“Geçmişin Büyüklüğünü Savunuyorum” | Ali Asker Barut | Poetik Kültür

0
382
Ali Asker Barut
"Geçmişin Büyüklüğünü Savunuyorum"

“GEÇMİŞİN BÜYÜKLÜĞÜNÜ SAVUNUYORUM”

Ali Asker Barut

Behçet Necatigil, 28 Temmuz 1970’de Yeni Gazete’de kendisiyle yapılan bir söyleşide can acıtıcı, can acıtıcı olduğu kadar da biraz bir çekingen bir cümle kurar. Der ki: “Geşmişin büyüklüğünü savunuyorum. İlle de bunları konuşmalarla tahkim mi edeyim. Kendi anadilimden kopmuşluğa, yabancılaşmaya bir tepkidir bu.” Aslında hem üniversitede bir hoca olarak hem şair olarak kurduğu yoğun hüzünlü bir cümle, bana çekingen gelmesindeki sebeb, ağzından çıktığı haliyle kalması, yani ne önceden bu cümle için bir hazırlık vardır ne de sonradan gelen cümlenin ileri sürdüğü bu düşünceyle bir bağlantısı. Çekingen diyorum, çünkü kurduğu cümleyi ne açar ne de bununla ne demek istediğini devamında gelen cümlede söyler. Ağzından, canından kaçmış bir cümledir, sanki.

Söyleşiyi gerçekleştiren Kâmuran Şipal’den bir hamle bekliyor insan tam burda, “Hocam bu ‘anadilimden kopmuşluğu’ biraz açar mısınız? Tam nedir meraminiz” diye, ama nafile! Şipal, kafasında bu cümleyi anlamış olması mıdır sebeb üstünde durmaz, kurcalamaya değer bulmaz belki de cümleyi. İki kişinin bildiği bir gerçek, gerçekliği hakkında üzerinde hemfikir oldukları normal bir konuymuş gibi söylenip geçiliyor.

“Geçmişin büyüklüğünü savunuyorum. İlle de bunları konuşmalarla tahkim mi edeyim. Kendi anadilimden kopmuşluğa, yabancılaşmaya bir tepkidir bu.” Anadilden kopmuşluğu geçmişin büyüklüğü ile birlikte düşününce altı çizilen “anadilin” bugün konuştuğumuz Türkçe olmadığı aşikâr. Anadilden kast edilen, Şeyh Galib’in, Necâtî’nin, Bâki’nin, Fuzûlî’nın dilidir, bu büyük divan şairlerinin içinde yetiştiği 600 yıllık bir imparatorluğun dilidir.

100 yılını doldurmamış Cumhuriyet, 600 yıllık bir geçmişi olan bir imparatorluğun yanında dünkü çocuk sayılır. Bugün büyük bir heves ile şevk ile sahiplenilmeye, yeniden benimsenmeye çalışılan 600 yıllık bir geleneğin bir dilin, o dilin o geleneğin büyük iz sürücüleri yani bilim, edebiyat ve sanat dallarındaki adamları, şairleri için bir sabah “bıçakla kesilmiş gibi” birden yok demek ne feci. Bir dönemin görmezden gelinmesi yokmuş gibi davranılması ile hızlandırılan bir kopuş böyle başlatılıyor. Cumhuriyeti bu 600 yıllık bir gelenekten kopuşun eşiği kabul edersek o eşiğin obür tarafında bulunan düne ait (ah Yahya Kemal, ah Mehmet Akif Ersoy ah) şair ve yazarlarının suskunluğu, yeni dönem şair ve yazarlarının ise bu kopuşla gelen büyük sarsıntı ve üzüntüsü içinde bir içe atmayı yaşamaya başlar ki sözünü bilen bir edebiyattan sözünü, ne diyeceğini nasıl diyeceğini bilmez durumdaki edebiyata böyle gelinir. Cumhuriyet dönemi içinde verilen edebi ürünleri, edebi, sanatsal ürün görmek saymaktansa yeni bir sistemin yukardan aşağıya kabul ettirilmesi çalışmasının ürünleri olarak görmek, bir ülkeye giydirilen yeni ideolojinin kalem ürünleri demek daha doğru olur.

600 yıllık bir gelenekten bir “anadil”den kopuşun başarılı olması için ülke genelinde özellikle kanaat önderlerinin, din bilginlerinin seçilmesi, (Dersim özelinde ise pîrlerin, seyidlerin, ve  rayberlerin) onların üzerine gidilmesi, baskıyla sindirilemeyenlerin, bulunmuş uydurulmuş gerekçelerle (Bkz. Necip Fazıl Kısakürek’in Son Devrin Din Mazlumları bunun çarpıcı örnekleri ile doludur) öldürülmeleri, ipe çekilmelerine kadar gelen acı süreç tarihin hafızalarındadır.

