Eleştiri Haber, Şeyh Edebali Edebiyat Mektebi Öğrencilerinin Hikâye Atölyesi Yazılarını Yayınlıyor…

0
528
Projenin uygulanmasında büyük emekler harcayan yazar Fahri Tuna ve Bilecik Milli Eğitim Müdürlüğü liseli gençleri yazarlık Atölyesi kapsamında usta yazarlarla buluşturdu ..
Bilecik’te sene başında Bilecik Milli Eğitim Müdürü Fazilet Durmuş ile başlayan çalışma daha sonra onun yerine atanan  Dr. Güsamettin  Erdoğan’la yıl sonuna kadar devam etti …

 

Bilecik Şeyh Edebali Yazarlık Mektebi’nde öğrencilere mihmandarlık yaparak bu yürüyüşe revan olmalarında mihmandar olan hocalar: Fahri Tuna (Portre Yazarlığı), Mustafa Özçelik (ŞiirAtölyesi), Şakir Kurtulmuş (Deneme ve Düşünce Atölyesi, Osman Suroğlu ( Çizgi Atölyesi), Selvigül Kandoğmuş Şahin (Hikaye Atölyesi).

Yine ayda bir gerçekleşecek olan Medeniyet Söyleşileri’ ne konuk olan düşünce insanı, yazarlar ve sanatçılarımız: Nurullah Genç, Yıldız Ramazanoğlu, D.Mehmet Doğan, Sadık Yalsızuçanlar, İsmet Yerlikaya, Mehmet Bozdağ, Sadık Yalsızuçanlar, Selçuk Küpçük

İnsanı yaşat ki devlet yaşasın” diyerek çıkılan yollarda biliyoruz “vaktinden önce çiçek açmaz”…

Anadolu’nun bağrına Bilecik gibi kutlu, tohumların yeşerdiği mümbit topraklarımıza, gençlerimizin yüreklerine tohumlar bırakmaya, yine zamanı geldiğinde rengârenk güller, sümbüller, menekşeler dermeye geldik… Hayırlı, bereketli bir çalışma olması duasıyla efendim…

[Selvigül Kandoğmuş Şahin, Bilecik Şeyh Edebali Edebiyat Mektebi Hikaye Atölyesi kapsamında gençlerle buluştu. Onlarla bir dizi dersler yaparak hikaye yazmanın tekniğine dair öncü mahiyetinde görüş ve önerilerini paylaştı. Bu tarz programların gençlerin genelde edebiyata ve özelde hikaye sanatına olan eğilimlerini, merak ve ilgilerini artırma cihetinde ciddi katkıları var. Gençler yazarlarla buluşuyor ve edebiyata dair zihinlerine takılan soruların cevaplarını buluyorlar. Görülen o ki Selvigül Kandoğmuş Şahin de bu atölye çalışmasından oldukça verimli sonuçlar alarak dönüyor. Genç yetenekleri keşfetmesinin yanında onlardaki hikaye yazma heyecanının parlak yansımalarıyla öğrenci yetiştirmenin gönencini ve mutluluğunu da yaşamış oluyor. Bu tarz atölye çalışmalarının artarak devam etmesi Yeni Cevherlerin gün yüzüne çıkmasında önemli etkileri olacaktır…

Hikayeci Yazar Selvigül Kandoğmuş Şahin’i ve değerli öğrencilerini kutlar, başarılarının devamını dileriz…Eleştiri Haber]

SELVİGÜL KANDOĞMUŞ ŞAHİN

1971 yılında, Tokat Reşadiye, Demircili Beldesi doğumlu yazar ilköğrenimini Babaeski’de, liseyi İstanbul’da tamamladı. Anadolu Üniversitesi İktisat Fakültesi’ni 1995 yılında bitirdi. İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi’nden öğretmenlik formasyonu aldı.Yazı hayatına İstanbul Üniversitesi Basın Yayın’da okuyan bir grup arkadaşı ile Üniversiteli dergisini çıkartarak başladı.  Yörünge Dergisinde muhabirlik ve kısa süre öğretmenlik yaptı.

Yazıları ve öyküleri, Kafdağı, Hece, Hece Öykü, Yediiklim, Bir Nokta, Mahalle Mektebi, Temmuz, Aşkar, Tasfiye, Ay Vakti, Değirmen gibi dergilerde yazıları ve öyküleri yayınlandı. Aynı zamanda; Kitap Dergisi, Özgün İrade, Umran, Vuslat, Kuran-i Hayat ve Diyanet Dergisi’ de düşünce yazıları ve makaleleri yayınlandı.

Bir süre Bahçelievler ve Bağcılar Belediyelerinin Eğitim Kültür Müdürlüklerinde ve Basın Danışmanlığında görev aldı. Çeşitli sivil toplum kuruluşlarında çalışmalarını sürdürürken bir süre İkbal Eğitim Kültür ve Dayanışma Vakfının Yönetim Kurulu başkanlığını yürüttü. İstanbul Yazarlar Birliği Yönetim Kurulu üyeliğinde de bulunan yazar, Milat Gazetesi’nde köşe yazarlığını ve Edebistan Sitesi’nin söyleşi editörlüğüyle, çeşitli sivil toplum kuruluşlarıyla, halen vakıf, dernek, belediye ve okullarda seminer çalışmalarını da sürdürmektedir.

Evli ve Meryem Zehra’nın, Hacer’in, Mustafa Harun’nun ve Hümeyra’nın annesidir. İstanbul’da ikamet etmektedir.

Yayınlanmış Eserleri: Gülendamın Renkleri (Öykü 2001 3.baskı 2017); Hayırlı Haber (Öykü 2002, 3.baskı 2017); Yusufha  (Roman 2006, 4.baskı 2016); Eylül Sancısı (Toplu Öyküler 2011, 2. baskı ),  Hızırla Yolculuk (Deneme 2011, 2. baskı, Okur Kitaplığı:  3.baskı 2018); Savrulan (Öykü 2014, 2.baskı 2015); Kalemin Yazgısı (Deneme 2014); Kırık Zamanlar (Öykü 2015); Kalbin Duası (Deneme 2016).

Hikayeci-Yazar Selvigül Kandoğmuş Şahin

YANGINA UĞRAMIŞ KİTAPLAR / SELVİGÜL KANDOĞMUŞ ŞAHİN

Yazı yürüyüşümde mihmandarlığını esirgemeyen,

yazının, sözün ve çizginin ustası; Hasan Aycın Ağabeye…

Öncesi…

Şehre lapa lapa karlar yağıyordu. Yeni kolalanmış dantel perdeleri aralayıp, her zaman olduğu gibi babamı bekliyordum. Uzakta durgun donuk bir griliğe bürünmüş göl yutardı yağan karları. Çamurlu sokaklarda, akşam ezanları eşliğinde çocuklar son oyunlarını bırakıp yeni tutmaya başlayan, karlara gömülü çamurlu ayakkabılarını eşiklerde temizleyip soba sıcağıyla, uyuşturan, rehavet ve güven veren evlerine koşarlardı.

Lapa lapa karlar yağarken, Şubat soğuğunun en keskin savurganlarında kapımız yumruklanıyor. Babam böyle yumruklamaz kapıyı. Usulca girerdi içeri, onun eve girişi, dışarının soğuğunu taşısa da, bıyıkları, yüzü gözü kara belenmiş olsa da, sıcacık bakışlarından muhabbet akardı. Her zaman eli kolu dolu gelir. Betül’le biz poşetlere saldırır sonra babamın boynuna atlardık.

Yer sarsılır gibi, sanki bir depremin, derinden sarsan bir zelzelenin ortasında öylece donakaldık. Annem yavaş adımlarla kapıya yaklaşırken, eteklerine dolanan Betül’ün saçlarında elleri. “Kim o?” diye sesleniyor. Büyük bir gümbürtüyle kapı açılıyor. Annem, şaşkın ama zaafını göstermiş olmaktan, ıslanan iri siyah gözlerine biriken yaşlardan utanır gibi, birden solan çehresine yerleşen acı bir tebessümle soruyor: “Neler oluyor, nasıl böyle girersiniz, neler oluyor?”

