Ercan Ata’nın ilk öykü kitabı Son Bisküvi üzerine yazdık | Bir Hikayeden

0
918

Mustafa Nurullah Celep

90’LI YILLARDAN ESEN, AĞAN, AĞARAN BİR YALNIZLIK SENFONİSİ:

ERCAN ATA’NIN ‘SON BİSKÜVİ’ ADLI İLK ÖYKÜ KİTABINA İZLENİMCİ BİR BAKIŞ

Melankolik bir anlatım, sayıklamalı bir dil, delilik söylemleri, bir yalnızlık ve hüzün anlatısı, özlem ve iç isyana dayalı iç konuşmalar, ayrılık, aşk, karşılıksız sevgi, tutunma arayışı, başkalaşmış benlik, absürdü yoklayış, kıyıya vuranların anlatı/m dili vb. özellikleriyle 90’lı yılların duygusal tarihinden, kültürel nesnelerinden, caddelerinden, sokaklarından, park ve eğlence mekânlarından, nostaljik anlık görüntüler ve imajlar eşliğinde taşınan romantik bir havayla 90’lı, 2000’li yıllara aktarılan öykülerden oluşuyor Son Bisküvi.(1)

Şimdi bu ‘temrin’ biçimli kelimeler, sıfatlar ve tanımlar topluluğunu (2) açımlayıp örneklerle somutlamaya çalışalım:

Ercan Ata’nın Son Bisküvi adlı ilk öykü kitabı içerdiği atmosfer itibariyle 90’lı yılların dünyasından sesleniyor okuyucuya. İçtenlikli bir anlatım diliyle bugüne, 2010’lu yıllara aktarılıyor öyküler. Bittabi 90’lı yıllarda ilk gençliğini yaşamış bu satırların sahibine de tarifi imkânsız (3) bir dil, duygu ve anlatım şöleni sunuyor bu kitap. Bu durumda Son Bisküvi’nin yaşattığı psikolojik iklimde, hâliyle, hâllenmesiyle metne izlenimci bir bakış egemen olacak, kalb’in pencerelerinden eserin içerildiği dünyaya bakacak, ruhumuzu eserin öykü harmanında öğüterek belki küllerimizden-aşk acısı yaşayan her şiir genci gibi- yeniden doğacak, savrulacak, belki de Hiç’liğe karışacağız! Ancak şunun bilgisine, bilincine sahibiz ki yazılan her hikâye, insanın insanı insanda insanlığı var etme biçimidir. Ve her hikâye kırık dökük kusurlarla döküntülü mosmor insanlığımızdan bize haber vermelidir! İnsanın yeryüzü ve gökyüzü serüveninden…

Melankolik bir anlatım

90’lı yılların öykülerinde öne çıkan en belirgin anlatım özelliği, anlatıcının ‘ben dili’yle ‘kendiliğinin melankolyası’nı duygulanımcı bir biçimde açığa çıkarmasıdır. Burada anlatıcı öykü dilini patolojik ben öyküsel bir kanaldan kurgular. Kurgulanmış benliklerdir söz konu olan, irad edilen. Bunda bize göre birinci etken, 1950 Hikâyeciler Kuşağının ‘bunaltılı’ öykü kişilerinin etkisi görülüyorsa, ikinci etken olarak da Oğuz Atay’ın anlatı kişilerinin ben’iyle diyalog kurulan şizofrenik benlik tasarımlarının etkisi vardır. Kıyıya vuranların, tutunamayanların sayrıl bilinciyle monolog biçiminde aktırılır, kurgulanır öyküler. Bu bilinçten yansıyan konular, dil ve biçem olarak kırıklı, kırılgan bir yapıya dönüşür. Örneklerle bu yazdıklarımızı somutlayalım:

‘‘Benim adım bay yenilgi. Eskiden yirminci yüzyılda ikamet ediyordum. Birkaç ay oldu daha yeni bir bin yıla gireli. Kendimi bir varoş prensi gibi görüyorum. Çay ağzımda kahverengi lekeler bırakarak kırılıyor. Motosiklet değil de hızarın sesidir gelen. Birileri bizleri kesmeye hazırlanıyor. Masumiyetimizi katletmek için değil mi, bunca özgün senaryo? Hakem bey, ben artık oynamak istemiyorum.’’ (s.13.)

Bu öyküleri okurken, metinler boyunca, 1997’den 2004’e, gezdim dolaştım sokaklarını İstanbul’un, ilk gençliğin. Anlatıcının dünyasıyla duygulanımsal bir benzerlik, bir özdeşim kurdum. Son Bisküvi öyküler toplamıyla bu yıllarda yazılan öykülerin anlatı evrenini de yeniden, bazen teneffüs ederek, bazense samimi bir tebessümle tarassut ettim.

