Elimde Şeyh Galib kitabı plakta Mahzuni hıçkırıkları

0
543
Şeyh Galib
Elimde Şeyh Galib kitabı plakta Mahzuni hıçkırıkları

Elimde Şeyh Galib kitabı plakta Mahzuni hıçkırıkları

Ali Asker Barut

İçimdeki gürültülerle daha fazla ayakta kalamayacağımı anladım oturdum toprağa, ve yıllar yıllar öncesi dedemin yaptığı gibi elimde Şeyh Galib kitabı, sırtımı verdim bir büyük taşa ordan bir güç bir medet umarak.

Gözlerim bugüne açıkken içim geçmiş ile dün ile geçmiş ve dünün gürültüleri ile dopdolu. Sırtımı verdiğim taşın soğukluğu serin serin kanımın içinde dolaşır iken büyük bir iç ürpertisinin ardından içimdeki gürültüler dindi ve 1976’da 12 yaşındaki çocukluk sesimi beni çağırırken duydum. Döndüm o sese döndüm o yüze döndüm o yıllara…

Elazığ’da mor mor açmış çiçekli dikenler, sarılı mavili dizboyu yabani çiçekler arasından koştuğumuz yazıya, sesimizi zevkle yankılattığımız o yankıyla büyülendiğimiz ovaya gelip yavaş yavaş bir gölge gibi dağlardan ağaçlardan çatılardan damlardan üzerimize büyük bir kuş kanadı gibi inen akşam karanlığında iğreti, perişan çadırları ile kondu Çingeneler. Yanlarında kocaları kapı önlerine çıkmış meraklı bir iç, meraklı bakışlarla kucaklarında küçük çocuklarıyla olup bitene bakan mahalle kadınları koşuşturan sıpalar, eşekler, tavuklar Çingene çocukları, kadınları ve erkeklerini birbirlerine gülümseyerek gösteriyorlardı. Yerleşmenin telaşı koşuşturması bitince kurulmuş çadırların önünde yalazları göğe değen çok büyük bir ateş yakıldı. O büyük ateşin etrafında çaylarını yudumlayan yorgun argın Çingene erkekleri ve kadınlarının konuşmaları bir saz sesiyle kesildi birden. Kucağında sazı kara, kederli bir Çingene genç gecenin içinde yankılanan sazı ve sesiyle bütün mahallenin, benim, çocukların, kucağındaki çocuklarıyla kadınların, erkeklerin kalbine, gönlüne dokundu.

Çingenenin ellerinde kalburu vay vay …

Bir elinde kalbur birinde deri vay vay …

Bunu seven yokmu insanın biri vay vay …

Çingene çingene hayat sana mengene

Alem oturur kalkar serserisin gene

 

Mahzuni çingene adamdır o gene

Adamdır ama neden adı olmuş çingene

Çingene çingene dara düştün çingene

Birçare çingene çingene çingene

Mahzuni adı o ateşin çevresinde, her dizesine baş sallayan Çingene erkeklerinin hayranlık dolu bakışlar altında o kara, kederli genç Çingenenin, büyük ateşin yalazları içindeki acılı yüzü ve kederli sesiyle kulaklarımda, ve bütün ruhumda yankılandı durdu o günden sonraki yıllarda…

Sonraki yıllarda kartopu misali Mahzuni adı yeni, değişik hikaye, tevatürler, anekdotlarla büyüdü büyüdü…

Birgün pikapta dönen bir Mahzuni parçası dinlenip bittikten sonra kimi, “Aslında kendisi Sünnidir. Bir gece bir rüya görüyor. Ateş almış bir sazın peşine veriyor o rüyada. Sonunda ulaşıp bir pîrin elinden o sazı aldığında saz elinde yanıp kül oluyor. Bu rüyadan sonra Alevi oluyor” diye anlatırken, başka bir evde başka bir Mahzuni bahsinin açıldığı cemaatte kimi “Kendisi Sünni ama etrafında samimiyetsiz, ve dini her türlü yalan dolan işlerine göre yorumlayıp anlatan hocalara kızdığından Alevi oluyor” derken, bazıları da “Alevilikteki samimi Muhammed Ali aşkına hayran olarak Aleviliği seçmiş, saza böyle başlamış derler” diye anlatır, anlatılır dururdu Mahzuni bahsinin geçtiği Mahzuni adı etrafında.

Mangal ateşinin etrafında komşumuzun evinde pikapta çalan Mahzuni dinlenirken ev sahibi komşu kadın Bedriye Hanımın anlattığı iç yakıcı anekdotsa ruhumun en derin yerinde aynı iç yakıcılıkla duruyor: “Bu parçayı içerde hapiste oğlu için okuyor. Bak şimdi parçanın sonuna doğru hıçkırıklarını duyuyorsun Mahzuni’nin.” İki yüzünde birer türkünün olduğu küçük 33’lük plak, artık plak üzerindeki iğnenin dönerken çıkardığı cızırtıları mıydı yoksa gerçekten hapiste, dört duvar arasında gönlü daralmış Mahzuni ağlıyor muydu sonuna doğru vardı o hıçkırık. Artık ne zaman dinlesem o parçayı ben de duydum hıçkırıkları.

