Fatih Çodur’ın “İniş Göğü” Adlı Öyküler Toplamı Üzerine Yazdık | Mustafa Nurullah Celep | Eleştiri

0
247

Mustafa Nurullah Celep

HİÇ’İM, KİRLİYİM, YALNIZIM, KARANLIĞIM

FATİH ÇODUR’UN “İNİŞ GÖĞÜ” ADLI ÖYKÜLER TOPLAMINDA BOŞLUĞUN VEÇHELERİ

“İniş Göğü”(*), ruhunun göğüne s/inmiş bir yazarın içindeki boşluk hislerini anlamlandırma arayışıyla şekillenen öykülerden oluşuyor. Fatih Çodur, soyut bir öykücü kimliğiyle daha doğru bir deyişle hüviyetsiz bir anlatıcının bakış açısıyla (acısıyla mı demeliydim) yazıyor öykülerini daha çok. Bir kimlik, bir kendilik olamamış, boşlukta konuşan, hiçliğin diliyle dillenen, bazen bir nesne hüviyetinde bazen de öteki-anlatıcı kimliğinde etrafını, dünyayı, karşı cinsi, hayatın anlamsızlığını, nesnelerin beyhude duruşlarını bir öykü-anlatı formunda aktaran bir anlatıcıdır bu.

İniş Göğü, hayattaki boşluğun/anlamsızlığın farkına varmış bir öykü kişisinin ruhundaki pazarda hayat ve insanla, dünya ve eşya ile karşılaşmalarından oluşuyor…

Boşluğun birinci veçhesi: Yalnızlık

İniş Göğü’nün öykü kişileri, insan yalnızlığının trajik anlamının kök ruhuna varmış dramatik kişilerdir daha çok. “Zehra ben var ya, çok yalnızım…” diyen öykü kişisi aslında-esasında kendi varoluşunun derin anlamına ulaşabilmiş bir bilinçle konuştuğu gibi trajik yalnızlığın sonsuz ve sonuçsuz ikliminde sevgi talep eden bir duygudaşlık haliyle de konuşur. Dramatik bir yalnızlıktır bu. Kendi başkalaşmış tabiatının farkında bir ruhun boşluğundan/kıyısından konuşur aynı cihette.

Yalnızlık iyidir evet, ama bu yalnızlığın en aşırı boyutu olan “yapayalnızlık” yasaklanmıştır:

“Yapayalnızlık, evet…

Unutma; yalnızlık iyi de yapayalnızlık haramdır Zehra…” (s.38)

Boşluğun ikinci veçhesi: Gitmek

Boşluğun derin anlamına varmış öykü kişisi, “tutunduğu yerden kanamamak” için çareyi gitmekte bulur. Nereye mi? Boşluğa. Bir tren nereye giderse oraya. Amaçsız, idealsiz, hedefsiz bir gidiştir bu. Çünkü:

“Her insan gitmek ister bir gün. Nereye gideceğini bilmese de ister bunu. Çünkü sinsi bir yılan gibi çöreklenir içe gitmek. Bir aslanın avını beklediği gibi pusuda, öyle aç, öyle sabırlı bekler kurbanını. Ya kalıp yem olacaksın ona, ya gidip… Gittim.” (s.41)

Burada aslan da yılan da pusu da “dünya ile sınırlanmışlık”tır. Hayatın var olan katı kurallarından bir kaçış, bir özgürlük talebidir gitmek. Gitmek olsun da neresi olursa olsun. Öykü kişisi bunalmıştır. Çözümü gitmekte bulur. Giderken bütün fiilleri, eylemleri, davranışları bilumum hayatın her edimini bahçeye gömerek gidecektir. Bir boşluktan bir boşluğa yani kendine yönelen bir gidiştir bu. İnsanın kendiliğindeki boşluklara bir gidiştir. Çevrimsel, döngüsel bir gidiş…

“Gitmek için sakladığım son nefesimi verdim ona. Yapıştığı yakamdan tutup kapının ardındaki karanlık ve korkulu boşluğa çekti beni. Ve gittim.

