Edebiliği ve kalıcılığı nerede aramalı? | Hayriye Ünal | İktibas

0
543
Şair-Eleştirmen Hayriye Ünal

Hayriye Unal

YOK ÖYLE BİR TREN

Stefan Zweig, Stendhal’i anlattığı olağanüstü denemesinde kendini dünyanın merkezi olarak gören bu cesur adamın nasıl kendi benliğini ustalıkla, büyük bir inatla geliştirdiğini anlatır. O “vahşi yalnızlık sayesinde, kapılarını böylesine bir dikkatle sımsıkı kapamış olması sayesinde, Stendhal’ın varlığının özü bize kadar bu derece el-değmemiş bir halde –tabii ve çok özel kokusuyla, bu derece katkısız bir şekilde- kalabilmiştir. Yalnızlık insanın olduğu gibi kalmasını sağlar; reçine içinde fosilleşmiş bir böcek gibi, bir kaya üzerindeki tarih öncesi bir eğrelti otunun izi gibi, Stendhal’in benliği de, ben’ciliğinin koyduğu barikatlar sayesinde, çağının yıkıcı, ‘birleştirici’ ve ayırıcı etkilerinden kendini koruyabilmiş ve bütün orijinalliği içerisinde olduğu gibi kalabilmiştir.” (Kendi Hayatının Şiirini Yazanlar)

Bu adamın yaşamında, bugün gelişen ve çağın birleştirici nitelikleriyle birörnekleşmeye giden şiir dilleri açısından büyük dersler vardır. Şiir dilinin birörnekleşmesi başlı başına propaganda ile ilgilidir. Akımlarla yazılan edebiyat tarihleri, kendi amaçları açısından doğru tavırlar takınmış olsa da, şairleri de şiir okurunu da şiir kaliteleri konusunda yanıltır. Sayılabilir, ortak tarafları alınabilir, gruplanabilir, özetlenebilir her şey müfredata ve tarihçiye uygun olandır. Böylece şiirin sayılabilir büyüklükler olarak ifade edilmesi gelenek haline gelmiştir. Beş hececiler, yedi meşaleciler vb. gibi. Dönemsel değerlendirmelerinse akımlarla yürütülmesi, bu akımların genelde siyasi devirlerle eşleşmesi, bireysel şairlerin bu akımlara, devirlere göre konumlandırılması bunu pekiştirir. Bu hiç de yaratıcı güçle iş görmeyenlerin otoritesiyle şekillenen durum, şairleri bireysel güçleri konusunda şüpheye düşüren bir şeydir. Şair adımlarına bakarken adımını şaşıran bir dansçı durumuna düşer. Şüpheye düşen, kendi edebi güçleri konusunda eminsizlik içinde olan şair toplumda esen rüzgarları arkasına alma gereği duyar. Bireysel yeteneğini, uçları yoklayan yaratıcı dimağını; tüm toplumsal araçlarla yürütülen, şiirin “öyle veya böyle değil de aslında şöyle” olması gerektiğine dair propagandalara kolayca teslim eder.

Oysa modern şiir esasta çağdaş toplumlarda dilin yoksullaşması nedeniyle şairlerce duyulan bir ızdırabın dindirilme arzusudur, derinleşme arzusunun açığa vuruluşudur. Gündelik nesnelerin izdihamını dilindeki yavanlaşmayla örtbas eden, atasözleri, deyimler gibi blok anlamlarla bile anlaşabilen, bir ileri aşamada, daha zekice bir hareket olarak sosyal mecralarda aynı blokları yine blok halde öğrenilmiş bir ironi zinciriyle çökertebilen çoğunluğu yadsıma telaşı, yadırgama yoludur. Şair için bu çoğunluk, özünde merkezsiz bir kalabalıktan ibaretken, merkez hissini verecek yoğunlukta ve yüksek frekanslı bir dili kullanır. Burada yüksek frekans her algı eşiği tarafından algılanabilir bir titreşim anlamına gelmektedir. Şaire düşen bu durumda bazen eşik altı bile olabilecek düşük frekansta fakat yoğun bir dilsel bölge yaratmaktır. Ona gerekli kulaklar isterse henüz yaratılmamış olsun. “Modern şiirin güçlüğü”, der Jameson “gündelik konuşmalardaki şeyleşmişlik derecesiyle doğru orantılıdır”. (Modernizm İdeolojisi) Şiir şeyleşmenin diline eşlik edecek kadar toplumla senkronize olduğunda bu o topluma edebi yaratım açısından iflası getirir. Bunu bekleneceği üzere toplumsallık açısından açıklamayacağım. Çünkü bu klişe ayrımlar, konunun asıl detaylarını görmemize engel oluyor. Elbette ki sanat ve edebiyat, tümüyle insanlar içindir, insanın sağaltımı, insanın ruhsal genişlemesi, ona özgürlük talebini anımsatmak içindir, insanın ihtiyacına göredir. Ama hangi insan? Elbette bunu düşünüp, muhatabını belirleyecek kimse edebiyatçı olamaz. Müşteri profili tespit etmeyi sebze satıcılarına, parfüm markalarına, popüler roman yayıncısına bırakalım. Bu iflasın birden fazla göstergesi vardır. Şimdilik birine değinecedim.

