Fatih Çodur: “Kurmaca Öyküler Yazmayı Seviyorum” | Söyleşen: Güler Manda

0
160
Şair-Hikâyeci-Eleştirmen Fatih Çodur

1) Kendinizi tanıtın desem nereden ve ne ile başlardınız?

1983 yılında Erzurum’da doğdum. 2009 senesine kadar kendi başına yaşama anlamında hiç Erzurum dışına çıkmamış birisi olarak Erzurum’dan ayrılıp Antalya-Korkuteli’ye taşındım. 2009-2017 yılları arasında Korkuteli’de çeşitli okullarda İngilizce Öğretmenli olarak çalıştım. 2 yıldır Bucak’ta aynı mesleğe devam ediyorum. Adı Emin Alp olan 5 yaşında dünya tatlısı bir oğlum var. Ayraç, Dergâh, Varlık, Kertenkele, Telgraf, Yolcu gibi dergilerde, Okumak Ayrıcalıktır ve Eleştiri Haber isimli edebiyat sitelerinde yazdım/yazıyorum. 3 öykü kitabım var. Bu ifadeler biyografimi süsleyen, hayatımın en kısa şekliyle özeti… Tabi “Kendim” bunlardan ibaret değil. Buzullarda yaşayan bir Eskimo da olabilirdim, Sina çöllerinde bir kum tanesi de nihayetinde. Bu sebeple beni ben yapan aslında ilk cümlelerim değil bundan sonrakiler. Çünkü yazmak bütün bunlara içkin, bütün bunlarla at başı koşmuş bir eylem oldu hep “Kendim” için. Biraz daha zorlasam; doğduğumda annemin bana elleriyle sunduğu ışıl ışıl, kocaman, mürekkebi hiç bitmeyecek incelikli bir kalem vardı ellerimde diyecek kadar yazıyla hemhâlım. Ve varlık sebebimi yazmakla bütünleştirmiş birisiyim. Bu sebeple aslında “şurada doğduğum”dan çok, kalemi ilk elime aldığım yerden, kalbimden ve yazmak kelimesi ile başlamak isterdim kendimi anlatmaya; ama başlamadım. J

2) Yazarlığa nasıl başladınız diyelim o zaman? Yazmaya… Ya da bulaştınız mı demeliyim?  Yoksa yazarlık başlanabilen bir şey değil de bulaşan bir şey midir? Bu konulardaki fikirleriniz?

Biraz önce söylediklerime ek olarak; gerçekte o kalemi ne zaman elime aldığımı tam olarak anımsayamasam da, ilkokulun başları, yani 7, 8 yaşlarındaydı diyebilirim. Evet, herkes o yaşlarda eline alır kalemi, belki daha da evvelinde. Ama benim elime aldığım kalemde biraz annemin babasının yani dedemin kokusu olsa gerek. Dedem Erzurum’un ilk öğretmenlerinden ve bir şairdi. Âşık Veysel’in ahbabıydı. Tabi 1900’ün başları falan bahsettiğim. Hülasa, yazıyla ilkokuldan beri tanışığım ama yazarlık hayatımın 2005’te Çizgi Dergisi’nde ilk şiirimin yayımlanması ile başladığını söyleyebilirim. Hangi olaydan etkilendiğimi açıkçası bilmiyorum, belki böyle bir durum söz konusu değildir. Fakat 1990’larda Erzurum’da çocuk olmak pek kolay değildi. Hem iklim koşulları, birtakım basmakalıp düşünceler hem de yerleşmiş bazı kültürel, dinsel ve töresel mevzular… Doğu’da doğmuş bir çocuk olmak olgusunun güzelliklerinin yanında bazen o çocuğu kısıtlayan, kendisine kapanmasına, içine daha çok yönelmesine yol açan etkileri de olabiliyor. İnsan dış dünyadan iç dünyaya Doğu’da doğmuş olarak daha çok yolculuk yapma hatta göçme fırsatını yakalayabiliyor ve yaşadığı bütün zorlukların aslında içinde meskûn ve durmaksızın kendisine “Yaz!” diyen o sesi güçlendirdiğini sonradan anlıyor. Bütün bunlardan ötürü, “yazmak” olumlu anlamda hem bulaşan, hem buluşturan olarak pek çok güzelliğin başlangıcıdır demem yanlış olmaz.