Galiba 1994’tü Mahzuni Şerif konuk edildiği TRT’deki proğramda hayatını, Afşin’i, doğduğu köyü, okulsuz yolsuz Berçenek’i, hayatı ve kavgasını anlatıyordu. Pür dikkat kesilmiş dinlerken bugüne kadar bildiğim ne kadar hikaye tevatür varsa yıkıldı o anlattıkça, o anlattıkça bütün o hikaye tevatürlerin içinden yeni yepyeni bir Mahzuni çıktı, eski Mahzuni ile yeni Mahzuni içimde birleşti büyük bir Mahzuni oldu.

Ne diyordu: “Biz Hozatlıyız. Dedelerim Dersim’den gitme. Dersim’den gelip Maraş’ın Afşin kazasına yerleşiyorlar.”

Ali Ekber Çiçek de böyleydi, Aşık Daimi de böyleydi, Davut Sulari de böyleydi… Dağılan dağıtılan bir yerin, bir Dersimin, tıpkı Mahzuni’nin iğnenin altında dönen plağının sonuna doğru duyulan “hıçkırıklarıydı”.

İçimdeki gürültülerle daha fazla ayakta kalamayacağımı anlayıp toprağa oturup, yıllar yıllar öncesi dedemin yaptığı gibi elimde açık kalmış Şeyh Galib kitabı ile sırtımı verdiğim büyük taşda gözlerimin takılı kaldığı şiir sebeb oldu bütün bunları düşünmeme, hatırlamama.

Billâhi yuf bu şu’bede-î hiç-kâre yuf

Yuf kadr-i câh u tantana-î iştihâre yuf

 

Pâşâ ki bulmaya ser-i maktuunâ kefen

Ol tûg-ı tumturak-alem-î i’tibâre yuf

 

Bâd-ı ecel ki söndüre kandîl-i cânını

Bâşı ucunda bîhude şem’î mezâra yuf

 

Kerrât ile sahîfe-i âlemde çekmişim

Bû sûret-î mükerrer-i leyl ü nehâre yuf

 

Bir hâne kim binâsı ola âh u eşkden

Yâzık o âb u renge o nakş u nigâre yuf

 

Dür kî ede zuhûr furûn-ı şikencede

Her bir o la’l-i nâb o dür-î şâhvâre yuf

 

Sûr-ı arûs kim ola mâtem netîcesi

Püf şem’-i bezme meş’ale-î şu’le-dâre yuf

 

Gâlib penâh-ı fakre gir abdâl-meşreb ol

Al kerre-nâyı destine çal rûzgare yuf

 

Oldukça söylerim der-i Munlâ’da kâm-yâb

Dünya gamında çekticeğim âh u zâre yuf

Sözü Şeyh Galib’den büyük, ustalar ustasından Aşık Mahzuni Şerif aldı, diyor:

uzaktan yakından yuh çekme bana

sana senin gibi baktım ise yuh

efendi görünüp bütün insana

hak’kın kullarını yıktım ise yuh

 

ben hoca değilim muska yazmadım

ben hacı değilim arap gezmedim

kuvvetliyi sevip zayıf ezmedim

namussuza boyun büktüm ise yuh

 

ne demek efendim bey ve amele

fakir soymak yakışır mı kemale

rüşveti hak bilip her dakka hile

yapıp yapıp kafa çektim ise yuh

 

bu kadar milletin hakkın alanlar

onları kandırıp zevke dalanlar

diplomayla olmaz hakim olanlar

suçsuzun başına çöktüm ise yuh

 

mahzuni’yim benden başlar asalet

asiliğe paydos bey’e nihayet

şu insanlık derde girerse şayeto’na yar olmaktan bıktım ise yuh

yuh yuh sen öyleysen yuh yuh ben öyleysem

Mahzuni, bugünkü büyük modern, çağdaş şairlere ve şiire de yıllar öncesinden el veren pîri olarak bu şiiri için Şeyh Galib’ten el almış Galib’in döneminde öfke duyduğu beğenmeyip “yuf” dediği şeylere kendi çağında kendi döneminde beğenmediği öfke duyduğu şeyleri tesbid edip Mahzunice “yuh” çekiyordu. 18. Yüzyıldan bir büyük sesin bir büyük şairin mirasını da unutmayıp omuzlarına yüklenerek 20. Yüzyılda kendi sesi kendi tavrı ile harmanlayıp bugüne getirmiştir Şeyh Galibi. İşte bu, büyük ozanlıkdır bu. Siz Galib Mahzuni dersiniz, öteki Mahzuni Galib der. İkisi de aynı kapıya, aynı eşiğe, aynı evin içine çıkar.

İçimdeki gürültülerle daha fazla ayakta kalamayacağımı anladım oturdum toprağa, ve yıllar yıllar öncesi dedemin yaptığı gibi sırtımı verdim bir büyük taşa elimde Şeyh Galib’in kitabı.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here