Son trenler nereye gider? Son trenler nereye giderse… Oraya. Gittim.” (s.43)

Boşluğun üçüncü veçhesi: Hiç Bilinci

Fatih Çodur, çoğun gerçeklik ile kurmaca, bilinç ile boşluk arasındaki bir sarkaçta yazıyor öykülerini. Bazı öykülerde bilinçaltı ve gerçekliğin sarmal bir alaşımda sunulduğu deyim yerindeyse bilinç akışı bir tekniğin karmaşık ve boşluksu iç dökümüne tanıklık ederiz. Öyle öyküler okuruz ki öykü kişisi bir ‘kişi’ olmaktan ötede bir nesne daha doğrusu bir nesnenin bilincidir. Bir nesnenin kaybolmuş, yitik bilinci… Bir hiçliğin bilincidir konuşan. Boşluklar konuşur, dile-ifadeye kavuşur. İnsan kendi olmaktan çıkmış bir nesnenin kişilik alanına girmiştir. Nesnelerdir konuşan. Biz buna “teşhis” diyoruz. Nesnenin şahıslaştırılmasıdır bu. Bir kişi kimliğine bürünmesidir. Özne-burada öykü kişisi- başkalaşmış, ötekileşmiştir artık. Kendine, ruhuna, tabiatına, insana ve dünyaya, hayata yabancılaşmıştır. “Kendi-lik” olmaktan çıkmıştır da diyebiliriz. Bu da bir anlamda öykü yazımında empatik bir yetenek kazanmaktır. Kendiliğini bir başkasının veya bir nesnenin yerine koymak… Başka bir insan olarak duymak, yaşamak, hissetmek, bir nesne olarak üzülmek, bir nesnenin hâlinden, ahvâlinden anlamak veya… Ben’ini başkasının yerine ikame etmek diyelim. Gerçeğin çölünde gayb’olmuş bir öteki-ben.

“Oldun!” diyor bana.

“Ne idim ki?”

“Nokta.”

“Ne oldum peki?”

“Hiç!” (s.34)

Bir kimlik olan, kişileşen, insanlaşan bu nesneler nelerdir peki? Bir gömlektir, bir noktalama işareti, bir fiildir, bir mandal, bir penceredir, bir balkon, bir ağustos böceği, son sigara, takı sandığı ve bir poşettir. Nesneler konuşur, kişileştirilir demiştik, Fatih Çodur aslında nesneler aracılığıyla kendi yalnızlığını, boşluğunu konuşturur burada. Ruhunda yer etmiş, bireysel yaşamında takıntı mesabesinde nesnelerdir bunlar. Tüm öykülerde başını yukarıya kaldırmış Olric’tir konuşur. Tüm öykülere bir Oğuz Atay rengi, soluğu, nefesi sinmiştir desek yeridir. Bu bağlamda soyut bir öykücüdür Fatih Çodur. Onda toplumsal meseleler hemen hemen hiç yoktur. Toplumcu gerçekçi bir bilincin çok çok uzağında bir öykü yazarıdır Fatih Çodur. Gerçeklik yerine üst-gerçeklik veya bilinç-altı ilgilendirir onu. Bu anlamda muhayyel, düşçü, hayalci bir öykücüdür. Realizmin kıyısından bile geçmez. Hatta diyebiliriz ki reel gerçeklik hiç de umurunda değildir. Hiçliktir umurunda olan. Bu minvalde şunu söylemekte bir beis görmüyoruz: Bireysel bir öykücüdür Fatih Çodur. Öykülerinde daha çok bireyin ruh izini, bireyin iç sorunlarını konu edinir. Dış gözlem yerine iç gözleme ağırlık verir. Olaylar yerine durumlardır odak noktası.

İniş Göğü’nün öykü kişileri ruhun boşluklarla örülmüş atlaslarında gezinir. Derdi, kaygısı, tasası kendi iledir bu öykü kişilerinin. Kendiliğini anlamlandırma süreci, başat yönelimdir.

Velhasıl kelâm, döngüsel bir gidiş-dönüş sürecinde ruhtaki boşluklara bir iç-yolculuktur İniş Göğü. Kendinde başlayıp kendinde sona eren bir yürüyüştür bu.

Fatih Çodur, çıkmazların öykücüsüdür, hiçliğin, boşluğun öykücüsü…

Bu da insanın kendinden uzağa düştüğü bir vahşet çağında az bir şey değildir.

İnsan biraz durup kendini dinlemesi gerektir…

 

(*) Fatih Çodur, İniş Göğü, Lakin Yay., Ocak 2017, İst.

{Bu yazı yalnızca Eleştiri Haber’de yayınlanmaktadır, 23.06.2018}

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here