Evin içi birden bir sürü adamla doluyor. “Arama yapacağız hanım, çocukları al ayakaltından.” Gelen adamların en iriyarı ve esmer olanı annemin yüzüne bile bakmadan sesleniyor. Babaannem, alt katın merdiven başında, korku dolu gözlerle beyaz tülbendini ıslatan gözyaşlarıyla kıpır kıpır dualar ederek bizi bekliyor.

Kardeşim Betül’ün yüzü sapsarı. Gözlerine aniden biriken yaşlara hâkim olamıyor, hıçkıra hıçkıra ağlıyor. Elini sıkı sıkı tutuyorum. “Ağlama Betül” diyeceğim ama konuşamıyorum, ağır bir suskunluk çöküyor üzerime. Babaannem, “Gelin uşaklarım, gelin yanıma” derken, pazen eteğinin yumuşaklığına sokuldukça, üst kattaki depremin şiddeti daha bir artıyor sanki.   Her şey yerle bir oluyor gibi. Annemi düşünüyorum, eminim yine o asil duruşuyla bir heykel gibi olup bitene bakacak, kara gözleri buğu buğu, dudaklarını kemirecek ama hiç ağlamayacak.

Gürültü arttıkça Betül’ün elini daha çok sıktığımı anlıyorum. “Elim acıyor abi, sıkma artık” artık diyor. Sonra birden Betül’ün elini bırakıp kapıya yöneliyorum. Babaannem çevik bir hareketle koluma yapışıyor: “Uşağım bekle, giderler birazdan…” Tekrar bizi eteklerinin dibine oturtup, gözyaşlarını gizleyerek sessizce ağlıyor.

Dantel perdelerin gerisinden, artarak yağan karlara bakıyorum. Sobanın üzerindeki çinko çaydanlık fokur fokur kaynıyor. Sobanın küçücük cam penceresinden alevleri görüyorum. Sıcacık odaya yayılan, kavrulmuş kestane kokusuyla, gözlerim sobanın alevlere açılan penceresinde. Buğulanan camların gerisinde yine aynı manzara; camın dibinde her yıl yuva yapan güvercin gözüme çarpıyor. Yuvasının üzerine tünemiş, onca gürültüye rağmen uçmuyor. Bir heykel gibi yumulup kalmış yuvanın üzerine. Gri kanatlarına karlar yağıyor.

Annem birden kapıda beliriyor. “Gittiler” derken gam yüklü sesinde takatsizlik. Yüzü sapsarı. Birden çökmüş sanki. Elleri, vücudu bir titreme nöbetiyle sarsılıyor.  Önce bizlere, sonra babaanneme sarılıp sarsıla sarsıla ağlıyor. Bu ağlama ne kadar sürüyor. Ben ağlayamıyorum. Tek ben ağlayamıyorum. Babaannemde sesindeki metanet yüklü yalvarışlarla, “Yavrum, üzme kendini, bak çocuklar var. Toparlan hadi …” derken onun da, ak tülbendine yaşlar sızıyor gri gözlerinden…

Hep beraber üst kata çıktığımızda, tarumar olmuş, tam bir eşya çöplüğüne dönen evimizin haline donakalmış bir halde öylece bakıyoruz. Minderler, annemin çeyiz sandığındaki tüm eşya, oyuncaklar, kimisi yırtılıp atılmış kitaplar hepsi salonun ortasına yığılmış… Babamla annemin üzerine titredikleri kütüphane neredeyse yerle bir olmuş. Bu yığıntının içinde annem, en son bayram temizliği için sildiği balköpüğü rengindeki kurum dökülmüş siyah halılara, tarçın rengi koltukların tümden simsiyah kuruma kesmiş haline yâd yâd bakıyor. Sonra kitap yığının önüne çömeliyor. Hıçkıra hıçkıra ağlıyor. Babaannem annemi teskin edemeyeceğini anlamış olacak, belki de onun ağlayıp rahatlaması gerektiğini düşündüğünden olsa gerek, “Hadi uşaklarım, hadi aşağı inelim, ananız gelir birazdan… Hele bir kendimize gelelim…” Diyerek o mutedil sesiyle, sarıp sarmalayan sevgi dolu bakışlarıyla bizi aşağı indiriyor.

Sonrası…

Annem o gece uyumadı. Biz babaannemin odasında yattık Betül’le. Ama annem tüm gece dolandı durdu sanki. Ertesi gün, erkenden kalktı. Sökülen soba borularını tekrar taktı, sobayı kurdu. Onca uğraşmasına rağmen, soba çekmedi, tüttü. Yağan kardan sonra, güneşli, aydınlık bir günün ışıklarıyla uyanmıştık. Ev dumana kesti. Annemin gözleri kıpkırmızı, kan çanağına döndü. Hem simsiyah dumandan, hem ağlamaktan. Büyük bir sabırla, eşyaları bir bir ayırdı. Tüm kitapları salonun orta yerine yığdı. Ertesi gün annem daha diri kalktı. İki günün yorgunluğu, uykusuzluğu onu derin bir uykunun kollarına salmıştı sanki. Ayazlı bir Şubat gününe açtık gözlerimizi. Bir taraftan yağmur fırtına derken annemin bütün çabalaması sonuç vermiş, artık soba gürül gürül yanıyordu. İsten ve dumandan siyaha kesmiş tül perdeleri aralayıp, arada bir dışarı bakıyordu. Siyah bir araba günlerdir sokağın başında bekliyordu. Biz de bekliyorduk.

Soba yanar yanmaz, annem odanın ortasına yığdığı kitapları yakmaya başladı. Bir ara bizden de yardım istedi. Öylesine hızlı hareket ediyordu ki, kucak kucak kitapları sobanın içine dolduruyor, kitaplar tutuşuyor, kapak açıldıkça, siyah kâğıt parçacıkları havada uçuşuyordu. Gözlerinden sicim gibi yaşlar akıyordu. Evlendikleri günden beri biriktirdikleri,  kristal bardak kutularına doldurup çeyiz olarak getirdiği, babamın öğrenci evlerinde, altlarını çize çize okudukları tüm kitapları çılgına dönmüş bir halde sobaya dolduruyordu. Sonra birden durdu. Kara gözleri şimşek şimşek, “ Hadi aşağı inin, burası çok sıcak, hasta olursunuz…” diyerek bizlere kesik kesik öksürüklerinin arasından seslendi. Evin içi fırın gibi, dayanılmaz bir sıcaklıkla cehennem gibi olmuştu. Aşağı iniyoruz ama benim aklım yukarda. Annem tüm evi yakacak sanki öyle hızlı hareket ediyor ki, kucak kucak kitapları soluksuz dolduruyor sobaya…

Kitaplık devrildi devrilecek. Neyse ki duvara monteli olduğundan olsa gerek devrilmemek için direniyor. Zaten evi zenginleştiren bir kitaplık, anneannemin çeyizinden yerde serili rengârenk el dokuma halı, babamın arkadaşından ikinci el alıp döşettiği tarçın rengi ahşap oymalı koltuklar…

Annemin kitapları yakması neredeyse bir gününü aldı. Ara ara namaz vakitleri balkona çıkıyor, yüzünü ayaza vererek derin derin iç çekiyor. Kitapları yakarken sanki gençliğini, anılarını, aşklarını, dostluklarını adeta tüm geçmişini yakar gibiydi. Derin solumalarla gözlerinden yağmur gibi yaşlar akıyordu o kadar güçlü görünmesine rağmen. Yalnız en üst rafta dokunulmamış büyük boy bir Mushaf’la, birkaç tane deri kaplama, oldukça yıpranmış ciltleri koyulaşmış yer yer yırtılmış eski yazı kitaplara dokunulmamış. Muhtemelen, onları da Mushaf zannettiklerinden olsa gerek ellenmemiş. Annem de dokunmuyor…

Yakacak kitap kalmıyor artık. Annemin de takati kalmıyor. Sapsarı yüzünde, ıslak kara gözleri mütemadiyen bende düğümleniyor. Onun tüm zafiyetlerine şahitlik etmişim ama onu anlayacağımdan emin bir dille benimle konuşabileceğine, onu anlayabileceğime dair müphem bir kanaatle bana sesleniyor: “Al bu kitapları, babanın dedesinden kalma. Onlar artık sana ait.” Ciltleri yıpranmış, yer yer yırtılmış bir kucak dolusu kitabı büyük bir itina ile aşağı indiriyorum. Sanki kucağımda dünyalar var. Sanki günlerdir eve uğramayan babam var kucağımda. Kitaplardan gelen keskin küf kokusu, dokunuşlarımı yıldırmıyor, sımsıkı bağrıma bastırıp kendimi sedire atıyorum.

