Giriş ya da Dem Meclisi’nin Hakikati | Mustafa Nurullah Celep | Poetik Kültür

0
155

Mustafa Nurullah Celep (*)

Giriş ya da Dem Meclisi’nin Hakikati

Giriş

Zerbank Sokağı’nda bir kahve: Âşıklar Kahvesi. Doğu’da Âşıklık Geleneği’nin son temsilciliğini üstleniyor bu mekân. Kimler var bu mekânda: Abdurrahim Tufantoz, Abdurrahman Adıyan, Mehmet Çelik, Müştehir Karakaya… Kulağımıza, gönül tellerimize hoş sedalar bırakan birkaç iyi adam, gönül erleri. Sevdadan, ayrılıklardan dem vuran lirik adamlar bunlar, gönlü yüce, kararlı yürekler… Kararlı evet, hem yürekleri dengeli kararında seyreden hem de bu geleneği sürdürme gayretinde inat eden anlamında kararlı. Yürek hep kararlı olacak değil ya, sevda kulaç attı mı yürek denizlerinde, okyanuslar gibi dalgalanmaz mı o deniz? Elbette yüreğin tellerinden koparırcasına ritmini bozacak, dalgalandıracak iki usta lazım bu mekâna: Âşık Celâlî ve Âşık Çağlarî’dir bu adamlar. Sazın, sözün biçimli kararlı ustalarıdır Celâlî ve Çağlarî. Biri usta: Celâlî, yılların türkü emekçisi, diğeri onun öğrencisi, kabına sığmaz, sular gibi çağlayan Çağlarî.

Geleneğin devamı adına bu durumda sazın söz incilerini tarihe nakşetmek gerektir: Kayıt tutar şair-yazar Abdurrahman Adıyan. Söz uçar yazı kalır, misali geleceğe incelikle örülmüş ‘ibrişim’ kayıtları tutar.

Önce ‘Şeref’in Yeri’, sonra ‘Muhabbet Çay Evi’, sonrasında Âşıklar Kahvesi. İşte Dem Meclisi, bu güzide mekândan geleneğe ve geleceğe atılmış teyellerden, ilmeklerden, tutulmuş notlardan, kayıtlardan oluşuyor.

Edebiyat söz konusu olduğunda hele ki bu Halk şiiri ise bir işin, uğraşın peşinden tutkuyla koşan nadir adamları saygıyla karşılamak, hürmette kusur etmemek gerekir. Halk şiiri geleneğinden gelen ozan, ârif bir kişilik olarak gördüğüm Abdurrahman Adıyan da üşenmemiş, erinmemiş, kutsal tutkusunu kayıtlara düşürmüş, Âşıklar Kahvesi’nde gönlünün pencerelerini merak ve ilgiyle sonuna dek açtığı ve dinlediği türküleri tek tek sıkılmadan kaydetmiş. ‘Gayb’ olmamış yani Gelenek. Dem Meclisi, bu izahatın bir ispatı niteliğinde…

Peki, ‘gelenek ve şiir’ söz konusunda Dem Meclisi’nin hakikati ve bugünün dünyası içinde geçerliliği nedir, biraz da bu sorunun cevabını tematik okumalar yaparak aramaya çalışalım…