3) Öykülerinizdeki karakterleri nasıl buluyorsunuz? Gerçek hayattan esinlendiğiniz karakterler oldu mu hiç? Belki de onlar sizi buluyordur; buna ne dersiniz?

Öykü karakterlerim genelde toplumdan soyutlanmış, kendi macerasının peşine düşmüş, sürekli bir şeylerle en çok da dünya düzeni ve bu düzenin başkalaştırdığı ögeler ve değerlerle kavgası olan, fakat bu kavgayı daha çok yalnız başına sürdüren, yalnızlığı içselleştirmiş bir nevi yalnızlığa evirilerek birer “tutunamayan” olmuş bireyler… Çok karamsar göründüğünün farkındayım. Ama maalesef dünyamız böyle insanlarla dolu. Dıştan mutlu görünmek için can atan ancak içten içe huzur’unu çoktan yitirmiş yüz binlerce insan… Ne yaparsa yapsın canı sıkılan milyonlarca insan… Kafamı ve gönlümü nereye çevirsem karakterlerimi orada bulduğum doğrudur. Hepsi hayatın içinden… Ama benim öykülerimde sadece bunlar yok; içerisinde gerçek’ten fazlası var. Kurmaca öyküler yazmayı seviyorum. Fakat bu tür öykülerde genelde nesneler, eşyalar, simgeler işin içine giriyor; konuşuyorlar, bakıyorlar, hissediyorlar; birer canlı varlık gibi. Bu aslında daha çok lise yıllarında edindiğim bir yazma alışkanlığı ve günümüz modern öykü dünyasında pek yeri yok. Ancak yazmaktan haz aldığınız şeylerin peşini bırakmazsınız. Bütün bunlardan ötürü “karakter”lerimin insan ve eşyanın harmonize edilmiş hâli olduğunu söyleyebilirim. Açıkçası kimi gerçek, kimi yalan; benim bulduğum, beni bulan…

4) Eserlerinizde en çok neye dikkat edersiniz? Ya da yazarken…

En çok “Ne yazsam daha çok beğenilir?”e dikkat etmem mesela. “Ne yazsam daha çok ‘ben’ olurum?” meselesi kafamı kurcalar hep. Üslup mevzusu yani… Bunu ne kadar başardığım tartışılabilir, ama piyasa mantığı ve popüler kültür’e karşı olduğum ve kitaplarımda da buna dikkat ettiğim bir gerçek. Ve mütevazı olmamak gerekirse; herkesin yazamayacağı, her hangi sıradan bir rafta yan yana dizilmiş birbirinin neredeyse aynısı olan ‘eser’ler-buraya bir ünlem işareti koyuyorum- yazmamaya da ayrıca özen gösteriyorum.  İlk kitabım ‘Yalnızlık Hariç Değil’ bir şiir ve öykü toplamı mesela; şiirler ağır, öykülerin insanı kendine çeken yalın bir dili var. İkinci kitabım ‘İniş Göğü’nü bir klinikte ve tamamen aşk, ayrılık, ölüm, ihanet, intihar, acı ve delilik odaklı, boşluklar ve tutarsızlıklarla yoğunlaştırılmış olarak yazdım; ve girişinde de belirttim, “Sevgili Okur! Bu kitabı okurken sakın kalbinin ayarları ile oynama. Zihnindeki görüntüler, yazarın hayal dünyası ve imgelemindeki frekans değişikliği sebebiyledir.” diye. Biraz deli işi biraz el işi anlayacağınız:). Üçüncü kitabım ise ‘Yalnızlık Dâhil’, küçürek dediğimiz minimal öykülerden ve kurgusal kısa metinlerden oluşuyor, kendi çocukluğumdan pek çok anlık görüngüler içeriyor. Bu kitapta da öyküler ve metinler arası bağlar var. Kitaplarım ve içeriği genellikle böyle ve sanırım böyle olmaya da devam edecek. Buna dikkat edeceğim.

