Geyve’den Pamukova’ya Gürbüzleşen Çocukluk | Mustafa Nurullah Celep | Hayatın İçinden

0
218

Mustafa Nurullah CELEP*

GEYVE’DEN PAMUKOVA’YA GÜRBÜZLEŞEN ÇOCUKLUK:

İZLER, İZLEKLER, MEKÂNLAR

Tohum bırakan lahuti eda: Umurbey’de ahşap evde çınlayan ezan sesleri

 Geyve, Sakarya’nın güneyine kurulmuş, Cumhuriyet tarihi içinde zamanın katı hükmüne direnen en köklü ilçelerinden biri. Anadolu’daki Türkleşme ve iskân girişimlerinden sonra bir müddet Bizans yönetiminde kalmış, Osmanlılar zamanında biz Türkler Geyve’yi ve ilçe yaşamını, eski ama manen eskimeyen yapıları ve anlamlı gelenekleriyle bir İslam beldesi olarak Cumhuriyete, Milli Mücadeleye ve bugüne dek devam ettirmişiz.

Çocukluğumun Umurbey’ini Merhum Babamın İmamlık vazifesi gereği 10 yıl bu köyde yaşadım.       

Bu köyde tanığı olduğum ve yaşadığım hatıralar bu gün de tazeliğini koruyor. Umurbey ilçeden 5 km uzaklıkta, civar köylere nazaran geniş bir vadiye kurulu, tarihi yapıları köhnemeye yüz tutmuş, nispeten kalabalık ve zengin bir köydü. Eli sıkı ama çalışkan köylülerdi Umurbeyliler. Derdimizi paylaştığımız, sıkı fıkı olduğumuz komşumuz bir Melahat Yenge vardı, köylü şivesiyle ‘melâ yenge’ derdik biz ona. Güler yüzlü ve cömertti. Eski marka bir televizyonu vardı Melahat Yengenin. Dünyayla tek bağlantımız, evimizdeki büyük radyolu teyp, Melahat Yengelerde izlediğimiz Dünya Kupası maçları ve çocukluğumuzun vazgeçilmez kahramanları Kara Şimşek ve ‘Himen’di. Gölgelerin gücü adına ‘Himen’ başlıyordu artık. Kara Şimşek’te heyecan doruktaydı. ‘Gulit’ uzun saçlarıyla yine çalım atacak, ‘Vanbesten’ ve ‘Pirekazi’ 35 metreden golü 90’a takacaktı. Şeytan Rıdvan ve Tanju’yu da unutmamak gerekiyor elbette. Tanju’nun yılın golü seçilen ‘rovaşota’yla attığı gol unutulmazdı tabi. File bekçisi ‘Şumayer’, ender goller kurtaracaktı kalesinde.

Seslerin seslerle çoğaldığı yıllardı.

Babamın görev yaptığı camiin hemen karşısında Kur’an ve ezan seslerinin çınladığı tahtadan ahşap bir evimiz vardı. İsmail Biçer’li Abdussamet’li yıllar diyebilirsiniz kısaca. Evimizde sesler büyüdükçe büyürdü, avazımız çıkıncaya kadar bağırır, hep birden ezan okurduk. Cami avlusundaki Kur’an Kursunda Kur’an ve Elifba öğrenir, makam-okuyuş biçimi- kapmaya çalışırdık Babamızdan. İsmail Biçer’i taklit eder, yüksek sesle Babamızın biz çocuklara ezberletmeye çalıştığı 32 Farz cümlelerini tekrar ederdik.

Çocukluk tutkularımız da vardı elbette, radyodan ince bir dikkatle dinlediğimiz Türkiye Kupası ve lig maçları, ağabeylerimin ve benim vazgeçilmezlerimizdendi. Tutkularımızdan ve çocukluk oyunlarımızdan biri de cami avlusunda ihtiyarlardan gizlice oynadığımız maçlar-bastonla kovalanmamak için birçoğumuz çareyi kaçmakta bulurduk- ve Harman Mahallesi’nde köylü gençlerle bir araya gelip gerçekleşen mahalle müsabakalarıydı. Maçların favorisi atletik ve kıvrak yapılı Yahya Ağabeyim olurdu. Yahya Ağabeyimin girdiği maçlar, karşı takıma moralmen mağlup bir hava katardı. ‘Yılan’ lakabıyla atmadığı çalım, yapmadığı cambazlık, bozmadık moral bırakmazdı. ‘Yılan’ girmişse takıma baştan kaybettik demekti bu. Kızdığı, sinirlendiği zamanlarda çalım ata ata kalenin önüne kadar gelir, inanın, golünü atar geçerdi yerine. Maçlarda Ağabeyime çelme takmak, köylü gençlerin modasıydı artık. ‘Yılan’ı başka türlü durdurmak ne mümkündü ne de bunun başka bir yolu vardı. Sakatlanmak da Ağabeyimin modasıydı diyebilirim. Maç sonrası sakatlanmadığı günlerin sayısı azdı.