Dem Meclisi’nin Hakikati

Âşık Celâlî ve Âşık Çağlarî’nin birbirlerine yönelik atışmalarının biçimlenişi, mekânın müdavimlerinden birinin ‘ayak’ vermesiyle başlıyor, saz ve söz ziyafeti diyebiliriz bu birlikteliğe. Kelimenin bütünsü anlamıyla tam bir ‘söz ziyafeti’dir bu şiirler. Cemal Süreya’nın ifadesiyle zaten Halk şiiri de ‘sözel yani sözün icrasına dayalı olarak kurulmuş, yazılmış bir şiirdir. Sözle ve söz aracılığıyla birtakım kültürel değerler aktarılır gelecek nesillere. Bilinen bir deyişle, bu anlamda Halk şiiri, söylenmek için vardır, yapılmak için değil. Bu yüzden bir yapaylıktan, yapma bir şiir kuruluşundan bahsedemeyiz Halk şiiri söz konusu olduğunda. Kitabî bir şiir değildir Halk şiiri, doğal, kendiliğinden, öze dayalı bir şiirdir. Sazın ve sözün ustası Halk Ozanı’nın alçakgönüllü tabiatından neşvü nema bulmuş bir öz fışkırmasıdır diyebiliriz. Bu ‘gürbüz öz’ belli kalıplar dâhilinde bir biçime, biçimli-yapısal bir bütünlüğe kavuşturulur. Burada biçime ne kadar sadık kalırsanız s/özü en etkili formlarda aktarmanın yolu önünüze açılacaktır. Önemli olan s/özü ne ile yükümlü kıldığınız ve biçime hangi yapısal dengeler gözetilerek sadakat gösterdiğinizdir…

Dem Meclisi’nde Âşık Celâlî (Celâl Yenitürk) ve Âşık Çağlarî (Mehmet Akçay) mızraba olanca yüklenişleriyle mekânda lirik, hüzünlü ve duygulu bir iklim yaşatırlar. Destanî konulardan ziyade kişioğlunun duygulu iç evrenini konu edinen içrek bir özle biçimlenir bu iklim. Aşk, sevda, sevgi, ayrılık, muhabbet, dostluk, özlem, acı, muhabbet, yoksulluk, birlik ve beraberlik, mutluluk ve yalnızlık gibi konuların yanında türkü iklimi, ülke gündemine dair bazı atışmalarda değinmelerle, dokundurmalarla bazen hararetli bir havaya bürünür. ABD’nin Irak’ı fütursuzca işgali ile birlikte Kemal Derviş’in sonuçsuz arayışları da bu konulardan nasibini alır. Hakeza bilgisayar kültürünün toplum nazarında oluşturduğu yan etkiler de bu konularda söze/saza izlek oluşturur.

Şiirlerin öz itibariyle şekillenişi doğası gereği gönlün sıcak ikliminden doğar, söze dökülür. Şiirler boyunca Celâlî ve öğrencisi Çağlarî, gönül adamı olmanın hakkını canlı, işlek söz dağarları ve ‘hoş geldiniz sefaları’yla yerine tam manasıyla getirerek aşkın, âşıklığın bir yürek dili çağrısı ve yeteneği gerçeğinin somut delili olurlar. Kelimenin akla gelen ilk anlamıyla Dem Meclisi’nden yer alan şiirlerin/türkülerin doğuş yeri, kaynağı ‘gönül’dür. Doğuştan aşka, âşıklığa mahir olmakla çok yakından ilgili bir konudur bu. İşte biz de bu yüzden Şair Adıyan’ın bu türkü kayıtlarını tutması ve tutkusuyla nadirattan kalıcı bir eser ortaya koyduğunu imlemiş oluyoruz. Sözü/sazı Celâlî’ye verelim, halk ozanı konuşsun:

‘Âşık doğduk hayat boyu âşığız

Ebediyen sevdalıyız Ümit Bey

Karanlık değiliz her an ışığız

Ebediyen sevdalıyız Ümit Bey’

Dertli bir adamdır Âşık. Bir ‘gönül yaresi’ni ömür boyu zehirli bir gömlek gibi taşır bünyesinde. Yiğitlik ve hasbîlik şanındandır Âşıklığın. Bize, biz yeni nesil edebiyatçılar topluluğuna ışık tutan en belirgin yönleri de bu hasbîlikleridir diyorum. Kirli-habis bir şiir damarı yoktur Âşıklık Geleneği’nin. Gür, berrak, temiz, akışkan bir tabiatı haizdir Halk şairi.

