Erdal Noyan, Yunus Nadir Eraslan’ın İlk Öykü Kitabı “Çırak” Üzerine Yazdı…

0
255

Eraslan’ın Öyküleri

Erdal Noyan

Çırak, Yunus Nadir Eraslan ilk kitabı, on dokuz öyküden oluşuyor.

İlk kitabını alışılagelenin tersine olgun yaşında yayımlatmış. Otuz sekiz yıl var Çırak’ın arkasında. Bu sabrı göstermiş.

Kısa öyküler. Benim için çok iyi. Sözün ve yazının kısasını severim.

Öykü öykü gidelim.

İlk öykünün başlığı Yol Ucu. Bir meltem esintisiyle başlıyor. Öykünün anlatıcısı derede balık tutmaya yeltenen bir çocuk. Dedesine düşkün bir çocuk. Yol Ucu’nda, “Zira balçık kendinden bir şeydi.” gibi sözcüklerle sunulan algıya yabancı değilim. Sözün derinine dalmayacağım. Balçığın kişiyi, eline bulaşan diğer şeyler denli rahatsız etmediğini kendi deneyimlerimden bildiğimi söylemek istedim.

Sonsuzluk Üzerine Bir Rüya Denemesi başlıklı öykü, Anlatıcı’nın yerleşik yaşama geçmekten dolayı mutsuz dedesiyle ilgili. Bu bir ipucu mu? Dede figürü sonraki öykülerde de yer alacak mı? Bir yetişkinin gemişe yolculuklarına mı tanık ediliyoruz? Zamanın kısalığı, çocuk ruhun sonsuzluk arayışı: “Şimdi onlar zamansızlığı mı yaşıyorlardı?”

Şimdi Her Tren Sesinde, Anlatıcı’nın ilk kez tren görmesi, ilk kez tren sesi duyması üzerine. Korkar: “Sabahı delip, uykumun duvarını yıkarak şehri ikiye bölen trenler…” Bu öyküde dede yok, yaşlı figür nine. Anne, baba ve kardeşle birlikte. Nine, bir önceki öyküde de konuktu.

Gece Ay Senfoni Ve Dua’dayız. Anlaşıldı, öyküleri hep aynı çocuk anlatacak. Vakit gecedir, dedesiyledir: “Yeryüzüne inen bir aydı dedemin sakalları...”

Zeytin Çiçeği mi İğde mi, Anlatıcı’nın benim yaşamadığım türden bir deneyiminin anlatısı. Yaşamaya da niyetim yok. Bu öykü dedesiz, ninesiz, annesiz, babasız, kardeşsiz. “Tanrım ne çok leke varmış bu dünyada.” diyen Anlatıcı evinin dışına açılıyor. Bu tümcesinde öteki anlamları aramayın. Giysisini kirden arındırmaya uğraşıyor.

Yalnızlık Korkuya Benzer’de dede yine sahnede. Anlatıcı, artık bir ergenliğin basamaklarında. Bu kez evin kuytuda kalan arka bahçesinden, yaşamın ıssız kesitinden sesleniyor: “Bir kuru ağaç dikmiştim bahçeye. Bir kuş gelir de konuşuruz diye.”

Ne Tiyatrosu başlıklı öyküde Anlatıcı, oyunculuk sınavına giriyor: “İşte tam da tahmin ettiğim gibi bir mahkemeden farksızdı.” Eraslan, bu öyküde adıyla ilgili bilgiler veriyor. Kendisine karşı cömertliğini vurguladığı dedesiyle birlikte, ninesini, annesini ve eniştesini de anıyor.

O Gece Kalbim Ve Buz Paramparça’da, Anlatıcı’nın yazın kısa, kışın uzun sürdüğü bir beldede yaşadığını okuyoruz. Öykü öykü büyüyen çocuk on dört yaşındadır. Dede yok, başkaları var. Artık topluluklara karışmakta, siyasal toplantılara katılmakta, dergi satmaktadır. Usuna gelen her soruyu sormaması gerektiği öğretilir! Anlatılanı dinle, satışını yap, tamam! Korku derse, onu çoktan öğrenmiştir, annesinden, babasında, ninesindeen, dedesinden, öğretmeninden…  Eleştiriricidir: “Anlayacağınız adım başı korku var bu memlekette.” Anlıyoruz!

Kaset Seansları’nda, babasının kamu görevlisi olduğunu, lojmanda kaldıklarını öğreniyoruz. Devletten ailece korktuklarını da. Anlatıcı, korkmayı zaten öğrenmişti. En çok da babasından öğrenmişti. Baba, devletten korkuyor; çocuk, babadan ve kavrayamadığı devletten! Korkmaktan sevmeye sıra gelmiyor… Ailesini, zamanın dayatmalarından zora başvurarak uzat tutmaya çabalayan baba! Kasetten dinlenen ürkünç sesli, korkunç sözlü bir hoca. “Anlattıklarını anlamıyorum. Bağırdıklarını duyuyorum ama neden bağırdığına anlam veremiyorum.” diyor Anlatıcı. Demek ki diyoruz, sevgi dolu dede figürü bu yüzden de değerli. Anlatıcı için mutluluk, dedeyle birlikte birlikte saklanmışa benziyor.

Üç Kafa Üçü de Kel Kafa’da, Anlatıcı, istemediği bir ortaokula yazdırılıyor. Babanın kararı böyle. Başka okula gitmek isteyen oğlunu, kötülüğünden değil, iyilik için dövüyor baba; diliyle, eliyle, ayağıyla: “Hırsını alamıyor, ayak parmaklarımı ökçesiyle eziyor.” Baba kendi seçtiği okulu yeterli saymayınca, Anlatıcı, bir marketin bodrum katında ders veren, ona buna kafirlik yapıştıran eğitimsiz bir hoca tarafından da cendereye alınır.