Ağabeyimde spor tutkusu bir ömür sürecek, iyiliklerle dolu hayatını biçimlendirecekti.

Dertliydi Annem, Babam idealistti. Köy yetmezdi Babama, yetmeyecekti.

Mutlu ama korkunun kendini iyice hissettirdiği çocukluk yıllarıydı.

Köylüler tarladan avlanmış ördeklerle dönerler, biz çocuklar okulda yiyeceğimiz dayağın korkusuyla büyürdük. Dibek taşında tokmaklar vurulur, arkadaşım avcı Ümit’in bana avdan bir güvercin getireceği ümidiyle yaşardım. İbrahim’le ambarda küspe yer, çalılıklarda salyangoz avlardık. Okulda dayakçı Kadir Öğretmenin dayağından bir şekilde kurtulmuştuk ne de olsa. Atmacayla, kuş lastiğiyle fethettiğimiz dağlar bizim, çalılıklarda topladığımız sülükler çingenelerindi. Sülükleri çingenelere satıp para kazanacaktık güya.

Dertliydi Annem dedim, Annemden sonra tüm kahrımızı Ablam çekerdi. Annem olsa da olmasa da çamaşırlarımızı Ablam yıkar, kurutur, asar, yapamadığımız ödevleri Ablam tamamlardı. Defter ve kitaplarımızı o kaplar, kurşun, tahta kalemlerimizin ucunu o sivriltir, okul malzemelerini çantamıza o yerleştirir, önlüğümüzü yıkayıp o düzenler, okula gönderirdi.

Yılgınlık yoktu Ablamın hayatında, hırs, çaba ve gayret onun da bir ömür hayatını biçimlendirecekti.

Ali Ağabeyim, Galatasaray tutkusuyla zarif, kibar bir genç olarak büyüdü.

Babamın idealist gözünde Kara Şimşek havayla cıvaydı, köy yetmezdi babama, yetmeyecekti.

Kardeşim Eyyüp Sultan, Ağabeyim Mahmut Sami ve ben, Kara Şimşek’in, ‘Himen’ ve ‘Gulit’in gülünüp geçilecek bir hatıra olacağını çok sonraları anlayacaktık.

Mahmut Sami Ağabeyimin ustalıklı top çevirişini hatırlayacaktım, gülünüp geçilemeyen şeyler olarak.

Ali Ağabeyimin ünlü futbolcuların fotoğraflarını biriktirdiği defteri hatırlayacak, Pazar günleri babam ilçeye giderken peşinden döktüğümüz gözyaşlarını, Humeyni öldüğünde Sinan’ın babasındaki üzüntüyü, Melahat Yengenin evinin yanışını, çocukluk arkadaşım Niyazi’nin Babaannesinin ünleyişlerini, teypte çınlayan İsmail Biçer’in tiz sesini, Abdussamet’in Arap makamındaki okuyuşunu, Bâki âleme göç edenlerin ardından Babamın minareden okuduğu sâlâları, Fatma Ablanın annesinin hasta ve bitkin halini, kıtlık günlerinde yağmur dualarını, tabutluktaki tabutları, sürekli atan elektrik trafosunu, ve Babamın köyden taşınmadan önceki son veda hutbesini hep hatırlayacak, hatırlayacaktım.

Kimi sesler kısık da olsa kesilse de yüreğimizin mahzenlerinde çınlamaya devam edecekti.

Pamukova’da sohbet halkalarında

Pamukova-eski adıyla Akhisar-Geyve kadar kökü maziye uzanan, mümbit ve geniş ovası, kahramanlıkla yazgılı geçmişi, cömertliği ve civanmertliği ile İstiklal Harbinde adından ve savaşçılığından söz ettirmiş zamana direniş gösteren eski-yeni yapılarıyla geleneklerin ömre vefa ettiği bir yerleşim yeri.