‘Al sazını çık meydana’ der mesela Âşık, kışkırtır onu rakibi. ‘Aha sazım aha meydan’ der Âşık Çağlarî. Rakibi derdini tetiklemekte kararlıdır: ‘Derdini söyle deryaya’. Çağlarî’den cevap gelir: ‘Derdim zaten olmuş umman’. Derin bir efkârın yürek genişleten ikliminden seslenir âşık, muhatabına, mekânın müdavimlerine veya birer nida-yakarış olarak sevgiliye.

Halk şiiri Âşıklık Geleneğinden gelen şairleri sadece aşk, sevda, sevgi konularıyla sınırlı göremeyiz: Örneğin bilgisayarın bir nesne olarak takır tukur işleyişi, acayipliği, bilgi zenginliği ve ailevî sorunlara yol açmasıyla yani ki dışrak konularla da ırgalar sazını Halk şairi. Hakeza yukarıda da izah ettiğimiz gibi savaşlar-kıyımlarla birlikte ülkenin içinde bulunduğu ekonomik buhranlar da Halk şairinin konu dağarcığı dâhilinde olacaktır. Tüm bunlar bir konu zenginliğine işaret eder. Sanıldığının aksine duruk, statik, donuk bir şiirsel içerik ve yapısal bir görünüme sahip değildir Halk şiiri. Bu anlamıyla Dem Meclisi, dış dünyaya duyarlı bir Halk şiiri müktesebatına yönelik de güzide bir örneklik oluşturur.

Yanıbaşımızdaki, kapı komşumuzdaki çığlığı bakın Celâlî, nasıl da süssüz ve yalın bir gerçeklik olarak koyuyor önümüze:

‘Zalim mazluma kıyıyor

Dünya sessizce uyuyor

Biz yetirdik eller yiyor

Yutuyor bizim bağlarda’

Bu durumda epik şiirde olduğu üzere, demek ki Halk şiirinde de şairin ‘kahramanlık istemi’nden pekâlâ bahsedebiliyoruz: Ne diyordu Çağlarî dinleyelim yüreklice ozanı;

‘Nerde Köroğlu atları?

Kim işliyor bu haltları?

Çoluk-çocuk feryatları

Atıyor bizim bağlarda’

Halk şairinin dışımızdaki cereyan eden olaylara yönelik geliştirdiği duyarlık bakımından şu iki dörtlük ‘hiciv’ ve ‘taşlama’dan ötede yalın ve doğal bir eleştiri niteliğindedir. Burada Halk Ozanı eleştiri getirirken hiçbir kişi ve kurumun arkasına sığınmadan ve çehresine de biçimsizleştirici maske takmadan Halk’ın bir ozanı olarak sazını âdeta inletir:

Celâlî:

Devlet hazinesin kökten

Soyan insanlar utansın

Vatan evladına yoktan

Kıyan insanlar utansın’

2001 ekonomik buhranına yönelik getirilen bu eleştirilere Çağlarî’nin atışması ise başlı başına çoklu-çoğul anlama gelebilecek düzeyde düşündürücü imlemeler barındırır:

Çağlarî:

Sahtekâra yalancıya

Uyan insanlar utansın

İyiyi, kötü yerine

Koyan insanlar utansın’

Bu durumda Cemal Süreya’nın ‘Folklor Şiire Düşman’ konusu bağlamında ‘modern şair’ olarak söz aldığı ve fazlasıyla gürültü koparan yazısı ‘şiirsel-eleştirel hükmünü’ yitirmiş oluyor. Bunun modern içeriklerle yüklü yoğun örneğini de Süleyman Çobanoğlu şiirlerinde görmüştük zaten. Yani Folklorun şairin yaratıcı yeteneğini öldürmediğini bu örnekler-alıntılar üzerinden pekâlâ okuyabiliriz.