5) Betimlemeyi en çok sevdiğiniz zaman hangisidir? (Günbatımı, gündoğumu, zamansızlık gibi mesela)

Net bir zaman veremeyeceğim. Zaten betimlemeyi en çok sevdiğim bir zaman dilimi, öğünü yok. Ya da var ama hiç betimlemediğim için henüz farkında değilim. Ama yapacak olsam sanırım “gece”yi seçerdim. Herkesin kabuğuna çekildiği, kendisi olduğu, gerçek kimliğine büründüğü, büyük büyük konuşmalardan, koca koca sözlerden ve samimiyetsizlik ve yalandan uzak, içine ve huzura yöneldiği… Gece böyle bir güzellik sunar görebilene. Sessizlikle nikâhlı ve yalnızlıkla kardeştir çünkü. Sokakların motor ve korna gürültüsü, zangır zangır müzik sesleri, bağrış çağrış, kavga gürültü ve daha birçok can sıkıcı durumdan uzaktır gece ve insanı kendisine en çok huzur veren yere, “ev”e çağırır. Şükrü Erbaş Ömür Hanımla Güz Konuşmaları isimli o mükemmel şiirinde bu nedenle “Evlere dönelim, sırtımızın kamburu evlere, cılızlığımızın görkemli korunaklarına, yalnızlığımızın kalelerine dönelim” demiştir belki de. Bu nedenle ev’in yeri benim öykülerimde oldukça büyüktür; dolaylı olarak gece’nin de… Sanırım sorunuzun cevabı “gece”, ya da “ev gecesi” olmalı.

6) Anlatmaktan en çok zevk aldığınız şehir hangisidir? Hangi yönü sizi etkiliyor? Şehirler isim verilmeden kitaplarınızda fazlaca yer tutmuş gibime geldi. Bu anlamda şehir-mekân ve öykü adına düşüncelerinizi bizimle paylaşır mısınız?

Şehirleri anlatmak gibi bir eğilimim hiç olmadı. Roman yazacak olursam; belki… Şehir tasviri romana daha çok yakışıyor. Ama sizin de söylediğiniz gibi, öykülerimde Erzurum, Antalya, Muğla, Trabzon, Kahramanmaraş, Ankara, Erzincan, İstanbul gibi birkaç şehirden gizil parçalar, izler elbette var. Benim için anlatılması en çok zevk alınacak şehir yine de İstanbul’dur. Şu an betonlaşmış hâlde olsa da İstanbul şehirlerin şehri, taşlar arasından zümrüttür. Bir bakıma Zümrüdü Anka’dır. Anka Kuşu mitolojide kendi’nin arayışıdır ya hani, Anka’yı arayan kuşlar yedi çileli vadiyi aşıp Kaf Dağı’na ulaşınca aslında aradıklarının kendi’leri olduğunu anlarlar; işte buna benzer şekilde İstanbul’dan çıkıp dünyayı dolaşsan dönüp İstanbul’u özlersin. Herkes kendinden bir şey bulur orada, her şehir biraz İstanbul’dur, sonuçta dört medeniyete başkentlik yapmış bir şehirdir kendileri. Bir şair de en çok İstanbul’da yaşamak ister herhalde, en çok İstanbul’da bulur kendisini ve İstanbul’u anlatmak ister. Onlarca ülke ve başkent gezmiş birisi olarak hep İstanbul’u özlediğimi hissetmişimdir ben de. Ve beni en etkileyen tarafı İstanbul olmasıdır, başkasına benzememesidir.

7) En çok hangi yaş grubu sizi takip ediyor? “Takip etmesinler beni!” dedikleriniz de oluyor mu?

20’li yaşlara hitap etmediğimi söyleyenler var. Beni özellikle takip eden insan sayısı, gerçekçi olmak gerekirse biraz az. O kişiler de edebiyatla iştigal eden, özel olarak ilgilenenler. Bunun sebebi de kitaplarımın her kesimi cezp etmemesi sanırım. Daha önce de vurgulamak istediğim gibi, her yazarın üslubu, dili, biçim düşüncesi ve tematik yaklaşımları okur kitlesini belirler. Bunlardan ötürü gençlerden çok yetişkinler okuyor sanırım kitaplarımı. Piyasa kültürüne kendisini kaptırmış, bestseller düşkünlerinin beni takip etmemesini seviyorum.

8) Hayal dünyanızın bu kadar genişlemesine sebep olan olaylar nelerdir?