Yavaş yavaş yaprakları çevirmeye başlıyorum. Bu yaz Kur’an kursuna gitmiştim ya ondan olsa gerek bir sürü tanıdık harf görüyorum. Ama okuyamıyorum. Olsun, yine de sıcacık sararmış sayfalardan yüreğime doğru akan babamın bakışları öylece gülümsüyor… Sonra Babaannem yanıma geliyor. “ Bir gün okuyacaksın onları yavrum. Onları okuyacağın mekteplere git. Büyük Deden Âlim birisiydi. Kitaplar ondan kalma… Onları okumak belki de sana nasip olacak” diye sırtımı sıvazlıyor. O zaman ağır bir yük biniyor omuzlarıma, çocuk yüreğime…

Gidenler…

Mahpushane içinde yanıyor gazlar

Bayramdan bayrama da a canım çalınır sazlar

Kimine annesi ağlar, kimine kızlar

Öylede düştüm zindanlara yanar ağlarım

Demir parmaklıktan bakar döner ağlarım…”

Alt komşumuz Hamza Abi bu türküyü dinlerdi… Nağmeler annemin duru çehresine, benim suskunluğuma neler anlatır neler söylerdi. Merdiven boşluğundan evin içine kadar bir sızı gibi akıp gelen bu ses bizi nerelere götürürdü.

Neden sonra, bir haftanın sonunda köşede bekleyen siyah arabanın artık orada olmadığını fark ettik.

Onca kalabalığın, gürültünün içinden sıyrıldık. Tellerin arkasından babamı gördüm. Bize ne kadar belli etmese de sekerek yürüdüğünü, incelmiş yüzünde ışıl ışıl yanan gözlerini, gümrah bıyıklarını gördüm. Gözlerinin etrafındaki morluklar, sol şakağından kulağına doğru inen ince bir kızarıklık. Sonra saçları, alnına dökülen, dalgalı kara saçları, oynarken, parmaklarımı ara ara geçirdiğim saçları yoktu. Babamın bir gözleri vardı sanki yorgun yüzünde. Gözleri hep annemin gözlerini arar gibi, ellerini demir parmaklıklara geçirmiş, Betül’e, bana, babaanneme uzanır gibiydi. Annem kar beyazı çamaşırlar, çoraplar, birkaç yedek elbise, yıllardır bırakmaya uğraştığı ama bırakamadığı birkaç sigara paketi getirmişti. Hiçbir şey olmamış gibi oradan buradan konuştular. Sonra annem, başı önünde “Yaktım “ dedi. “Bütün kitapları yaktım.” Babam annemin yere düğümlü gözlerine son bir kez daha baktı uzun uzun. Giderken, sanki annem gözlerini, ellerini, yüreğini tüm bedenini orada, babamın özlem dolu bakışlarına bırakarak gidiyordu… Betül yine ağladı. Ben güçlü görünme adına ağlayamıyordum. Oysa nasılda hıçkırıklar düğümlüydü içimde. Bir dokunsalar öylece coşup gidecektim. “Büyük dedenin kitaplarını Akif’e verdim.” Babam sustu önce, bu yangından o da nasibini almış gibiydi. Omuzları çökmüş,  eliyle farkında olmadan yakalarını kapatmaya çalışıyor. Onun gizlemeye çalıştığı morlukları,  inatla göstermemeye çalışsa da bizler görüyorduk. Diyorum ya bir gözleri vardı babamın. Yıllarca bize umudu, mutluluğu, güveni yaşatan dost gözleri, gümrah bıyıkları, gür kaşları… İncelip, sararmış yüzünde kocaman olmuş balköpüğü gözleriyle uzun uzun baktı bana. “Oku, büyük dedemin kitapları artık senin. Yangından geriye bir onlar kaldı madem onlar sana emanet…”

Gidip de dönmeyenler…

Merhametli velinimetim Cemilem, Muhterem Refikam… Bir kere sonsuz hürmet eder, duanızı talep ederim. İnşallah buradan tez zamanda kurtulur kavuşuruz. Çocuklar mekteplerine devam etsinler. Hamdolsun sıhhat ve afiyetim yerindedir…”

Şehre yine lapa lapa karlar yağarken babam bir gece ansızın çıkageldi. Betül sınavlara hazırlanıyordu. Ne tevafuktur ki ben de edebiyat okumaları yaparken, şahsıma kalmış kitapların arasında bulduğum, büyük dedemin, büyükanneme kendi el yazısıyla mahpushaneden yazdığı mektubu okumaya çalışıyordum.

Babamın eli sol bacağında, saçı sakalı ağarmış, zayıflamış, sol yanağında derin bir yara izi, bal rengi gözleriyle öylece bizlere bakıyordu. Soba yine alabildiğine gürül gürül yanıyordu. Avizenin aydınlığı bayram temizliği için yeni silinen bal rengi halının parlaklığını daha bir ortaya çıkarmış, perdeler kolalanmış, sabun kokusuyla ev cennet gibi olmuştu.

Babam eşikten bu cennete bakıyordu. Hepimiz donakalmıştık. Görüş günlerine gidip geliyorduk ama doğrusu yakınlarda çıkacağından haberdar değildik. Ağarmış saçlarına, yukarıya doğru kaldırdığı paltosunun yakalarına, kirpiklerine karlar dolmuştu.

Babamı yirmi gün önce kaybettik. O kadar uğraşmamıza rağmen eve uyum sağlayamadı. Doğrusu bizim de ona alışmamız onca yıldan sonra çok zor oldu. Ona duyduğumuz derin hasrete rağmen bizim de düzenimiz bozulmuştu. Aniden astım nöbetleriyle sarsıla sarsıla öksürüyor, onca yalvarmamıza rağmen tüm tedavileri reddediyordu. Uzun, anlaşılmaz suskunluklara gömülü, Şubat soğuğunda ara ara yağan karları izliyordu camdan. Uzun suskunluklarının arasında bir gün beni yanına oturttu: “ Biliyor musun Akif ne kadar sevindim şu büyük dedemin kitaplarını okumaya başlamana. Büyük dedem âlim birisiymiş, onca eser yazmış. Harf inkılâbının olduğu yıllarda alıp götürmüşler dedemi. Bir daha haber alınamamış. Yalnız tek bir mektup göndermiş Cemile Nineme… Sonrasında asıldığını öğrenmişler…  Cemile Ninem deli gibi olmuş. O da tıpkı annenin yaptığı gibi, ocak başına büyük dedemin tüm kitaplarını yığıp yakmış. Odunların arasında alev alev tutuşan eserlerin yanması neredeyse iki gün sürmüş… Kitapları ocağa doldururken, “Oğlumu da götürmeyin,  bir uşağım kaldı… Yaktım tüm kitapları yaktım” diye avaz avaz bağırıyormuş. İşte bu senin elindeki kitaplar o küllerden yani ilk yangından, toprak altına gömülerek bu günlere kalmış eserlerdir…”

Babamla en son bunları konuştuk. Her gece istisnasız kâbuslarla uyanıyordu. Bazen bu kâbusların kendi de farkına varıyor, bazen de hiçbir şey olmamış gibi annem onu yatağına yatırıyordu. Uyurgezer bir hal ile her gece evin içinde dolanıyor olmasından, kapıları pencereleri hep kilitli tutuyorduk. Neredeyse tüm ev halkı olarak babamı bekler olmuştuk. Söyledikleri hep aynı şeylerdi. Bunları duydukça içime derinden acılar akıyor, yumruklarımı sıkıyor ama bir şey yapamıyordum.

