Öykücü Behçet Ulaş Alıcıoğlu’nun taptaze öyküleri ilk defa Eleştiri Haber’de yayınlanıyor

0
598
Behçet Ulaş Alıcıoğlu

BEHÇET ULAŞ ALICIOĞLU

SÜT KOKUSU

Çamaşırlardan süzülen köpüklü sular önce leğene sonra banyonun giderine doğru salına salına akarken gözüm kapının önünde duran Duman’a takıldı. Çakır gözleriyle köpüklü suları takip ediyor, kuyruğunu iki yana sallayarak oyun yapıyordu. Tam beş yıldır yanımızda yaşamasına rağmen kimse “Postun kirlenmiş, çıkartıp yenisini giy.” dememişti. Ne kadar uğraşırsam uğraşayım kapının önünden gitmedi. Su sanki akara değil de kendine akıyormuş gibi hareketler yapmaya devam ediyordu. Duman’ın köpüklü suya karşı mırlaması devam ederken, ben de son kalan çamaşırları makineye atıp mutfağa geçtikten sonra, süt tenceresini ocağa koyup nihayet pencere kenarına, babamın saksı koymamız için ek olarak yaptığı geniş beton zemine oturarak, küçük bahçemize ektiğim begonyaları seyretmeye başladım. Akşam olup da kapımızın önündeki sokak lambası yandığı zaman begonyalarımın sarı ve beyaz yaprakları gece süsleri gibi parlardı.

Eski zamanlardan kalma geniş avlulu bahçenin içinde, toprak damlı küçük evin sahibi Döngel teyze de benim gibi pencere kenarına oturmuş, bahçesindeki dut ağacını seyrediyordu. Ağaçtan dökülüp ezilen dutlar bahçenin içini zift gibi simsiyah etmişti. Muhtemelen mutfağında masanın üstünde yine ekmek kırıntıları ve bitirilmeyi bekleyen yarım kalmış çayı vardı.

Döngel teyzenin tüm hayat damarları bundan beş sene önce çocukları Avrupa’ya gidince kesilmişti. Torunlarına kurduğu salıncak, ağacın geniş kollarında boş boş sallanıyordu. Bahçe duvarları sessizliğin solgun rengini taşıyordu. Duvarın köşesinde, ekmek yapmak için kurulmuş ocağın isinden başka bir şey kalmamıştı. Ekmekler kapımıza gelmezden evvelki zamanlarda, annemler bu ocakta ekmek yapıp is içinde kaldıklarında, biz de bahçenin bize tahsis edilen kısmında oyun oynar, pişen sıkmaların, böreklerin daha dumanı üstünden kalkmadan yerdik. Havaya yayılan ekmek kokusu, benliğimize o kadar sinmiş ki, şimdi bile bir yerde ocak tütse, çocukluğumuzun parıltılı izleri canlı vücut gibi dolanır, belik örgülü, çiçek şalvarlı, al yazmalı kızların atlaya zıplaya koşuşturmaları, ip atlarken bağrışmaları, tekerleme söylerkenki cıvıldaşmaları gözümüzün önünden gitmezdi.

Duvarın hemen yanına çekilmiş tel örgülerin arkasındaki büyük çınar ağacının altında, cılız yüzlü iki kız, kendi hayatlarından çaldıkları renkleri, ince uzun parmaklarının marifetiyle kanaviçeye işliyor, gül, yaprak ve kuş motifleri yaparak dudaklarındaki yarım kalmış gülüşleri tamamlamaya çalışıyorlardı. Malum kız beşikteyse, çeyiz eşikteydi. Kanaviçeler, dertleri dumanlar gibi gökyüzüne salınmış bu kızların belki de tek dert ortaklarıydı. “Nasılsınız?” sorusuna devamlı kısa ve utangaç cevaplar vererek geçiştiren kızlar, içlerini bu motiflere döküyordu.

Naime de böyleydi. Aramızda en güzel kanaviçeyi o işlerdi. O incecik parmaklarıyla işleyemediği motif yoktu. Kendi de işlenmiş motif kadar güzeldi. Sarı saçlı, mavi gözlü, üzerine çil serpilmiş burnu hafif dikti. Güldüğü zaman çıkan gamzeleri, dünyanın keşfetmediği bir derinliğe götürürdü insanı.

Bazı geceler bahçemizdeki süs havuzunun etrafında oturup sohbet eder, mahrem konularımızı fısıldar sonra susardık. Havuzun kenarında duran söğüdün sivri uçlu ince yaprakları suyu kontrol ediyormuşcasına suya batıp batıp çıkardı. Su şırıltısını bastıran cırcır böceklerinin sesleri bir o yandan bir bu yandan üzerimize çökmeye başladığında Naime başını hafifçe aya doğru kaldırıp derin nefes aldıktan sonra türkü söylemeye başlardı;

“Akşam olur karanlığa kalırsın / Derin derin sevdalara dalarsın / Oy gelin gelin, sevdalı gelin/ Öldürdün beni ..”

Yüzüne vuran ay ışığı tenini daha bir parlatır, karanlığı yırtan pürüzsüz sesi içimizdeki yangını daha da alevlendirirdi..

Babaannem “İnsanın kaderi güzel olsun” der hep. Naime’den iki senedir haber alamıyorum. Halk eğitim kursu için gittiği ilçede, bir oğlana kaçmış dediler.

Burada dedikodu “Benden duymuş olma” ile başlardı. Naime’nin ne çok “Benden duymuş olma”sı vardı sayamadım.

