. Aslında ne yaz eğlenceli, ne sonbahar hüzünlü, ne kış acı ne de bahar mutlu. Yine de gülümsüyoruz işte “İklim değişir Akdeniz olur” diye…

11.ay /Durgun Karanlık /  – Bir gece-

vaktinde ıhlamur, karanfil ve tarçın karışımı ile yapılmış çayımı yudumlarken yıllardır yüreğimde asılı kalan cümleler… Yine bitmiyor… Denizin kokusu şehrin elbisesine sıkılan parfüm gibi  yayılmaya başladığında, hüzün parmak uçlarımdan girerek  vücudumu sarıyor. Yıkık bir evin bahçe duvarı kadar yalnızım. Psikologun verdiği defterin sonuna geldim. İnsanlardan uzak kalmak. Bu insanları sevmediğimden kaynaklanmıyor, belki insanların yüreğimden taşan fikirleri önemsememesinden ya da acımı anlayamamalarından kaynaklanıyor. İnsanlar acının ne olduğunu bilmiyor. Bu midemi bulandırıyor. Belki de yalnızlığa olan sevgim bunların arasında gezinmek istemeyişimdendir … ”

Annem seslenir seslenmez yerimden fırlayıp, merdivenleri koşar adım inmeye başladım. Günlüğün sayfaları açık kaldı. Bir daha da ne o günlüğü ne de halamı görebildim.  Bindokuzyüzdoksanüç yılı Aralık ayının bir cumartesi gününde annemin elinden tutup turuncu beyaz  taksiyle hiç tanımadığım halamın, iki katlı müstakil evine gideli tam on sene oldu ve ben o günden sonra  O’nun yüreğinde asılı kalan cümleleri hiç unutmadım.

{Bu hikaye ilk defa Eleştiri Haber’de yayınlanmaktadır}

[18.01.2018]

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here