İlkokul 5. sınıfın son dönemine, Pamukova Merkez İlköğretim Okulunda, taşındığımızın 2. haftası devam ettim. Bir sonraki hafta Kıymetli Hocam Gönül Adamı İrfan Öztürk’ün sohbet-tasavvuf halkalarında buldum benliğimi. 80’li yılların sonu 90’ların başlangıcı idi. İnsanlar arası ilişkilerde samimiyetin-içtenliğin doruk yaptığı yıllardı 90’lar. İlçede her hafta başka bir arkadaşın evinde İrfan Hocamın dizi dibinde Hocamızdan Sami Efendinin ve Musa Efendinin ruha can bahşeden, söze ruh veren sohbetlerini ve kitaplarını okur, dilimize ve aklımıza dünya kaçmamış bedenlerimizle, dünyevileşmenin cazibeli etkilenimlerine kapılanmadan, içtenlikle dinler, derya-yı aşkın ve gönül erlerinin feyz ikliminden nefeslenir, bir sonraki hafta yapılacak olan sohbetin gelişini iple çekerdik.

Sohbetlerde çoğunlukla Mahmut Sami Ağabeyimden İsmail Biçer makamında Kur’an ziyafeti dinler, Babamızın Kur’an okunurkenki gözyaşlarına tanıklık ederdik.

Sabah namazı sonrası Saatçi Osman Ağabeyin dükkânında buluşur, çaylarımızı hazırlar ve ruhumuzun gıdası olan zikir meclisini kurar, mana âleminin sınır tanımayan ledünni atmosferinde kalplerimizi İlahi Aşkla yeşertir, gönüllerimizi beslerdik.

Babam Sultan Derler Onun Adına

Pamukova’nın Elperek Mahallesi yukarı kesiminde bir zamanlar hükümdarlık yapmış, gönül iklimiyle hemhal olduktan sonra dünyadan el etek çekip benliğini Allah’a adamış bir Horasan Büyüğünün kabr-i şerifi vardır: Babam Sultan derler Onun adına. Pamukova’nın tepe kısmında ‘manevi bir rasathane’ hükmünde ilçeye duçar olabilecek maddi-manevi afetlerden ilçeyi emin kılan bir gönül erenidir Babam Sultan.

Çocukluğumda bakımsız bir halde idi Babam Sultan Türbesi. Muradiye Kültür Vakfının öncülüğüyle burası yeniden onarıldı, imar edildi, ihya edildi.  Bu zat-ı mukaddesin ismi verilerek Pamukova’ya Muradiye Kültür Vakfı Babam Sultan Şubesi açıldı, hazretin bu ilçedeki manevi önderliğinin de yolu böylece yeniden açılmış oldu.

Yazın bu türbe bahçesinde bir gönül ereni İrfan Hocamın bize yaşattığı irfanî iklimde sohbetler yapar, kalplerimizin dünyalaşmış yanlarını yontar, lahuti bir âlemin kapılarını zorlar, dünya ve mekân ötesi bir feyz iklimi ve gecesi idrak eder, evlerimize gizlice geri dönerdik.

Yazgımızda Gariplik yazılı imiş: Hafızlık ve sonrası…

 Merhum Babam Hafız Ahmet Celep, kuvvetli bir kurra, Kur’an-ı Kelam sevdalısı idi. Bu fani dünyada en uzun emeli, mahdumlarının ve bilumum öğrencilerinin de ayetlerin ruha nüfuz eden tiz sesleri önünde ve rahle-i tedrisinde kendilerini yetiştirmesidir. Ömürlerini, Kutsi Kelamın açtığı yol üzere vefa ettiği zaman zarfında rıza-yı İlahi için tüketmeleri, ruhlarını Kelamın öz fırınında pişirmeleri, kendileri gibi ‘demir hafız’ olmaları, onların da yeni nesle yeni hafızlar ekleyerek hafız talebeler yetiştirmesi, halkaya yeni halkalar ekleyip Bir Kur’an Hafızları Geleneği oluşturmaktı. Babam hayatı boyunda bu geleneğin inşasına çalıştı.  Hafızlık geleneğinden gelmiş olan Babamın en büyük arzusu yeni neslin de hafız olup hükmüyle amil olan bir Mücadeleci Kuşak olmasıydı.