Öncelikle yaptığım okumalar sonra ise çocuklukta, lise ve üniversite yıllarımda kısıtlı bir hayatımın olması diyebilirim. Hayal dünyası da gerçeklik algısı da başka türlü genişlemiyor. Hem bol bol okuma yapmak, hem de kabuğunuza çekilmek; fildişi kalelerine de diyebiliriz buna, Cemil Meriç’in dediği gibi. İniş Göğü ve Yalnızlık Hariç Değil kitaplarımda Cemil Meriç’e vurgu yapan “Balkon” isimli bir öyküm var. Yunus Emre’nin “çün okudun bilmezsin/ha bir kuru emektir.” sözlerine atıfla başlıyor. Burada altını çizdiğim ve çizeceğim her şeyi özetle simgeleyen bir öykü Balkon. İçimdeki sesin bana “Yaz!” deyişini, sonra da bir kitaba yönlendirip “Oku!” deyişini anlattım orada. Yunus’un sözlerinden hareketle okumanın bir kendini biliş olduğu, yoksa kuru emekten başka bir şey olmadığı vurgulanıyor temelde. İnsan okudukça ve yazdıkça hayal dünyasını genişletiyor. Ama bu genişleme kendini bilme, kendini tanıma güdümlü olmalı. Yoksa bir kuru emek…

9) Kitaplarınızda, öykülerinizde kendinizden soyutlanmış karakterleri mi yoksa sizi yansıtan karakterleri mi anlatmak daha güzel geliyor size? Yani eserlerinizin sizi yansıtması hoşunuza gider mi?

Kitaplarım büyük ölçüde beni yansıtıyor, önceki sorularda da belirttim. Bir bütün olarak hem de. Çocukluğumu, sevdalarımı, tutkularımı, nefretlerimi, hayallerimi… Bunu zaman zaman bütün yazarlar yapar. Kimisi açık açık, kimisi gizliden gizliye… Edebiyat çünkü biraz da batında zahiri ve zahirde batını anlatma sanatıdır. Görünmeyeni görünenle, görüneni görünmeyenle açımlama, aşikâr etme yani… İnsan koca kâinat çünkü; içimiz, iç dünyamız bir büyük galaksi… O galaksi öyle parlak, öyle ışıl ki, bunu ancak oraya kelâmın, kalemin ve aşkın kanatlarıyla dalınca anlayabiliyorsunuz. Kendimizden tamamen arınmış, soyutlanmış bir şekilde eserler ortaya koyabilmeye inanan birisi değilim bu yüzden. Yapabilenler vardır. Ben yapamadığıma eminim ve bu emin oluş beni hiç rahatsız etmiyor.

10) Yazar kimliğinizi bir yere bırakıp sadece okuyucu gözüyle baktığınızda genelde ne tür kitaplar okumayı tercih edersiniz, neden?

Olumlu sorunuza olumsuz cevabımla başlamak isterim. Popülerleşmiş, elden ele dolaşan, marketlerde manavlarda satılan, içi bomboş dışı janjanlı ve gelecekte asla isimleri bile hatırlanmayacak kitaplara el sürmem. Sürdümse de birkaç sayfa okuyup bir kenara koymuşumdur. Bulduğu her şeyi okuyan hatta çok okuyan birisi de değilim. Öykü ve şiir okumak sanırım bu anlamda zaafım. Çok ciddi kitapları, fazla akademik, dili ağır-kaliteli olsalar da- okuma alışkanlığını küçük yaşlardan beri edinemedim. Günümüz öykü yazarlarını takip eder, ideolojisine, görüşüne, hayat tarzına bakmadan hemen hemen hepsini okurum ya da en az bir kitabını okuyup beğenmedi isem takip etmeyi bırakırım. Eleştiri kitapları okumayı da seviyorum. Eleştiri üzerine yazılmış kitaplar insanın görüş alanını genişletiyor. O at gözlüklerini çıkarıp atıyorsunuz okudukça. Deneme okumak da hoşuma gitmiştir hep. Yazarın olaylara, durumlara, eşyalara ve kelimelere bakış açısını anlamanızı sağlıyor ve dolayısıyla sizin de bakışınız çeşitlenip daha bir güzelleşiyor. Tuhaf gelebilir ama tarihi romanlar beni nedense hiç kendisine çekmemiştir. Tarihi de tarihi kişilikleri de olduğundan fazla ya da eksik gösterirler çünkü. Çarpıtılmış gerçeklik gerçekliği övme amacıyla da olsa hazzetmediğim bir durum.