İçimdeki kahve yapma isteğine uyup, pencere kenarından fincanların dizili olduğu rafa doğru kalkmıştım ki babaannemin sesi yükseldi. Hemencecik yanına gidip odanın kapısını usulca ittim. Başında solgun mavi yazması, elinde sarı çiçekli mor patiğiyle elektrikli sobanın yanında oturuyordu. Mahcup gözlerle elindeki patiği bana doğru uzattı, eğilip patiğini giydirdim. Çok üşürdü babaannem. Sobayı söküp, kurumlarını dışarıda temizledikten sonra, borularını güzelce gazeteye sarıp kaldırdığımızdan bu yana babama tavır almıştı. “Daha bir ayı var soba kaldırmanın” diyordu, “Erkenden kaldırmanın ne alemi vardı” diye ekleyip içleniyordu. Yine aynı sözlerle söylenip yatak odasına, namaz kılmaya gitti. Elinde baston olarak kullandığı dişbudak ağacının dalından yapılma değneği vardı. Babaannem kalkar kalkmaz hemencecik kalktığı kırlente oturdum. Gözlerim dışardaki kavak ağaçlarına takıldı. Yan yana dizilmiş onlarca kavak ağacı, rüzgarın hafif hafif esmesiyle dallarını bir o yana bir bu yana sallayarak dans ediyordu. Sallandıkça dallarındaki pamukçuklar gökyüzüne savrulup, yeryüzüne kar taneleri gibi düşüyordu. Gece odama çekilip, ışıkları söndürdükten sonra kavak ağaçlarından gelen sesleri dinlerdim. Birbirine vuran yapraklara, ötüşen baykuşların sesi karıştığı zaman, yorganı gözlerimin üzerine çekip saklanırdım. Korkumu yatağın içinde oturup binlik tespihini çeken babaannemin “Hasbinallah ve nimel vekil” zikri yatıştırırdı.

Havada gezinen pamukçukları seyrederken aklıma yine o geldi. Şimdi ne yapıyordu acaba? Gözlerim seğirmeye başladı. Zaten aklıma ne zaman gelse gözlerim seğirirdi. İlk göz göze geldiğimizde nasıl da şaşkın şaşkın bakışmıştık. İleriki zamanlarda bu şaşkınlık yarenliğe dönüştü. Etraftakilerin dikkatini çekecek kadar değildi bu yarenlik.. Gözden göze , kalpten kalbe ama illa ki gözden uzaktaydı. Daha dile dökülen bir cümle olamamıştık. O ne zaman evin yakına gelip işe koyulsa, ben hemen bahçeye çamaşır sermeye çıkardım. Islak çamaşırlar daha vücuduma değmeden, içimi bir titreme alırdı. Kömür gözlerini gözlerime diktiğinde karanlığında kaybolurdum. Çoktandır gönlümün onda olduğunu anlamıştı anlamasına ama korkuyordu. Ben de korkuyordum. Ne de olsa o Tahtacılardan Haydar’dı. Yiğit, mert, yakışıklıydı ama Tahtacıydı işte. Boynuna taktığı Zülfikar’ın aynısı kolunda dövme olarak duruyordu. Bense Hacı İsmail’in kızı Aişe. Hiç bu kadar ıssızlaşmamıştım bu evde. Naime kadar da güçlü değildim, kimsenin dediğine aldırış etmeden kaçıp gideyim. Benim imtihanım başkalarına ibret olarak gösterilmemeliydi. Babamın alnına bir iz olarak düşmemeliydim. Haydar’ın kolundaki kılıç, o halde, benden başka kimi öldürebilirdi ?

Süt kokusu.. Yerimden telaşla kalkarak süt tenceresinin yanına koştum. Süt kabarabildiği kadar kabarmış, tencereden taşarak köpüklerini ocağın üzerine yaymıştı. Ocağın üstü dantelli beyaz bir örtüyle kaplamış gibiydi. Benim suçum muydu, sütü ocakta unutup taşırmak? Zaten bu gelenek değil miydi? Süt unutulur, taşar ve sonra taşan yerler silinirdi. En azından süt, halıya dökülen çay gibi değildi. Halı, çayı bir çırpıda emer, bıraktığı iz çiçek motifi gibi halının köşesinde kalırdı. İzler böyledir bir türlü geçmezler.

Babamın alnına bir iz olarak düşmemeliydim.

Benim imtihanım başkalarına ibret olarak gösterilmemeliydi.

Haydar’ın kolundaki kılıç, o halde, benden başka kimi öldürebilirdi ?

Behçet Ulaş Alıcıoğlu Kimdir?

29 Ağustos 1980 Ankara doğumlu. İlk, orta, lise ve üniversite yıllarını Mersin’de geçirdi. Mersin Üniversite Turizm İşletme bölümünü okuduktan sonra memur olarak göreve başladı. Üniversite boyunca Mersin’deki sivil toplum kuruluşlarıyla birlikte çalıştı. 2005 yılında kendisinin gelişim aşamasında katkısı olan insanların kurduğu Anadolu Platformu içinde yer alan Akdeniz Eğitim Sağlık ve Yardımlaşma Derneği bünyesinde faaliyetlerde bulundu. Dernek kapsamında çıkan Daktilo dergisinde yazdı. Mat Kitap’tan ilk öykü kitabı olan “Güzel Susuşların Adamı”nı yayınladı.(Ekim 2017) Öyküleri ilk defa ulusal ve uluslararası düzeyde www.elestirihaber.com ‘ da yayınlanıyor.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here