Yazgımda kutsi bir yazı, bir hüsnü hat olarak ben de ilkokuldan mezun olup İrfan Hocamın ve Babamın da onayını olarak Pamukova’dan İstanbul-Ümraniye Mehmet Akif Ersoy Kur’an Kursuna hafızlık eğitimi almak üzere 20 yıl sürecek bir gurbet yani gariplik yani ki Kur’an ayetlerine ömrümü daha yakın kılmak için yollandım, yol aldım, hal üzere ruhumu ayetlerle eğitmek için doyduğum yerden ruhumun ve kalbimin doyduğu yeni yollara, yeni iklimlere sefer eyledim.

Karapınar’da bir mekteb-i edebiyye

Gurbetlik-Gariplik ruhumda bir öz olarak yaşamaya devam etti.

Gurbette yeni insanlar tanıdım, yeni harfler, yeni kelimeler ekledim hayatıma. Kelimelerin kâğıt üzerindeki dizayn edilişine aşina oldum. Mübtela oldum edebiyata.  Otodidakt bir çalışma tarzıyla zihnimde kelimelerden ve cümlelerden kurulu somut-soyut bir edebiyat mektebi inşa ettim. Karanlığıyla-aydınlığıyla edebi hayatla tanış oldum. Ediplerin türlü zahmet vererek vücuda getirdikleri edebi eserlerle tanış olarak mahiyetleri ve içerdiği unsurlar üzerinde düşündüm. Garipliğimin yazgısı doğrultusunda ebediyete giden yolda edebiyat yolculuğumun acı veren bilgisini ruhumda duyarak-yaşayarak tecrübe ettim. Çocukluğun izlerinden-izleklerinden geçerek Karapınar’da ‘mekteb-i edebiyye’ adını verdiğim edep-edebiyat ve bir ahlak mekânı olarak yaşadığım bu yere, hayatın iğne ucu deliğinden ve derinliğinden geçerek yetişkinliğin diri iklimine vardım. ‘Âlemde bir pir-i fani’ olarak burada, bu küçük yerleşim alanında dünyadan yara almış, dünya ile yaralanmış dünyaya dair kayıtlar düşüp notlar alarak beşeri hal ve etvarımla kelimelerden ve kitaplardan manevi ve cedel yüklü bir iklim inşa ederek ikamet etmekteyim.

Karapınar köyü, Pamukova’ya bağlı, ilçeye 3 km. uzaklıkta, E5 Karayolu üzerinde Mekece-Bilecik hattı güzergâhında Türkmen Yörüklerinin yerleşim yeri olarak belirlediği küçük bir yaşama alanı. Babam bu yaşama alanında bir arsa alıp ahir ömründe başını sokacak bir mesken sahibi olmayı istemiş. Üniversite tahsili gördüğüm 2000’li yılların başlarında bu köyün bulunduğu yolun kıyı kesimine tek katlı ve bereketli bahçesiyle bir ilim ve irfan evi inşa ettik.

Soyut-somut edebiyat ve maneviyat mekteplerinde harflerin ve kelimelerin derinlikli rehberliğinde meşakkatle yol alıp bir gölgelik olan dünya hayatını ve bir serinlik olması için çaba sarf ettiğimiz gençliğimizi türlü enstantanelerle ve esinlerle yaşamaya devam ediyoruz.

Hesaba çekilmeden önceki bu hayatta ruhumuzu ameliyat masasına yatırarak…

 

 (*) Dergilerde şiir ve yazılarımı ilk olarak ‘Mustafa Celep’ ismiyle yayınladım. ‘Nurullah’ kimliğimde kayıtlı ikinci ismimdir. İlk şiirimi ve sonra yazılanları Mustafa Celep ismiyle yayınladığım için bu isim süreklilik arz etti, şiirlerimin yayınlandığı dergilerdeki haliyle kaldı. İkinci ismimin ihtiva ettiği anlamın önemine bugün daha çok ihtimam gösteriyor, ‘Nurullah’ın özümü gürleştiren hususiyetlerinin farkına varıyorum. Mustafa Celep isminde bir değişikliği bugün bu yazıda gerekli görmemin nedenini ‘asl’a rücu’ biçiminde okumak mümkündür.

[“Kalbimizde Bir Mevsim: Sakarya”, Sakarya Kültür Müdürlüğü Yayını, hazırlayan: Fatma Çolak]

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here