Kendine Övgü’de, Anlatıcı yetişkin biridir. İlkokul öğretmeni. Ankara’nın önce bir köyünde, sonra kasabasında. “Alışık olmadığı bir resmiyetin içinde” bulmuş kendini.

Yolcu başlıklı öyküde, ilçeye kışın bir öğretmen gelir. Edebiyat öğretmenidir. Anlatıcı burada, ayrı bir öğretmen resmi çiziyor. Beğeni kazanan öğretmeni sevmeyenler de çıkar: “Bu hocanın suyu ısındı; bir yerde sıkıştırıp kulağını çekmek lazım.”

Islak Çoraplar’da, dedeli yıllarına yine dönüyor bir öykülüğüne. Acılı bir öykü. Anne, bebeğini düşürmüş, kan yitiriyor. Sonu ilginç bitiyor ama. Anlatıcı’nın otomobilinin markasını öğrenmiş oluyoruz. Anlatıcı, İnsanı ötekileştirmemeyi öneriyor: “Saygı duymalıyız. Fötr şapkalı beyefendilere de.

Şen Berber’de, usturanın nasıl bilendiğini anımsıyoruz. Berber çırağı Anlatıcı’da yerleşik korkuyu ustası da pekiştirir attığı tokatla. Ancak ustası Deli Bekir’i kötülemiyor. Zaten öykünün vurucu yanı başka. İç burkan bir öykü: “Cengiz abinin boynuna bastırdıkları havlu kana boyanmıştı.” Neden? Kesiğin yanlışlık sonucu oluşmadığını söylemekle yetiniyorum.

Sesler başlıklı öyküde, “Evlerin kapısı ya bahçeye ya da avluya açılırdı. Sokak kapısı ayrıydı.” deniyor. Ben devam edeyim: Evlerin bahçelerinde erik, ünnap, dut, incir, nar ağaçları olurdu. Alanın büyüklüğüne göre en azından bir meyve ağacı. O evde dede, nine ve en azından evin dışında da dolaşabilen bir kedi de olurdu. Babasını bu kez olumlu anan Anlatıcı’dan, ninesinin ölümünü de dinliyoruz.

Ve Acı Ve Oyun Ve Ölüm’de, Anlatıcı askerde. Evet, engelsiz herkesin askerlik anıları var ancak kimilerinin askerlikleri daha çetin geçiyor: “Yüzünde bir damla yaş yürüyor. Yedi yürek diyor, yedi ocak diyor, yedi can diyor, yedi umut diyor, yedi hayat diyor...”

Ya Yalan Olsun Ya Yılan’da, Anlatıcı’nın günlük tuttuğunu öğreniyoruz. Annesinden dinlediği bebekliğini anlatıyor. Annesinin ölmeden önce söylediklerini aktarıyor. Tuhaf kılıklı ve davranışlı Zeliha üzerine kurulu bu öykü: “Gözlerinin içinde kendimi gördüm. Ürperdiğimi hatırlıyorum.”

Üç Tefe’ül Bir Şair’deki sözcük için Ferit Devellioğlu’nun Lûgat’ına başvuruyorum. Tefe’ül, iki anlam barındırıyormuş. Biri: fal açmak, fal bakmak. Diğeri: Hayra yormak, uğursamak, uğur saymak. Anlatıcı hangi anlamda kullandı sorusunun yanıtını öyküyü okuyacaklara bırakalım. Anlatıcı, “radyo dinlemenin yasak olduğu bir evde” büyüdüğünü belirtmek gereği duyduğu bu öyküde de ninesini, dedesini anıyor ve arıyor.

Çırak, kitaba adını veren öykü. Buradaki anlatıcı müzik öğretmeni. Anlatıcı’nın giysi diktirmek için babasıyla bir terzi dükkanına gitmesi, “Benim bütün beğendiklerim babamın beğendikleriydi.” dediği babasını bayram öncesi yitirmesi, bağlamacı ustasına okulunu savsaklamadan çıraklık yapması gibi olaylar işlenir.

Okur, çoğu aile içi öykülerdekilerden en azından birkaçını kendisinin de yaşadığını ayırt edecektir. Ayırt edecektir çünkü Türkiye ortalamasını anlatmış Eraslan. Yazdıkları yaşamın olağan akışıyla örtüşüyorlar. Kendi doğrularını çok öne çıkarmasınıysa olumsuz karşıladım.

Eraslan’ın kalemini geçmişte gezdirerek yazdığı öykülerini içeren Çırak bir anı kitabı mıdır?

Son öykü dışında, öykülerin anlatıcısının aynı kişi olduğunu varsayıyorum.

Öykülerdeki dede, nine, anne, baba rollerini aynı kişilerin oynadıklarını benimsiyorum.

Yazar’ın kendisini gizlemek kaygısının bulunmadığını düşünüyorum.

Üstelik, edebiyat metinlerinin anılardan ve gözlemlerden beslendiklerini savlıyorum.

Gerçekle gerçeğe yakın arasına bir çizgi çekersek, Eraslan’ın yazdıklarının gerçek bölümüne girdikleri izlenimi edindim.

Çırak, öykü biçiminde yazılmış anılar kitabıdır.

Eleştiri Haber, Şubat 2019]

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.