11) Size göre çocuklara kitap okuma alışkanlığı kazandırılması için neler yapılmalıdır? Ya da yanlış okuma alışkanlıkları nasıl değiştirilmelidir?

Bu ülkemizin büyük sorunlarından birisi idi bence… Ne aile ve toplum kültürü ne eğitim sistemi ve politikaları buna izin vermiyor. Çünkü yoklar… Kültür denilen başkalaşmış yapay bir varlık bizde. Yine de son zamanlarda çocuklar daha çok kitap okuyor, evet. Aileler de biraz kitap okumanın önemini kavradı artık. Maalesef durum hâlâ içler acısı… Geçen sene “Türk Halkının Kitapla İmtihanı” diye bir rapor okumuştum. 2018 yılı kitap okuma verilerinden bahsediyordu. Dünyada en fazla kitap okuyan ülkelerin başında, yüzde 21 ile Fransa ve İngiltere bulunuyor. Beğenmediğimiz ülkeler bakın. Türkiye ise yüzde 0,1’lik kitap okuma oranıyla 86’ncı sırada idi raporda. İnanılmaz üzücü… Daha da beteri; Türkiye’de kitap okuyanların yüzde 45’i aşk, yüzde 43’ü namaz hocası-dua kitapları, yüzde 12’si masal, fıkra, siyaset, kişisel gelişim kitapları okuması ve kitaba yıllık bazda 5,5 TL ayırıyor olmamız. Büyük sorun bu… “Nasıl değiştirebiliriz?” peki. Bu upuzun sayfalarca anlatılacak bir mesele. Fakat can alıcı noktalar var tabi ki. Bir kere hepimizin eline tebelleş olan akıllı telefonlarla çocuklarımızın yanında daha az ‘oynamalıyız’. Çünkü hayat her zaman oyuna gelmiyor. Evimize çöreklenen “dizi furyası”na hep birlikte hayır demeliyiz. En azından çocuklarla birlikte dizi izlemektense günde bir saat kitap okuma seansları yapmalıyız. Alışkanlıklarımızı, kıyafetlerimizi, telefonlarımızı, fikrilerimizi çok hızlı değiştiriyoruz mesela, aynı çabayı kitap okuma konusunda gösteremiyoruz. Çocuklarımız için özel sanat ve kültür merkezleri kurmalıyız bence. Milli Eğitim müfredatlarına ciddi bir şekilde “kitap okuma, kitap inceleme, karşılaştırmalı edebiyat” gibi dersleri yerleştirmeli ve bu işi de ehil kişilere bırakmalıyız. Ve çocukları okula başlamadan ailelerine “sanat” eğitimi vermeliyiz. Çünkü ailede başlar diyoruz eğitim, evet doğru, ama ailede çocuk kitaba değil daha çok televizyona yönlendiriliyor ve televizyon eğitiyor çocuğu… Ve daha bir sürü şey…

12) Bir kitabınızı yazmanız, kitabın yayınlanmaya hazır hale gelmesi ortalama ne kadar zaman sürdü? En çok zorlandığınız aşama hangisiydi?

İniş Göğü’nü 1 ayda, Yalnızlık Hariç Değil’i yaklaşık 1 yılda yazdım. Yalnızlık Dâhil’i ise bir iki ay diyebilirim. Fakat bu yazma süreçleri kitap hâline getirmeye başladığınız andan itibaren kitap elinize geçen süreyi kapsamıyor. Bazen bir öyküyü dönüp dönüp on kere yazarsınız, bazen bir oturuşta yazıp kenara çekilirsiniz. Bu sebeple bir kitabı yazmak ve yayımlamaya hazır hâle getirmek hem kitaba göre değişiyor hem de yayın evinin dizgi, kapak, redakte, edit, matbaa çalışmalarının ne kadar süreceğine. Yazar, şüphesiz en çok yazma aşamasında zorluk çeker. Bu zorluk dönüp dönüp kontrollerle, içe sinmeyen yerlerin düzeltimi ile ilgilidir daha çok. Bazen de tıkanıp kaldığınız yerler ve anlar vardır. O zaman işte asıl sorun baş gösterir: ya o tıkanıklık geçmezse? Ki geçmediğinde defteri kapatıp belki yıllarca o öyküye ya da kitaba dönmezsiniz. Ara ara bakıp iç çeker, devam etmek ister ama edemezsiniz. Zannımca bir yazar için en zor aşama işte bu aşamanın bitmesini beklemektir.