Bu izlenimci algıdan, yeni nesnelliklere varmak adına, şunlar da söylenebilir kanımca: Son Bisküvi’de öykülerdeki anlatıcı derdini tasasını, günümüz öykülerinde sıkça rastladığımız biçimde anlatmıyor. Bugün sanaliteye de bulaşmış olan bilinçaltı – bilinç akışı dökümlerini sahtelikle, içtenliksiz bir dille aktarmıyor anlatıcı. Bu hususlarda son kertede Son Bisküvi anlatıcısının, ‘numara yapmayan bir kendini açma’yla kendiliğini ortaya serdiğini pekâlâ ifade edebiliriz. Ayrıca şunu da eklemek durumundayız: Anlatıcı duygulam dünyasını açığa çıkarır, ortaya dökerken oldukça dürüst davranıyor, yanıltıcı ve büyüleyici bir maskenin, sırları gümüşlü veya dökülmüş bir aynanın ardına saklanarak açıklamıyor durumunu, iç duygu-hallerini.. Bu bağlamda Milenyum Kuşağı Yeni Türk Öykücülerinin yeni gerçeklere, yeni deneylere varmak adına yapma ve yapay bir zeminden bir öykü dili geliştirmeye çalıştıklarını da artık ifade edelim(!).

Sayıklamalı dili, delilik söylemleri, söylenişleri de sahici

Son Bisküvi’de anlatıcı, iç konuşmaları, sayıklamalı bir dili, delilik sabuklamalarını da, yukarıda izah ettiğimiz gibi, numarasız ve dürüst bir sahici konuşma ve anlatım diliyle şekillendiriyor. Öykü cümleleri akışkan bir biçimlilik sunduğu gibi anlatım dili de doğal ve kendiliğinden. Okuyucu ister istemez hemen dâhil oluyor öykülerin atmosferine. Hele ki 90’lı yıllarda dünyayı yeni tanımaya, değişimi fark etmeye çalışan bir şiir genciyseniz okuma deneyiminiz, mükemmele yakın bir duygu ve anlatım şöleni oluyor. Anlatıcının ‘ben formu’nda anlattıkları, yaşadıkları ve hislenmeleri, sizin anlatımınız, sizin birebir yaşadıklarınız, sizin kalbinizden suhuletle dışarıya/yüzünüze yansıyan hisler oluyor…

‘‘Az önce neyi tükettin? Hazzın hangi yarısından ısırdın? Dudaklarında ekşi, ıslak bir tadın tortusu kaldı. Gençlik, genç kızlık, hevailik, aşklar, değiştirilenler ve her şeye rağmen değiş-e-meyenler. Bizimle sonsuza kadar yaşayacak olan. Sevgiye bu kadar yaklaşmışken sana dokunamamanın verdiği acıyla bir şeyler geçip gitmiştir hayatımızda. Tıpkı batan güneş gibi.’’ (s.39)

Son Bisküvi’de yalnızlığınız ve hüznünüz, size ait bir hüzün ve yalnızlık oluyor. Ayrılığı siz yaşıyorsunuz, vedalarınız, özlem ve iç isyanınız da sizin kalbinizden doğdu. Tutunamayışınız ve kıyıya vurmuşluğunuz da düpedüz kendiliğiniz oluyor.

Saçma bir dünyada aşk olmadıktan gayrı, ‘mutluluğunuzun anahtarı ellerinizde kalıyor’.

90’lı yılların sonu itibariyle içerdiği öyküsel atmosferi ve romantik dekorasyonuyla, bir Yıldız Parkı’ndan, Beğendik Mağazaları’na, oradan Ölü Âşıklar Derneği Lokali’ne, bir gidip bir geliyorsunuz metinler boyunca…

‘Sahilde Bir Akşamüstü’, kalbinizin gencecik dayanılmaz sızısını duyuyor, uçuşan kelebekler gibi sav-ru-lu-yor-su-nuz…

Film koptu…

Kırılma Noktasındayız…

Kalbimizdeki yaralar eşlik etse de bize…

Mimlenmiş bir adamız biz…

Kalbi dağlanmış biri.

Tacir değiliz evet,

Karşılıksız sevmelerin ustasıyız. Uzaktan.

Evet fakiriz,

Yoksulluk medarı iftiharımızdır bizim,

Evet, günahkârız da…

Kalbimiz de yüzümüz de kapkara.

Ama el-emin olmak için çırpınan da bizleriz.

Kalbimizde yirminci yüzyıldan kalma dayanılmaz bir yara.

Aşk yaralı bir maralın son şarkısıymış,

Nokta.

Kalıcı izli bir nokta.

Son Bisküvi, 90’lı yıllardan bugüne yansıyan bir ‘yalnızlık senfonyası’.

Yaralı yalnızlığımızın.

—————

  1. Ercan Ata, Son Bisküvi, Ötüken Neşriyat, Kasım 2016, İst.
  2. Bu satırların yazarına göre her yazı izlenimci veya nesnel bir yaklaşımla eseri/metni cerh etmeye yönelik bir temrin bilinciyle yazılmalıdır.
  3. Biz imkânsızı isteyip mümkün hâle getireceğiz, her yazı bir imkândır çünkü.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here