–              Germeyin… Kollarım kopacak germeyin ne olur. İnsaf… GERMEYİN…

–              Ne olur bir örtü, utanıyorum… Örtün üstümü… Yazıktır. Yapmayın hiç mi insanlık yok sizde. UTANIYORUM… UTANIYORUM… Bir örtü bir örtü…

–              Donuyorum… Dizlerim çok acıyor… Otursam bir otursam ne olur… DİZLERİM AHHHH DİZLERİMMM…

–              Açın ışıkları… Öldürün lan beni öldürün!

ÖLDÜRÜN LAAAAAN….. Öldürün beni ne olur.

DAYANAMIYORUMMMM…..Öldürün beni.

 

ŞEYH EDEBALİ EDEBİYAT MEKTEBİ ÖĞRENCİLERİ HİKÂYE ATÖLYESİ YAZILARI 

14 Hafta olarak sunacağımız atölye çalışmaları boyunca bu çalışmalarda özelde öykü, hikaye üzerinde durarak;  yazınsal metnin öğelerinin neler olduğu, yazınsal dilin en önemli anahtar oluşunun nedenleri, gerçeklik ve kurgu ayrımı, kişilerin yaratılma biçimleri, olay örgüsünün kurgulanışı gibi başlıkların yanı sıra, şiir, deneme ve roman ayrımını da anlamaya çalışacağız.

Didaktik bir öğretimin tamamıyla dışında, uygulamaya, karşılıklı tartışmaya, yorumlamaya dayalı bir çalışma biçimiyle gençlere kalemin gücünü kullanarak, istidatları doğrultusunda kendilerini keşfetmeleri sağlamaktır amacımız. Okumanın ve yazmanın önemini anlatırken, onlara yeteneklerini ortaya çıkaracak bir izlek oluşturmak, yol göstericilikle birlikte beraber, tartışma ve uzlaşma zemininde onların da derslere katılımını sağlayarak yazınsal metinlere yol açmak.

SIRADAN BİR GÜNE UYANMAK

Uyandığımda, kelimenin tam anlamıyla sanki hiçbir şey yoktu. Yastığımın altına sakladığım telefonum yoktu. Kalkar kalkmaz aramaya başladım. Belki de yere düşmüştür düşüncesiyle yeri taramaya başladım. Fakat bulamadım. Odadan çıkarken anneme seslendim, “Anne! Telefonumu bulamıyorum!” Koridordan hışımla geçip mutfağa girdim. Sanki bir şeyler eksik gibiydi. “Anne?” diye tekrar sinirli bir şekilde seslendim.

Bu sefer salona gittim. Televizyonumuz da yoktu. Kısaca söylemem gerekirse; hangi odaya girersem gireyim teknolojik aletlerin eksikliğine rastlıyordum. Balkona çıktım. Soğuk bir rüzgâr esiyor, saçlarım savruluyor, terleyen ensem üşüyordu. Annem yere çömelmiş küçük bahçemizde, yere çömelmiş naylon bir leğende çamaşırları çitililerken neden böyle bir eylemi bu şekilde yapma gereği duyduğunu çok merak ettim. Bana bakmadan köpüklü elleriyle yüzüne dökülen saçlarını geriye doğru atarken, “Ali uyandın mı? Bir durum mu var sen bu kadar erken kalkmazdın?” diye seslendi. Annemin bu sözlerine karşılık korku ve şaşkınlık dolu gözlerle: “Anne bütün teknolojik aletlere ne olduğunu bana söyler misin?” diye sordum.

“Anlamadım ne demeye çalıyorsun sen? Kâbus falan mı gördün yoksa?”

“Hayır!” diye bağırdım. Sakin olmaya çalıştım ama böyle bir durumda nasıl sakin olabilirdim. Babamın nerede olduğunu sorduğumda ise hiç beklenmedik bir cevap almıştım. Dediğine göre babam şu anda kömürlükte sobayı yakabilmemiz için odun kırıyordu. Korkudan boğazım düğümlendi. Kış mevsiminde olduğumuzu biliyordum ve bu yüzden montumu giyip dış kapıyı hızla açtım. Donuyordum ama soğuktan değil korkudan… Şu anda telefonuma bir mesaj gelmiş olabilirdi. Şu anda oynadığım savaş oyununda öldürülmüş ve ülkem esir alınmış olabilirdi. Bütün bunlar benim için çok önemliydi. Yoksa hayat bomboştu. Ve hayatın hiçbir anlamı yoktu oyunlar ve telefonum, bilgisayarım olmadan.

Kömürlüğün açık kapısından odunları kıran babama bakıyordum. Ona baktığımı hisseden babam “Ali burada ne işin var? Üşüteceksin hadi içeri gir “diye seslendi arkasını dönmeden.

“Baba telefonum yok, bilgisayarım yok yerinde, nerede biliyor musun sen mi kaldırdın? Televizyonumuz da yok, fırın, sonra ısıtıcılar, çamaşır makinası, bulaşık makinası, neredeler baba?”

“Saçmalamayı kes! Neden bahsettiğini anlayamadım, evde her şey yerli yerinde. Şimdi hemen eve gir hastalanacaksın” diye babam sertçe bana karşılık verdi.

Çaresizce içeri girerken babam gür bir şekilde arkamdan tekrar seslendi: “Çok canın sıkılıyorsa kitap oku, sokağa çık arkadaşlarınla oyna.”

Asla kitap okumam diye diye geçirdim içimden. Sokağa çıksam oynamaya, kim benimle oynar ki, kimseyi tanımıyorum. Hep odama kapalı kaldığımdan hiç sokakta arkadaşım yok benim.

Neden ailem olan bu garipliklerin farkında değil diye içimden geçirdim. Çözemedim doğrusu. Acaba sadece bizim evde mi böyle bir durum vardı? Yoksa her çocuk şu anda benim gibi acı mı çekiyordu?

Bunu bilmenin tek bir yolu vardı ve o da komşuların kapısı çalmaktı. Fakat komşularımızın hiç birisini tanımadığım için bu fikirden vazgeçtim. Üzgün ve somurtkan bir halde yatağıma kıvrıldım. Hala aklım almıyordu tüm bu olanları. Kendimi çok çaresiz hissediyordum. Kitaplığıma göz gezdirdim. Canım çok sıkıldığı için bir kereden bir şey olmaz diye elime bir kitap aldım. Akşama kadar kitap elimden düşmedi, beni sürükledi, alıp götürdü.

Nihayet akşam olmuş mutfaktaki yemek masasının etrafına toplanmıştık. Hepimiz sakin bir şekilde yemeklerimizi yerken annemle babamın daha çok konuştuklarını, birbirlerine şakalar yaptıklarını farkettim. Çok keyifli ve huzurlu oldukları her hallerinden belli oluyordu. Bu durum bana da huzur veriyordu. Ben de farkında olmadan onlarla sohbete katıldım. Telefonlar ve televizyon yoktu, onların yerine büyük bir huzur hâkim olmuştu sanki ve saatler süren bir birliktelik yaşıyorduk. Ailemle ilk defa böylesine anlamlı zaman geçirmiştim. İlk defa evet ilk defa böyle bir şeyi yaşıyorduk.

Hayatımın en güzel saatlerini bu masanın başında annemin ve babamın gözlerini içine bakarak geçirmiştim.

İlk başta tüm bu yaşananların bir rüyadan ibaret olduğunu anlayamadım. Fakat yatakta olduğumu, gözlerimden hala uyku aktığını ve telefonumdan gelen sinyallerin kulağımı çınlattığını neden sonra farkettim. Bu çok tuhaftı doğrusu. Kalbimin atışlarını şimdi daha derinden duyuyordum.

Kalktığımda yatağımın altındaki telefonumu masaya koydum. Bu rüyayı ilk ve son görüşümdü biliyordum. Ama biliyor musunuz sanırım o rüyadaki huzuru ve dinginliği özlüyorum. Sonra aniden yatağımdan kalktım. Salona doğru yürüdüm, televizyona gömülmüş halde haberleri izleyen babama ve telefonunu kurcalayan annemin karşısına geçtim: “Bu gün birlikte zaman geçirsek olur mu?” diye sordum…

Bedriye TAVŞANCI: 2002 yılında Bozüyük’te doğdu. Bilecik Atatürk İlkokulu ve Bilecik Edebali Ortaokulunu bitirdi. Hâlen Bilecik Hayme Ana Mesleki Ve Teknik Anadolu Lisesi 9. Sınıf ve Bilecik İl Milli Eğitim Müdürlüğü Şeyh Edebali Edebiyat Mektebi Selvigül K. Şahin Hikâye Atölyesi öğrencisidir.

