Eleştiri sallama çay değildir | Recep Seyhan Eleştiri Haber için yazdı…

0
623
Hikayeci Yazar Recep Seyhan

Recep Seyhan                                          (Bu kayıt dahil) 937 sözcük var

ELEŞTİRİ ‘SALLAMA ÇAY’ DEĞİLDİR

Öğretmenlik yaptığım dönemden başlayarak okuyan ve yazmaya istidadı olan herkese destek oldum. Keyfiyeti, eski talebelerim olup daha sonra kendilerini geliştirip yetiştirerek bugün “ehlikitap” olmalarından onurlandığım Mihriban İ. Karatepe ve Yusuf T. Günaydın iyi bilirler.  Bugün de bana çalışmalarını gönderen herkese derin bir saygı ve ilgi ile bu emektar insanları insan yerine koyarak, onları gönendirerek olmayan vaktimden tasarruf edip onların yetişmesine katkıda bulunmaya çalışıyorum. İstiyorum ki o bildik ‘yazar kibri’nin libasını giyinmiş; burnu görüş alanını kapatmış, sınırlı bir çevre dışını görmeyen, tutunduğu edebiyat cemaati dışından ısrarla okumayan, ulaştığı konumu temellük edinmiş muhanetlere muhtaç olmasın bu insanlar, ilgisizliğe mahkûm olmasınlar…

Yüksünmeden onlara destek olmaya devam edeceğim. Okuyor ve üretiyorlarsa bu istidat varsa önleri açılsın, benim de bir payım bulunsun istiyorum bunda. Bu insanları; gözlerinde büyüttükleri, yere göğe sığdıramadıkları bu kibirli adamları rûberû görüp tanıdıktan sonra “keşke tanımasaydım, görmeden önceki yerinde öylece kalsaydı…” demesinler, hayal kırıklığı yaşamasınlar; çalışmalarında bir emek ve edebiyat adına bir değer varsa onu bastırma vakti geldiğinde yüzlerine kapılar kapanmasın.

Böyle bir destekte önceliğim eleştiri ve çocuk edebiyatı alanında çalışma yapanlara olacak; çünkü bu alanlar bomboş. Bir de masal alanı var ki neredeyse unutuldu. Masalsız bir toplumun hayalleri tutukludur. İşte ondan boşalan alanlarda haramiler cirit atıyor; uyduruk playsteyşin kahramanları, yabancı animasyon filmler… Bu masal konusu ayrı bir yazı konusudur. Eleştiri diyordum. Birkaç kibirli adamın tekeline terk edilmiş durumda eleştiri. Oysa eleştiri edebiyatın en önemli şubesidir; edebiyat piyasasında eleştiri filtresinden geçmeden hiçbir eser tutunamamalıdır. Ortalığı bol miktarda “best seller” in kaplamasının sebebi de ciddi bir eleştiri yokluğudur. Ben bu furyanın fenomenlerini akşamdan sabaha meşhur olan ses sanatçılarına benzetiyorum. Müzik tüketimi piyasasına sunulan bu çalışmalar için öğrencilerime şunu demiştim vaktiyle: “Şu soruyu sorun: Bu çalışmadan 10 yıl, 20 yıl sonra geriye ne kalacak? Ya 50 yıl sonra?” Aynı soruyu edebiyat piyasasında bir meta, gibi tüketilen kitaplar için de sorabiliriz. Geriye ne kalacak?  Teneke ile bakırın, gümüş ile kalayın, altın ile elmasın birbirine karıştığı bir zeminde kaliteli edebiyat eserleri boy gösteremez.

Nurullah Ataç ve Fethi Naci’den sonra (Gürsel Aytaç ve Mehmet Kaplan’a parantez açarsak) eleştirinin edebiyattaki karşılığı öyle aşındı ki bu alan neredeyse yok olmakla karşı karşıya bulunuyor. (Hikâyede Necip Tosun ve Semih Gümüş adlarını anmamak elbette haksızlık olur. Ancak bu arkadaşların bu alanda yaptıkları çalışmaların eleştiri türünde kendisine nasıl bir karşılık bulacağı konusunda hüküm vermek için henüz erken) Bir vesileyle söylemiştim: Bir edebî metin, öncelikle metin odaklı incelenir; dile ilişkin kaydedilmesi gereken durumlar, üslup, anlatıcı veya anlatıcılar, bakış açısı, tema, kurgu, imgelem, ayrıntılar, ayırtılar -nüanslar-, metnin dokusunda görülen -varsa tabii- yenilikler, farklılıklar; cümle kuruluşları, kelime-cümle işçiliği, metnin tür olarak nerede durduğu; eksik fazla ne varsa işaret edilir. Bildiğimiz eleştiri budur ve bu çerçevede yapılır. Hayır, böyle değil, yapılan eleştiri değil; “dostlar alışverişte görsün” yahut “dost gönülleme” türünden kitap tanıtımı ya da değini… Bir kitaptan herhangi bir bölüm veya bir parça (tek bir şiir, tek bir hikâye vb) da incelenebilir, eleştiriye konu edilebilir; bunda bir problem yok. Problem şurada: İlgili kitabı okumadan şöyle bir göz gezdirmek veya herhangi bir sayfadan, bölümden veya hikâyeden hareketle kitabın tümünü kapsayıcı nitelikte yargılarda bulunarak -kaba tabirle “sallama çay” türünden- yapılan işlemler…