13) Yazarlık serüveninizde aileniz size destek oldular mı?

Kesinlikle! Annem, babam, ağabeylerim, ablalarım, yeğenlerim, yengelerim ve dostlarım. Onlar olmasa muhtemelen ben çok eksik olurdum, hep etrafımda olmasalar kitaplarım olmazdı, yazdıklarım hep defterlerde kalırdı. Yazmayı bırakır mıydım ya da yazma serüveni dediğiniz işe girişir miydim, sanırım bu daha çok kendi dünyam’la bağlantılı. Hiç şüphesiz, yazmaya artık yazamayacak olana değin devam edeceğim. Çünkü kalem ile buluştuğumda küçük bir çocuktum. Daha önce belirttiğim gibi, doğalı beri annemin o hiçbir ele değişemeyeceğim elleriyle bana sunduğu ışıl ışıl kalemi elimden hiç bırakmadım. Gönlümün cebimde gezdirdiğim, çıkarıp çıkarıp tutkuyla öptüğüm kalemdir o. Aileniz ya da aile olarak gördükleriniz size destek olmazsa, yazmaktan kaçınabilir, hatta vazgeçebilirsiniz. Ama hepsinden öte düşüncem şu ki; yazmak kendinizle yürür, benliğinizin ayırtında olduğunuz sürece yazmaya devam edersiniz.

14) Düşüncelerinizi onlarca kişiyle paylaşmak nasıl bir duygu, ilk kitabınız çıktığında neler hissetmiştiniz? İlk kitabınıza hangi gözle bakıyorsunuz?

Kitabınızın okunduğunu bilmek, görmek inkâr etmeyelim ki sizi mutlu eder. İnsanlar kendilerinden bir şeyler bulduğunu söylediğinde bu mutluluk bir kat daha artar ve yazma çabanız doğal olarak pekişir. Paylaştıkça büyüyen ve güzelleşen bir eylem “yazmak”. Derdini birilerine açmak ve onların da seni dinleyip anlaması gibi… Hele ilk kitap… Bir kere yaşanıyor o haz dünyada. İlk defa anne ya da olmuş gibi hissediyorsunuz. Bebeğinizi kucağınıza alıp o ilk öpüşü kondurmak, ilk büyülü dokunuşu yapmak… Öyle sarılıyorsunuz ilk kitaba. Bu nedenle bir yazarın kitabı kendisi için çocuğu kadar olmasa da o teşbihle kıymetlidir. Her kitap, basımı tamamlanıp elinize ulaştığında aynı etkiyi yaratır. Aşk gibi biraz; kırmaya incitmeye kıyamadığınız bir aşk gibi… Bu gözle bakıyorum ben. Fakat bu işin bir de profesyonel yanı var. Bazen beğenmezsiniz, olmamış dersiniz. Yazılan metne neye göre ve hangi birikimle baktığımızla alakalı bu, bazen tokat atıp geçersiniz, bakmazsınız. Oysa ortada emek vardır. O emek göze görünmez. İşin acımasız ama gerçek tarafı bu… “İnsanlar acımasızdı kitaplara kaçtım.” diyor Cemil Meriç mesela. Kitaplar sizi üzmez. Beklerler oracıkta; alıp dokunun, derinine inin, içine girin diye. Ben de İniş Göğü’nde, “Kitaplar acımasızdır sevgili okur, ama insan daha da…” demiştim. Neden peki? Çünkü kitaplarda karşılaştığımız gerçeklikler, yalanlar, hayal kırıklıkları, hüzünler, ayrılıklar sizin ne hissettiğinizi düşünmeden yüzünüze çarpılır. O kitap gözünüzde acımasızlaşır birden. Uçuk bir düşünce bu, evet… Ama kitapların bir ruhu vardır. Bu nedenle paylaştıkça bazen yaralarınız da çoğalır.

15) Kitaplarınızı yazdıktan sonra mı isim belirlersiniz yoksa yazmadan önce mi?