***

ALMAWT*

 

İzlerken onların yaprak gibi solmasını,

Onların aciz yaşamlarını,

İzlerken onların sonsuz ruhlarını,

Söyle; neler düşündün ALMAWT?

 

Seni gördüklerinde ne tepki verdiler,

Hayatlarının son perdelerini acı ile mi bitirdiler.

Yalnızlığın soğuğu ile mi sana sarıldılar

Onları kucağına alırken neler düşündün ALMAWT?

 

Senden kurtulduklarında kızdın mı?

Sana geldiklerinde mutlu mu oldun?

Söyle neler hissettin onları götürürken,

Söyle sen kimsin ALMAWT?

 

*ALMAWT: Arapça Ölüm

 

 Tarik ÇAKIR: 2001 yılında Bilecik Bozüyük’te doğdu. Bayırköy Anaokulu ‘nu bitirdi. Hâlen Bilecik Şeyh Edebali Anadolu İmam Hatip Lisesi 11. Sınıf ve Bilecik Il Milli Eğitim Müdürlüğü Şeyh Edebali Edebiyat Mektebi Selvigül K. Şahin Hikâye Atölyesi öğrencisidir.

 * * * 

GÜL VE NİLÜFER

Yangın yarım saattir devam ediyordu. Ekipler ve halk söndürmek için uğraşıyorlardı. Sonunda yangın söndürüldü ve içeri girildi. Etrafı saran is sanki bir sanat tablosu oluşturmuş gibi ortalığı kuşatmıştı.

Yerde yanmış gül yaprakları vardı. Tablolar sıcaktan yanmasına rağmen hâlâ bir sanat eseri gibi görünüyorlardı. Halılar tamamen yanmış ve altındaki parkeleri korumuştu. Her odanın parkeleri kocaman nilüfer çiçeği gibi açılmış sanki ortalığı aydınlatıyordu.

Sanki evdeki kaos bir sanata dönüşmüştü. Birisi yatak odasına baktı, gördüğü karşısında hayrete düştü.

Evin sahibi, yatakta gül yaprakları içerisinde, yüzünde beyaz bir maske ile yatıyordu. Oda olduğu gibi duruyordu. Hiçbir yanık izi ve duman yoktu etrafta. Alabildiğine aydınlık ve temizdi. Tek bir eşyaya bile ateş dokunmamıştı.

Yatağın başında hat yazısıyla yazılmış bir levhada:

“Kir ve çamurdan yükseldim. Ben, bataklıkta açan bir çiçeğim, ben güzelliğin ta kendisiyim” yazıyordu.

Herkes hayretle yatakta kıpırdamadan yatan kadına ve baş tarafındaki levhada yazan yazıya bakıyordu…

Tarık ÇAKIR: 2001 yılında Bilecik Bozüyük’te doğdu. Bayırköy Anaokulu ‘nu bitirdi. Hâlen Bilecik Şeyh Edebali Anadolu İmam Hatip Lisesi 11. Sınıf ve Bilecik Il Milli Eğitim Müdürlüğü Şeyh Edebali Edebiyat Mektebi Selvigül K. Şahin Hikâye Atölyesi öğrencisidir.

***

KAYIP NOTA

Notaların bize verdiği hükümle yazmak istedim sana, muhtemelen hatırlamayacaksın beni, ama yine de söylemek istedim. Yorgunsundur şimdi biliyorum… Gözlerin o zamanlar da hafif kısık bakardı. Şimdi ne değişmiş olabilir ki? Ben sana bunu yazmak istedim çünkü eğer unutursan arada bir açıp okursun. Olmadı hemşireler okur değil mi ama? Yavaş yavaş her şeyi unutuyorsun, her şeyi.

Anılarımız zihninden yavaşça siliniyor. Elimizden bir şey gelmiyor. Belki merak edersin, neden yanında olmadığımı. Gelemiyorum çünkü korkuyorum. Sana baktıkça beni hatırlamayışın kalbimi daha fazla hüzne boğuyor. Belki de Tanrı’nın cezasıydı bu, ikimize karşı. Hatırlar mısın bilmem. İlk birlikte sahnelediğimiz konseri. Heyecanla sana bakıyor, piyanoyla kemanın uyumuna tanık oluyorduk. Tabi ben yine heyecandan yaşarmış gözlerle bakıyordum, ama sen yine o güven veren gülüşünle beni rahatlatıyordun. Her konserimiz böyle olurdu. Sen besteleri yazardın bense sana kemanla detaylandırırdım. O kadar kişi içerisinde kemancı olarak beni seçmiştin. Çünkü korktuğumu ve yaşadıklarımı yalnızca sen biliyordun. Bu satırlarım bana verdiğin neşe içerisinde fazla hüzünlü kalabilir. Çünkü sen hastalığa yakalandıktan sonra benim dünyam kendi karanlığında boğulmaya başlamıştı.

Her güzel hikâyenin hüzünlü kısımları olup, mutlu eden sonları da olur ya. Seninle mutlu son olduğuna inandığım hikâyem ne yazık hüzünlü bir sona doğru ilerledi. Hastane odasına bir kaset bırakmıştım ya, hani beraber izlemiştik. İşte o sen ve bendim. Ben yine heyecandan titreyen ellerle sahneye bakıp ağlıyor, sense gurur dolu gözlerle bana bakıyordun.

Geçen bestelerini kurcalarken bir günlük buldum. Dayanamadım açtım, baktım,  okudum ve bu yüzden bu mektubu sana yazmak istedim. Muhtemelen onu da unutmuşsundur. Ama bu yüzden sana kızmıyorum. Günlükte uzun saçlı bir kızı sevdiğinden bahsetmişsin. Her bestenin onun için yazılı olduğunu, bu yüzden ona söylemekten korktuğunu yazmışsın. En kötüsü de ne biliyor musun? Bana sevdiğini söyleyemeden beni unutmandı. Belki gülerdin, ama içindeki o hüznü asla söylemezdin bana. Bense ne yapayım? Anlayamazdım seni. Hiç ağlamadığını sanıyordum ki o güne kadar.

Yine provadaydık seninle. Yüzünde derin bir hüzün bana bakıyor, yine aynı hüznü örter gibi gülümsemeye çalışıyordun. Çalmaya başlayacakken piyanodan değişik sesler çıkarıyordun. Sana uymaya çalışırken ben daha da berbat ediyordum. Sırf senin yolundan gitmeyi sevdiğimden dolayı.

Sana bakıyordum bir uyarı beklermişçesine ama gördüğüm sessizce ağlayan, fark edilmek isteyen birisiydi şimdi. Bense korku dolu gözlerle sana bakıyordum. Koşup sarılmıştım sana o anda. Kulağıma fısıldadığın kelimeler kalbimde bazı yaralar açmıştı. Unuttuğunu belli etmemek pahasına gelmiyordun provalara. İşte o gün öğrenmiştim hastalığını. Belki zihninden hikâyemizin yaprakları dökülüyordu ama kalbimizdeki hisler sonsuza dek kalacaktı.

Zamanla eriyordun gözümde. Sessizce ağlıyordum tıpkı senin yaptığın gibi. Yazıların kaldı unutmandan sonra. Bestelediğin her parça birçok insanın kalbinde ilmek ilmek işlendi.