Necip Fazıl, önünde durduğu ve açtığı bu pencerede gerçeği ayan beyan görür ve ogün de bugün de Dersim olayının gerekçesi olarak kimsenin ağzına almaya dahi cesaret edemediğini der: “Dayandığı tek sebep de birtakım asâyişsizlik ve itaatsizlik bahanesi altında, bütün Doğu Anadolu’yu kapsayıcı olarak, o mıntıkanın bir türlü sulandırılamayan koyu İslâmi rengidir.”

Ne acıdır! Necip Fazıl’ın fikirleri ile milliyetçiliklerini tarif edenler, maneviyatlarını, ruh çerçevesini onun maneviyata bakış ve anlayışı ile çizenler geçmişte yapılanları bırakın Necip Fazıl gibi korkusuzca söylemeyi, anlamak için bile cesaret edemezler ve Necip Fazıl’ın o kitabını (Son Devrin Din Mazlumları) biraz da “üstada kızgın” yok hükmünde sayarlar.

Yani ezcümle şudur: “Muassır Medeniyet”, “modernizm”, “yenileşme” gibi kavramlar altında 600 yıllık bir koca gelenek bir koca dil bırakılmıştır. Ve o dilin edebiyatı o dilin şiiri bırakılmıştır. Kulak verilirse her şeye şahid bu gökkubbe, bu kopuşa direnenlerin masum hikayelerini yine onların masum sesleri ile yankılatır durur arada hâlâ!

***

Meğer sözü Behçet Necatigil açtı yine o kapatsın bir söz ile bu yazıyı. “İdeolojinin olacağı yerde şiirin olacağını sanmıyorum.”

Aynı şekilde milliyetçiliğin olduğu yerde de şiirin olacağını sanmıyorum ben. Şair “Türk şairim” deyince iki misli artar mı mesela şiirinin değeri, ya da bir şair “Kürdüm” deyince azalır mı, yitirir mi kıymetinden şiiri. Bir kimlik bir başka kimlik üzerinde baskın olarak, bir baskı aracı olarak dillendiriliyor, başka kimliği, kimlikleri horgörme ezme aracına dönüşüyor ve dönüştürülüyorsa artık konuşan kimlik değil o kimliğin ideolojisi olur. “Müslümanım”, “Türküm” gibi sıfatlar mesela çoğunluğu Türk olan ve yüzde 99’unun Müslüman olduğu bir ülkede üstüne basa basa ifade ediliyorsa bu şiddetten bu saldırıdan şiir de şair de sağ çıkamaz. Bu dili Türkiyede ilk kullanan şair İsmet Özel’dir. Özel’in “Ben Müslüman bir şairim” ifadesi bir dönem için prim yapsa da uzun vadede en büyük zararı Özel’in şiirine verdi. Diğer şairler kendi Müslümanlıklarının sorgulandığı ve bir saldırı karşısında oldukları duygu ve hissini alarak bu sözlerden alındılar doğal olarak.

Bütün ideolojilerin dışında, bütün ideolojilerin üstünde bir yeri vardır, olmalıdır şairin.

İnsani bütün değerlerin, insanı insan yapan bütün kıymetlerin çiğnendiği hiçe sayıldığı büyük zalimlikler büyük zulüm dönemlerinde vicdanın, merhametin yerine geçer şair. Bir ideolojinin bir dar grubun dışına çıkmaz çıkaramazsa kendini şair, vicdanı, sadece o grup o ideolojinin tarafları için konuşan bir vicdan olur.

Dünden de biliriz ki herkes için ortak sızlayan bir vicdanın adıdır oysa şair.

***

Bir içerlemedir son zamanlarda gidiyor bende. Artık çağa da çağdaşlarıma da içerliyorum.

Geçmişine sırt çevirmiş dilimize içerliyorum.

İçinde bulunduğumuz kültürel, dinsel zenginliğimize şükredecekken bunun zehir edilmesine içerliyorum.

Geçmiş ile bugün arasında bir köprü olması gerekirken 600 yıllık bir gelenek ile bir dil ile bağın koparılarak bu topraklarda köksüz bir ağaç gibi bırakılmamıza içerliyorum

Cumhuriyet “Geçmişin büyüklüğünü” sahiplenecek ordan gür, güpgür kök salacakken, geçmişin büyüklüğüne yüz vermeyip sırt çevirmesine içerliyorum.

Bir sav: Eğer türlü bahaneler sudan sebeblerle gelenek ile anadil ile bağ koparılmamış olsaydı, bugün Arapçadan, Farsçadan, Osmanlıcadan kelimeler barındıran bu toprağın bu medeniyetin kadim dillerinden Kürtçe ile bu kadar mesafe girmemiş, konulmamış olacaktı Türkçe ile arasına, aramıza.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here