İyi bir eleştiri, güzelleme veya tanıtımla farkını tebarüz ettiren edebî bir metindir. Bir eleştirmen, kitabı yerin dibine batırmayı veya yazarını göğe çıkarmayı bir ön kabul olarak alamaz, almamalıdır. Yıkmak veya yapmak değildir eleştirmenin işi; farkı bize gösteren tespitlerdir, rehberliktir, yol göstericiliktir, takdirle kaydedilmesi gerekenlerle eksik olanı veya daha iyiyi de işaret etmektir. Dostlar alışverişte görsün; birilerinin, eş dostun keyfi yerine gelsin kabilinden yapılan değini ve tanıtımlar eleştiri değil bizce…

Eskiden ‘sağcı’lar ‘solcu’lardan, solcular sağcılardan okumazlardı, taraflar birbirini yok sayarlardı. Bu vahim bir cehalet idi kuşkusuz. Şimdi böyle değil fakat şimdilerde aynı düzlemin insanları kendi içlerinden öteki ihdas ettiler; sonra o öteki’nden okumamayı onu görmemeyi seçtiler. 80 kuşağı bilir, bir Yaşar Kaplan vardı. ‘Ehlikitap’ idi; geride I.ve II.Kitap adıyla iki hikâye kitabı bıraktı; öykü kuramı üzerine unutulmaz metinler yazdı. Aylık Dergi edebiyatın tarihine geçti. İnsan öğütmede ve kendi içlerinden ‘öteki’ ihdas etmede usta olan “Yusuf’un kardeşleri” -başı bun’da kalınca- onu da görmediler, ademe mahkûm ettiler ‘yok’ saydılar… Kaplan’ın kendine özgü davranışlarını veya “aykırı” bulduğunuz tutumlarını onaylamayabilirsiniz ama bu sizi onun çalışmaları hakkında adaletsizliğe götürmemelidir. Olan tam da bunun tersi ise bu edebiyat değil, edebiyatın sözcük kökleriyle uyumlu bir gidiş değil bu. Ramazan Dikmen’i, Alaeddin Özdenören’i haklı olarak hatırlarken bir Bahattin Özkişi’nin; Sarı Arabalar gibi güzel hikâyeler de yazan Şevket Bulut’un adını anmıyorsanız, bu, adaletten açık biçimde sapmak olur. Zulmün tanımı da budur zaten; adaletten sapmaktır, haklıya hakkını vermemektir zulüm. Yok, edebiyata emek vermiş bu insanların kayda değer bir iz bırakmadığını düşünüyorsanız kendinizden başka buna kimseyi inandıramazsınız.

Üzülüyorum. Millet eleştiri adı altında birbirine güzelleme yazıyor; sonra onu piyasaya kitap olarak sürüyor ve o kitabın ‘iyi saatte olsunlar’a reklâmı yapılıyor. Yaklaşım bu olunca bu kümeye girmeyen yazarları da görmez hâle geliyorsunuz, durup dururken içinizden ‘başkası’ yaratıyorsunuz; sonra o ‘başkası’ndan okumuyorsunuz; dolayısıyla elinizle kapsama alanınızı da daraltıyorsunuz.

Eleştiri, edebiyatın güç kaynağıdır. Biçimsel olarak adı hoş gelmeyebilir ama ürüne de üreticiye de güç verir.  Eleştiri, yazarın aynasıdır. İyi bir eleştiride yazar eksiğini gediğini fark eder, kendisini keşfeder, ne yaptığını veya yapamadığını orada görür, görmelidir. İnsaflı bir eleştirmen hak edilen neyse o hakkı vermekten de yüksünmez. Bu sebeple eleştiri, edebî türler içinde öncelikli ve saygın bir türdür.

Edebiyat, günübirlik işlerin, kısa vadeli “al gülüm ver gülüm” hesaplarının üstünde ciddi bir iştir. Edebiyat var olanı görünmez kılan değil; görünmeyeni veya görünmez hâle gelmiş olanı arayıp bulan ve onu bize gösteren, sorgulayan, dönüştüren ve değiştiren, inşa eden, dokuyan bir etkinliktir. Bu alanda kalem oynatanlardan ciddi olmaları beklenir. Eleştirmen ‘dışarı’dan ve ‘içeri’den “başkası” ihdas edemez, bundan özenle kaçınmak zorundadır, bu gibi ‘küçük’ işlerle meşgul olamaz eleştirmen. Eleştiri ‘salama çay’ değildir.

{Eleştiri Haber}

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here