Ve son bir isteğim var senden, denize baktığın her an aklında ben olayım. Sen de gökyüzüm ol ki her dalgamda sana ulaşmaya çalışayım. Güneş beni buhar haline getirsin. Gökyüzüne, yanına geleyim. Ve sonsuz bir döngüyle devam etsin bu. Şu dünyada unutmak değil ama hatırlamamak mümkün…

Merve TÜRK: Bilecik Merkezde doğdu. Kozabirlik ilkokulu ve Osmangazi ortaokulunu bitirdi.  Halen Bilecik Hayme ana mesleki ve teknik Anadolu Lisesi 11.sınıf ve Bilecik İl Milli Eğitim Müdürlüğü Şeyh Edebali Edebiyat mektebi Selvigül K. Şahin Hikâye Atölyesi öğrencisidir

***

KÜÇÜK BEDENLERİN BÜYÜK YÜREKLERİ

Şimşekler çakıyor, sicim gibi bir yağmur yağıyordu. Dipsiz zifiri karanlık gökyüzünün siyahının yansıdığı yağmur birikintilerin üzerinden küçük kız atlıyor ve sevinçle şarkı söylüyordu sanki. Annesinin ev karmaşasından çıkıp büyük emek ve uğraşla hazırladığı kurabiyeler vardı elinde.

Daha beş yaşına basmamış, deniz mavisi kocaman gözleriyle etrafı büyük bir merakla taramış, annesinin ortaya çıkma tehlikesini azaltıp, parmak uçlarında koşup evden kaçmıştı.

Şimdi ise yuvarlak, sevimli yüzünde artan bir gülümseme ile annesinin yaptığı lezzetli kurabiyeleri yemeye başlamıştı bile.

Sokağın sonuna geldiğinde yağan yağmur şiddetini gitgide artırıyor, koyu kahverengi saçlarının her teli ıslanıyordu. İri damlalar, kasvetli havada büyük bir ahenk ve hızla yola kurşun gibi inerken, gözlerini kamaştıran karanlık sokağı aydınlatan bir şimşek çaktı.

Şimşek o kadar gürültülüydü ki, camlar zangır zangır titriyor, yer sarsılıyordu sanki. Küçük kız o zaman deniz mavisi gözlerini karşı evin yıkık merdivenlerinde oturan çocuğa dikti. Bu ıssız ve soğuk sokakta ikisinden başka kimse yoktu. Kendi yaşlarında olan çocuk, soğuktan titreyen bir kedi yavrusu gibi adeta bu soğuk merdivenlere sığınmıştı. Koşar adım çocuğun yanına yaklaştı ve onu tepeden tırnağa süzmeye başladı. Göz açıp kapayıncaya kadar ellerinde ve ceplerinde olan tüm kurabiyeleri küçük çocuğun ceplerine doldurmaya başladı. Küçük kız üşüyor, nefesi bulut bulut dağılıyor ama o bu kedi yavrusu gibi çelimsiz çocuktan gözlerini alamıyordu. Geçen yıl ona doğum gününde hediye edilen ve bedenini sımsıcak tutan yeşil montu üzerinden hızla çıkartıp çocuğa sardı. O an ikisi de göz göze gelmiş küçük çocuğun yüzüne bir tebessüm yayılmıştı. Ve şimdi gözlerinden yaşlar akıyordu.

Paylaşılan şeylerle, yeni hayatlarda yeni umutlar başlayabilirdi. Paylaşmaya değer şeyler olduğu müddetçe, insanlar birbirlerinin eksikliklerini tamamlayabilir ve büyük mutluluklar yaşabilirlerdi.

Bazı ruhlar vardır ki, aydınlığı ve huzuru taşıyan, karanlığı ve zulmü hiç tatmamış.

Küçük kız deniz mavisi gözleriyle aydınlık ve huzuru masum dünyasına taşıyor ve paylaşıyordu.

Seval ŞAHİN: 2001 yılında Eskişehir’de doğdu. Bilecik cumhuriyet ilkokulu ve Bilecik Osmangazi ortaokulunu bitirdi. Hâlen Hayme Ana mesleki ve teknik Anadolu Lisesi 10.sınıf ve Bilecik İl Milli Eğitim Müdürlüğü Şeyh Edebali Edebiyat Mektebi Selvigül K. Şahin Hikâye Atölyesi öğrencisidir.

***

AFFET

Yangın yarım saattir devam ediyordu. Mahalledeki insanlar yanan evin içine girmemem için beni kollarımdan tutuyordu. Yanan sadece ev değildi, içeride kardeşim de vardı. Bu alevlerden kurtulması mümkün değildi. Nasıl kurtulabilir di ki? Daha sadece on yaşındaydı.

Beni bırakmaları için çığlık çığlığa yalvarıyordum mahalleliye. Ama onlar benim bedenimin de o alevlerle sarılmaması için sımsıkı tutuyorlardı kollarımdan. Ben ise kendi canımdan çoktan vazgeçmiştim. Kız kardeşim daha on yaşındaydı. Nasıl izin verebilirdim ki onun bu şekilde acılar içinde ölmesine.

“Ne olur bırakın beni! Bırakın da kardeşime gideyim ne olur bırakın!” Ağlayarak, yalvarıyordum mahalleliye. Onlar da ağlıyordu. Ama hâlâ tek yaptıkları şey beni tutmaktı. Alevler öyle bir sarmıştı ki evi, ne penceresi kalmıştı ne kapısı. Çığlıklarım daha da yükseldi. Kulaklarım kapanmıştı tüm seslere. Ayakta durabilecek gücüm kalmamıştı. Gözlerim kararıyordu. Soğuk zeminin tenimle buluştuğunu hissetmeden önce gördüğüm tek şey itfaiyenin yangını söndürmeye başladığıydı.

Gözlerimi beyaz tavana açtım. Başım sanki çekiçle vurulmuşçasına ağrıyordu. Yavaşça yattığım hastane yatağından doğruldum. O anda aklıma geldi tüm olanlar. İçimi büyük bir korku kapladı. Hemen yerdeki ayakkabılarımı giydim ve odadan koridora fırladım. Kapının önünde mahalledeki tek yakınım olan Hülya Abla vardı. Kollarından tutup kendime çevirdim. “Kardeşim nerede, iyi mi?” diye sordum. Başını eğdi, gözleri nemlendi ağlamaya başladı sanki. Anlamıştım. Kardeşimi kaybettiğimizi anlamıştım. “Son kez görmek istiyorum, nerede o?” diye haykırdım. Bana o zaman karşı odayı işaret etti.

Yavaş adımlarla kapıya kadar ilerledim. Titreyen ellerimi kapının kulpuna sarmıştım ama açmaya cesaretim yoktu. Gözlerimi kapadım, derin bir nefes alarak açtım kapıyı. Bembeyaz bir örtü dikkatimi çekti önce. Burnumu çeke çeke yatağa yaklaştım. Sağ elimi örtüye uzattım. Hafifçe kaldırdım. Eskiden süt kahvesi olan saçları gözüktü. Biraz daha çektim tek tük kalmış kaçları gözüktü. Yutkundum. Ve örtüyü çenesine kadar indirdim. Yüzü kaldığı cehennemin ortasında simsiyah olmuştu. Ama bu güzelliğini saklamaya yetmemişti. Eğildim, sardım kollarımı yanık bedenine ve öptüm usulca alnından

“Affet ablacığım” diyerek…

Şevval KARA: 2003 yılında Bilecik Bozüyük’te doğdu. Bilecik Ertuğrulgazi İlkokulu ve Bilecik Murat Hüdavendigar Ortaokulunu bitirdi. Halen Bilecik 15 Temmuz Şehitler Anadolu Lisesi 9. sınıf ve Bilecik İl Milli Eğitim Müdürlüğü Şeyh Edebali Edebiyat Mektebi Selvigül K. Şahin Hikâye Atölyesi öğrencisidir.

***

TEK KİŞİLİK BİR CENNET

Gözünü açtığında masmavi bir yerdeydi. Hiç kimse yoktu. Bir ses vardı yalnızca. O’nun sesiydi. En son ne zaman duyduğunu hatırlamaya çalıştı. “Tabağındaki yemeği bitir. Yirmiye kadar say, o zaman geleceğim.”

Bulunduğu yerdeki mavinin neden o kadar güzel ve rahatlatıcı olduğunu anlamıştı. Babasının gözleri zamanında birçok kişiyi imrendirmişti. Saf bir güç vardı gözünün derinliklerinde. Baktığında insana cesaret veriyordu. 8 yaşına kadar onun gözlerine sahip olmak istemişti. 9 yaşında, babasının bir daha dönmeyeceğini anladığında, gözlerinin mavi olmamasından dolayı şükretti Tanrı’ya.