Genelde yazdıktan sonra, kitapta geçen bir öykünün adını verdim kitaplarıma. Yalnızlık Dâhil isimli kitabımın isim belirleme süreci böyle olmadı ama. Yalnızlık Hariç Değil ile Yalnızlık Dâhil arasında yaşadığım olaylardan hareketle artık hayatıma “yalnızlığın daha çok nüfuz ettiği”ni vurgulamak adına son kitabımın ismini Yalnızlık Dâhil koydum. Ayrıca Cemal Süreya’nın “Üvercinka” isimli o müthiş şiiri de bu süreçte esin kaynağım oldu. 5 kesitten oluşan bir şiir Üvercinka. Şiirin ilk dört kesiti “Afrika dahil” satırıyla bitiyor, son kesit ise “Afrika hariç değil” şeklinde… Bir esinlenme var mevzusu bu gördüğünüz gibi. Bazen yazarın kendisi dillendirmedikçe böyle bir tavır takınıldığını anlamak güç oluyor. Bütün bunların yanında, isim için seçiminiz kitabın bütününe uygun olmalı, buna da dikkat etmeli yazar. Sonuçta insanlar kapağa ve isme odaklanıyor artık. Bu, dem vurduğum piyasa mantığının segmentlerinden biri olsa da.

16) İngilizce öğretmeni olarak kitap yazma, öykü yazma fikri aklınıza nasıl geldi? Etkilendiğiniz bir olay yaşamış mıydınız?

İngilizce Öğretmeni olup yazarlığa meyletmiş insan sayısı pek az sanırım ülkemizde. Duyunca insanlar şaşırıyor doğal olarak. Benim bildiğim İngilizce Öğretmeni olup edebiyat dünyasında şöyle ya da böyle görünen, dergilerde yazan, kitapları olan pek fazla insan yok. Dünya edebiyatında Harry Potter serisinin yazarı J.K Rowling, Dan Brown, James Joyce, Kurt Vonnegut aynı zamanda İngilizce Öğretmenliği yapmış yazarlar. Türkiye’de var mı, kim var açıkçası bilmiyorum. Takip ettiğim adı sanı duyulmuş edebiyat çevrelerinde bilinen edebiyatçılar arasında bir İngilizce Öğretmeni yok. Sadece 2009’da Yaşar Nabi Nayır Şiir Ödülü’nü kazanan, 1982 doğumlu A. Barış Ağır’dan haberdarım. E bir de kendimden… J İngilizce Öğretmeni olup öykü yazma fikri elbette akla gelen bir şey değil. Bu yaşadıklarınıza, okumalarınıza ve bunların kişiliğinizi ve çizdiğiniz yolu belirlemeye yaptığı katkılara bağlı daha çok. Yazıyorsanız aslında neci olduğunuzun kim olduğunuzun pek önemi yok. Çünkü yazdıkça siz olursunuz… Yine de lise yıllarımda okuduğum İngilizce kitaplar hem yazarlık hem İngilizce öğretmenliği babında yolumu açmış olabilir. Son olarak etkilendiğim küçük anılarım var hiç şüphesiz. Mesela üniversitede İngiliz Edebiyatı dersimize giren kıymetli bir hocamın sınavda sorduğu bir soruya verdiğim cevaptan etkilenerek elinde sınav kâğıdımla içeri girip, ‘Fatih Çodur ayağı kalksın bakayım!’ diyerek yazdıklarımı okuyup beni sınıfta takdir edişini ve yazmayı asla bırakmamamı söylemesini asla unutmam.

17) Kitaplarınızı, öykülerinizi öğrencilerinize tavsiye ediyor musunuz? Böyle bir düşünceniz var mı?

Tavsiye etmiyorum, hayır. Böyle bir alışkanlığım hiç olmadı. Onlara kitap okumayı tavsiye ettiğimi söyleyebilirim ama kitaplarımı okumayı tavsiye etmiyorum. Çünkü önemli olan sistemli, planlı okuma yapmak ve takip ettiğiniz özel yazarlarınızın olması. Bu alışkanlığı edinmek kolay değil, ama imkânsız da değil. Evvelâ bunun bilincine varmak gerekiyor.

Söyleşen: Akdeniz Üniversitesi, İletişim Fakültesi, Gazetecilik Bölümü 3. Sınıf öğrencisi:

Güler Manda

27.03.2019, Antalya

[Eleştiri Haber]

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here