Sonuç ya da ‘Çetleşme yuva yıkıyor’

Dem Meclisi’ndeki şiirlerin bugünün dünyasına bakan pencerelerinin hangi anlamları ihtiva ettiğine yönelik sorduğumuz sorunun cevabını yukarıda kısmen verdik, şimdiyse cevabımızı hitama erdirelim:

20 Aralık 2002 tarihli türkü kayıtlarında Çağlarî ile Celâlî’nin bir nesne olarak bilgisayarı ve bu nesnenin yaşadığımız toplumsal coğrafyaya nüfuzunu konu edinen atışmaları, modernlikle koşullu günümüz insanı için de düşündürücü yorumlara yol açabilecek bir konu zenginliğini içinde barındırır.

Söz konusu nesnenin yaygınlık oranına bağlı olarak bir ‘sorun tespiti’ ile başlıyor atışma:

‘Çağımızın son icadı

Kullarda bilgisayar var

Genç, ihtiyar, kadın, erkek

Ellerde bilgisayar var’

Var olan ve yaygınlaşan tekno-kültürel alet karşısında büyülenen bir Halk Ozanı’nın bakışı değildir bu. ‘Bir barbar’ın bakışı gibi nesneye yabancılaşan bir ele alış söz konusudur burada. Benimseyici ve özümseyici bir bakış olduğunu da söyleyemeyiz. Çağlarî sorunu tespit ediyor, Celâlî de bu sorunun açılımını sunuyor bir bakıma:

Hem şehirde hem köyde

İllerde bilgisayar var

Köle de, ağa da, bey de

Dillerde bilgisayar var’

Üçüncü kıtada bu büyülü nesnenin özellikleri sıralanıyor, mekândaki muhataplara: burada bir mısra var ki bugün artık olağan hale gelmiş olan ve toplumsal yaraya seçik bir dil ve söyleyişle işaret ettiğini düşündüğüm ‘çetleşme’ olayını yalın bir gerçeklik olarak okurun göz erimine yerleştiriyor Ozan; ‘çetleşme yuva yıkıyor’ mısraıdır bu. Medyada, tv’lerde, gazetelerde bir zaman yoğun tanık olduğumuz aile içi bir soruna işaret ediyor bu mısra ve bize, biz yeni nesil edebiyatçılar topluluğuna derin anlamlar demetinin zengin gerçeğini armağan ediyor, kıtanın tamamını alalım buraya:

‘Hoş baksan bilgi akıyor

Ne konu desen çakıyor

Çetleşme yuva yıkıyor

Fellerde bilgisayar var’

Yukarıda ‘bir barbar’ın Batıda üretilmiş bir nesneye yabancılaşan bakışından bahsetmiştik; Çağlarî ve Celâlî bu kez son kıtalarda bilgisayara yönelik ‘öteleyici’ bir bakış getiriyorlar. Değme modern şairde yoktur bu bakış. Modern biçimci-deneysel şaire sorarsanız bilgisayar artık olağan, hayatımızdan bir akıştır. Birçok değeri feda eden, silip süpüren, götüren bir akıştır bu. Bu durumda pekâlâ bilgisayarın şiiri bile yazılabilir. Ve onun hiç de metinsel-yapay bir şiirsel işlem olduğundan bahis açılmaz vs.

‘Bir barbar’ın öteleyici bakışına örneklik teşkil etmesi bakımından söz konusu türkü kayıtlarının son iki kıtasını, doğallığa ve barbarlığa özlemle alıntılayarak yazımızı hitama erdirmek, hangi özleri ve ne tip değerleri yitirdiğimizin de somut bir delili olsun diyorum.

Özlemle, öze çekerek:

‘Çağlarî der; dostum kaçma

Bilgisayarı hiç açma

Biri doğru biri saçma

Dallarda bilgisayar var’

‘Celal netsin bilmeyende

Alan pişman almayan da

Bulan pişman bulmayan da

Yıllarda bilgisayar var’

Bilgisayar hâlâ var…

http://www.kitapyurdu.com/kitap/dem-meclisi/429808.html

 

 ________

(*) Şair-Eleştirmen   

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here