İleriye doğur adım attığında havanın rengi bir çift ağlayan göze dönüştü. Bir gökyüzü ve uçurum olmuştu ayaklarının altında. Uçurumun iksiri pür beyazdı. İnsanın gözünün yakıyordu, yaşam enerjisini emiyor gibiydi.

Arkasını döndü. 8 yıl boyunca hayalini kurduğu gözler karşısında duruyor ona bakıyordu. Konuşmadı. Hareket etmedi. Kalbi tekledi ve nefesi kesildi. Tüm bedeni titredi. Yazdığı tüm nefret mektuplarını yıldızlara yüklemiş gibiydi. Onu karşısında görünce böyle bir tepki vereceğini düşünmüyordu. Birkaç adım atıp babasına sarıldı. Sanki yıllar boyu edeceği hakaretleri değil, sarılırken söyleyeceği özlem dolu kelimeleri düşlemişti. Babası hareket etmeyince bir adım geri çekildi. “Baba” dedi. Babası hüzünlü ancak huzurlu bir şekilde kaşlarını çattı. “Üzgünüm” diyebildi. “Ancak burası tek kişilik bir cennet”. Ardından hiç düşünmeden kızını uçurumdan aşağı itti.

ÖZNÜR DEMİR: 2002 yılında Bilecik’te doğdu. Cumhuriyet İlkokulu ve Osmangazi Ortaokulu’nu bitirdi. Hâlen Bilecik Ertuğrulgazi Lisesi 10.sınıf ve Bilecik İl Milli Eğitim Müdürlüğü Şeyh Edebali Edebiyat Mektebi Selvigül K. Şahin Hikâye Atölyesi öğrencisi.

***

KÂBUS

Kâbuslar. Tüm benliğimi ele geçirip, ruhumu her geçen saniye kemiren, uykularımı bir canavar misali ele geçirip tüm benliğimi çürüten kâbuslar yüzünden günlerdir uyuyamıyordum. Bazen düşünüyordum. Asıl kâbuslar yatağa yattıktan sonra mı, yoksa önce mi görülüyordu.

Elimi dipleri terleyen saçlarımdan geçirirken gözlerimi sıkıca kapatıp o görüntülerin, çığlıkların kaybolmasını diledim. Hepsinden kurtulmak rahatlamak, hafiflemek istedim. Gözlerimi kapattığımda beni bitirmek isteyen canavarlarımı değil de altın tepsiyle uykuyu önüme sunan melekler görmek isterdim.

Ama sadece şeytanın çığlıklarını dinledim.

Gözlerimi açtığımda gördüğüm şey, ellerimin altındaki çarşafı koparmak istercesine sıkmama neden oldu. Hayır, olamazdı.  Ben uyanmıştım ve kâbuslar bitmemişti. Şimdi olmazdı, ben uyanmıştım.

Fakat karşımda sivri dişleriyle bana sırıtan canavarım kendim kadar gerçekti.

Karşımdaki koltuğa gürültüyle oturdu. Ellerim titriyor, tırnaklarımı kanatırcasına avucuma geçiriyordum.  Gözlerimi kapattım, annemin bana söylediği ninnileri fısıldadım. Ama o gitmiyordu. Hala orada, kanlı, sivri tırnaklarını koltuğa geçirerek beni izliyordu.

Gözlerim yaşlarla doldu, zihnim hayatı için Tanrı’ya yalvaran insanların olduğu mahşer yerine döndü. Hepsi, zihnimdeki her bir ses bağırıyor, çığlıklar atıyorlardı. Beni deliliğin dibi sivri kayalıklarıyla dolu uçuruma itiyorlardı. Bense sadece gözlerimdeki yaşları engellemeye çalışıyordum.

“Uyandığında benden kurtulabileceğini mi sanıyorsun?”

Bu soru yüzüme bir tokat gibi çarptı, ruhumun aynası bu sorunun etkisiyle parçalandı, kırıkları ruhuma battı. Ruhumdan sızan bir damla kan gözlerimden yaş olup aktı.

“Hayır!” Çığlığım tüm odayı inletirken yorganı üstümden sökercesine kaldırıp yataktan fırladım. Artık bu işkence bitecek ve ben canavarımın bana sardığı zincirlerden kurtulacaktım. Artık sonlanacaktı bu acı. Bitirecektim onu.

Komodinin çekmesini sertçe açarken karşımda siyah soğuk metal, tüm gerçeklerin yüzüme vurmasını sağladı ve bu benim geri adım atmamı gerektirirken ben, tüm cesaretimle silahı aldım ve tetiği çekip ayağa kalktım.

Soğuk metal, tam da şakağıma dokunuyordu.

“Artık kim daha güçlü?” dedim alayla. Karşımdaki canavarın yüzündeki alaylı gülüş silinmiş, korkuyla bakan bir ifade almıştı yerini. Bu durum, ben de büyük bir zevk oluşturuyordu.

Bitirecektim onu.

İyice bastırdım silahı şakağıma. Kalbim ağzımda atıyor, zihnimin sesleri çığlık çığlığa bağırıyor, sanki seslerin dışarıdan da duyulmasını istiyordu. Hepsi yapmamı söylüyordu. İlk defa onları dinleyecektim, kurtulacaktım bu acıdan. Boyun eğmeyecektim kâbuslara, onlar da benimle birlikte biteceklerdi.

Bitirecektim onu. Bitirecektim beni. Bitirecektim bizi.

Ve silah sesi, tüm pencerelerin titremesine neden oldu…

Beyza SAKA: 2002 yılında Bilecik Bozüyük’te doğdu. Bilecik Atatürk İlkokulu ve Bilecik Edebali Ortaokulunu bitirdi. Halen Bilecik Kız Anadolu İmam Hatip Lisesi 10. Sınıf ve Bilecik Il Milli Eğitim Müdürlüğü Şeyh Edebali Edebiyat Mektebi Selvigül K. Şahin Hikâye Atölyesi öğrencisidir.

***

HATIRALAR DA CAN YAKAR

Karısının ölümünden sonra hayat bitmişti sanki Sinan için. Nefes almak dahi zordu, tek tesellisi karısının ona bıraktığı tek yadigâr olan biricik kızıydı. Dolunay, onun sahip olduğu tek şeydi artık. Uzun, parlak kahverengi saçları annesinin ölümünden sonra sanki ölmüş gibi cansızdı.  Öylesine seviyordu ki onu. Çok zor olmasına rağmen nefes alıp veriyor, yüzünde bir saniye gülümseme görmek için kendini parçalıyordu. Ama kızı ne gülüyor, ne ağlıyor, ne de konuşuyordu.

Annesi beyaz gülleri çok severdi. O da kendini toparlamak için sürekli beyaz gül desenli elbise, ayakkabı, çorap, taç ne bulursa onları giyer okula öyle giderdi. Öğretmenleri Dolunay’ın bu davranışlarını doğal buluyorlar ve elbiselerine karışmıyorlardı. Dolunay okulda hiçbir arkadaşı ile konuşmaz eve gider odasına girer ve müzik dinlerdi. Akşam yemeklerinde aşağıya inmez geceleyin atıştırırdı. Babasını bile nadir görürdü. Hayat böyleydi onlar için ve zamanı durdurmak veya geriye almak imkânsızdı.

Günler geçerdi o karanlık evde. Hiçbir değişim olmazdı Dolunay’da. Ama Sinan artık kızını gittikçe kaybettiğini düşünürdü. Gittikçe daha az görüşürlerdi babası ile Dolunay. Aynı evde iki yabancı gibiydiler.

Koca evde artık iki yabancı vardı. Artık kaçış yoktu, kızını kaybetmek istemiyordu Sinan. Bir gece kızının odasına girmeye kalkıştı. Odaya girdiğinde kızı uyuyordu. Sakince yanına uzandı. Kızı sanki huzurlu bir uyku içindeydi. Uyandırmak istemedi o yüzden sadece yanında yatmaya devam etti. Hafif bir tebessümle kızına sarıldı. O an kızının gözü aniden açılır gibi oldu. Ama açılmadı. Sanki öylece kalmak istiyordu. Hafif bir seslenişle gülümseyerek, “Güllerin benimle anne” dedi. Sinan hıçkırmamak için kendini zor tuttu, gözleri doldu ama ağlayamadı.

Kızının bir sorunu yoktu. Ve gülümsemişti. İhtiyacı olan şey zaman değildi. Ona güç verecek şey sadece zaman değildi. Annesinin emaneti idi. Uyanmasın diye korkarak sarılıyordu kızına. Nefes dahi almadan.

Ertesi gün kız tek başına yatağından kalktı. Babası yanında yoktu. Babasının gece boyu yanında kaldığından da haberi yoktu. Her zamanki beyaz güllü elbisesini giydi, tacını kafasına taktı ve okula doğru yöneldi.

Akşam eve geldiğinde, kapıdan içeri girdiğinde aniden nefesi durur gibi oldu. Evin her tarafı beyaz gül desenli duvar kâğıtları, tablolar, eşyalar, süsler ve beyaz güllerle bezenmişti. Çantası elinden düştü. Ani bir şaşkınlık geçirdi ve o an nefesini tuttu, koşarak odasına çıktı. Odasının kapısına geldiğinde, içeride tahta seslerini duydu. Odaya aniden daldı. Babasının tabloları duvara çaktığını gördü. Üstünde beyaz gül desenli bir tişört ve beyaz bir pantolon vardı. O zaman ne yapacağını şaşırdı, nasıl davranacağını bilemedi. Ama gözleri dolmuş öylece babasına bakıyordu. İşte o zaman şaşkınlık ve sevinç içinde gözleri dolu dolu kendisine bakan kızını gördü babası. Kız koşarak babasına sarıldı. Şimdi artık gözlerinden sicim gibi yaşlar akıyordu. İkisi de gözyaşları kahkahalara karışmış birbirlerine sarılmış gülüyorlardı.

Artık hatıralar can yakmıyordu.

Arslan Batuhan AĞAÇDAN: 2002 yılında Ankara Yenimahalle’de doğdu. Bilecik Osmaneli İlköğretim ve Bilecik Osmaneli Atatürk Ortaokulunu bitirdi. Halen Bilecik 15 Temmuz Şehitler Anadolu Lisesi 10. Sınıf ve Bilecik İl Milli Eğitim Müdürlüğü Şeyh Edebali Edebiyat Mektebi Selvigul k. Sahin Hikâye Atölyesi öğrencisidir.

***

DÜŞLERİNİZDE SAKLIYIM

Eskiden daha kalıcı gelirdi

Ölümden korkmamak mesela

Yanılmışım çünkü insan bu kurtuluşu

İnsanlıktan vazgeçtiği zaman tercih eder.

 

Mesele ölmek değilmiş

Asıl mesele öldüğünde;

Arkana dönüp bakamamak olanağı

Ya kafanda kurduğun mistik bir yerdesin

Ya da sonsuza dek uyumak üzeresin.

Sen bir yolcusun belki

Ya da son yolcuydun artık, vardın o şehre

Asılsızdır bana göre tapınmak

Ama insan bazen istiyor görmediği bir varlığa inanmak

İçinden geldiği gibi öylesine ki bu muhafazakârdan daha aç daha doyumsuz

 

Sıra bize de gelirse gençliğimizin bağrında

Dostlarım, sevdiklerim üzülmeyin

Belki hakettiğim yerdeyim

Belki bir mektupla haber yollarım gittiğim yerden.

Ve eğer mümkün olursa kartpostal da eklerim fazladan

 

Yalnız bir latifesi var bu işin

Çünkü ben düşlerinizde saklıyım düşlerinizde açabilirsiniz o zarfları…

 

GÜNDÜZ UMAY KESEN: 1999 yılında Bilecik Merkez ilçede doğdu. Ertuğrulgazi İlkokulu ve Ortaokulunu bitirip. Yavuz Selim Mesleki Ve Teknik Anadolu Lisesinden mezun oldu. Okulunun devam sürecinde Bilecik İl Milli Eğitim Müdürlüğü Şeyh Edebali Edebiyat Mektebi kapsamında Selvigül K. Şahin Hikâye Atölyesi öğrencisidir.

***

YILBAŞI KATİLİ

Yılbaşına son iki hafta kalmıştı. Alışveriş ve hindi alımları zirve yapmış, son on yılın satış rekorları kırılıyordu. Aileler evlerini ışıl ışıl süslemek için uğraşırken, lapa lapa kar yağmaya başlamıştı.

Alptekin ne kadar karşı olsa da, babaları yılbaşına ayrı bir önem veriyordu. İki katlı evleri için çam ağacı, porselen süsler, konfetiler, led lambalar, akşam yemeği için hindi, ,şöminenin üstüne asılacak renkli çoraplar ve hediyeler bir hafta önceden hazırlanmıştı.

Alptekin ile ablası öğrenci oldukları için babalarına yardımcı olamıyorlardı. Annelerinin nefes darlığı da cabası. Babaları kara kara düşünürken bir anda aklına liseden arkadaşı Cemil geldi. Cemil iyi kalpli, gözü tok birisiydi. Hemen iletişime geçen babaları durumu kendisine anlattı. Lise arkadaşını kırmayan Cemil, yardım etmeyi kabul etti.

Bir gün sonra Cemil evlerine geldi. Yorucu geçen üç günün ardından evleri yılbaşı için hazırdı. Yılbaşı gecesi herkes televizyonun karışışına geçip yarışma programlarını izlemeye başladılar.

Üst kattan ayak sesleri gelmeye başlamıştı. Babasının programlara ara veremeyeceğini bilen annesi, üst katı kolaçan etmeye gitti. Bir iki dakika sonra merdivenlerden iniyordu. Aniden kafasını çevirip baktı. Bu istem dışı bir bakıştı. Annesinin arkasından gelen kot pantolonlu birisini görünce kuvvetli bir çığlık attı. Adam ani bir hareketle annesini de sürükleyerek bodruma iniyordu merdivenlerden.

Bütün aile panik halinde çığlıklar atmaya başlamışlardı.

Sonra aniden Alptekin ile ablası dışarı çıkmıştı. Babası şöminenin üstündeki baltayı alıp kapıya dayandı. Komşular çığlıklardan şüphelenip polis çağırdılar. Babası artık dayanamamış kapıyı kırmıştı. Biraz zaman geçince iki el ateş sesi duyuldu. Ardından annesinin çığlıkları. Polis sonunda gelmişti. Kapıyı kırıp içeri adım attığında polislerden birisi aniden yere yığıldı.  Polisleri atlatan hırsız hızla, kan ter içinde salonun ortasına doğru geldi. Bir müddet bize baktıktan sonra üst kata fırladı. Biz evimizde işlenen üç cinayetin şokundan çıkamadan hırsız bizim adeta üstümüzden atlayarak kaçtı.

Olaydan iki gün sonra “üç ceset ardında iki yetim bıraktı” başlığında haber ekranlara düştü. Evleri incelenirken üst katta, babasıyla Cemil’in çalıştığı odada bir insanın sürünerek geçebileceği bir yarık bulundu. Bunun sonucunda katilin, babasının lise arkadaşı Cemil olduğu anlaşılıyordu. Babasının dikkatsizliğinden faydalanan Cemil duvarın dibinden yarık açmış ve bu yarığı yılbaşı gecesi kullanmaya karar vermişti.

Hakan AĞCA: 2003 yılında İstanbul Pendik’te doğdu. Tepecik ilkokulu ve Bilecik Osmaneli Şehit Osman Er İmam Hatip Ortaokulu’nu bitirdi. Halen Bilecik Şeyh Edebali Anadolu İmam Hatip Proje Lisesi’nde 9.sınıf ve Bilecik İl Milli Eğitim Müdürlüğü Şeyh Edebali Edebiyat Mektebi Selvigül K. Şahin Hikâye atölyesi öğrencisidir.

{Bu metinler yalnızca www.elestirihaber.com ‘da yayınlanmaktadır}

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here