Şiir diyeti için erdem salatası

Edebiyat ve sanat söz konusu iken iktidarla, medyayla ve çoğunlukla barışık arı dillerin, 40’lı yıllardan beri usanmadan “yalın” sözcüğünde kimliğini dışa vuran ve estetik siyaseti bastıran tutumun ilk güzergahı ahlakçılıktır. Bunu iktidarın ağzı “muhafazakar” sözcüğüyle ifade edebilirken, eleştirmen sıklıkla “gelenek” sözcüğüne yaslanabilirken, şair ve yazar daha soft olan ve kökendeki sakat mantığa itiraz edecek olanın görünüşte elini kolunu bağlama işlevi bulunan “ahlak, dürüstlük, vefa, sadakat, namus, vicdan” gibi her vasıflı/vasıfsız insan tekinde bulunması gerekli evrensel değerlerle dışa vurur.

Niçin sade bir insanın da erdemli olma zorunluluğuna dair olan bu olumlu nitelikler, mesleki bir özellik olarak vurgulanır? Neden iyi bir edebiyatçı olmanın şartı edebiyatın asli özelliğinde aranmaz da insani vasıflarla yer değiştirmeye zorlanır? Burada korkarım olan şey şu: Mesleki nitelikler azaldıkça, mesleki vasıfsızlıklar yaygınlaştıkça erdemler zinciri insanın zaten sahip olması gereken niteliklerken kötü edebiyatçılığı bağışlatan şeyler olarak devreye sokulmaktadır. Hangi gafil böylesi iyilikten yana olmak istemeyecektir ki!

Büyük devirlerin ardından gelen dejenere dönemlerde insanlar kavramlara sarılırlar. Kavramların sembol değerlerine ihtiyaç duyarlar. Tüm bozulmuş dinlerde önce kavramlar yerlerinden kaydırılmıştır. Üretmeyen edebiyatçılar da edebi değer üretemedikleri noktada sembolik değerlere sarılmaya başlarlar. Ahlakçılık da elbette bunların en kusur kapatıcı olanıdır.

Yukarıda bahsettiğimiz anlamların tümü kendi çarpık prosedürü gereği ahlakçılık sözcüğü altında toplanabilir. Zorunlu olarak yüzeyselleşen edebiyat algısı, ahlakçılıkla birleşerek kişisel iç dünyayı bir tür mülevveslik zannıyla kenara ayırır, müşterek dış dünya anlatımına hem de ortak sembollerle olmasına dikkat ederek ağırlık verir. Mevcut mutabakatlara uyum sağlama çabasındayken gizli ve artık mazide kalmış arzusu olan siyasi ve eleştirel olma şansını da yitirir. Çünkü siyasi ve eleştirel olabilen edebiyatın temel yöntemi, Ranciere’in ifadesiyle “heterojen unsurların karşılaşmasını ve çatışmasını hazırlamaktır.” Böylelikle bu çatışma “algımızda bir kopuşa yol açacak, nesneler arasında var olan, gündelik gerçekliklerin ardına gizlenmiş bağlantıları ortaya serecektir.” (Estetiğin Siyaseti)

Ahlaki uyum standardı ve olumsuzluk arasında

Yaratıcı dimağı bastıran, oradan içe-bakışı denetleyen, yer yer “itirafçılık”la itham edebildiği, “batılın tasviri” olarak niteleyebildiği dışa vurumcu bir sanatı dışlayan bakış, yüzeye çıkmaya mahkumdur. Kendi bireysel ruhsal güçlerini devre dışı bıraktığı için büyük kavramları, insanlığın tüm ortak değerlerini yanına almaya ihtiyaç duymaya başlar ve sahasının dışına çıkar. Büyük kavramlar ve sembollerle yetinen bir ifade alanı yaratmak anlam modüllerinden oluşan prefabrik yapılar inşa etmektir, okuru aptal saymaktır.

Fakat bu konudaki zımni konsensus o denli güçlüdür ki, Eliot gibi bir üstün akıl bile modern yazarlarda gelişim görülse de, “bir bütün olarak modern edebiyatın” –muhtemelen kendi eserlerini de dışta tutmaksızın- “alçaltıcı olmaya eğilimli” olduğunu ileri sürebilmiştir. (Religion and Literature) Fakat burada önemli olan bu alçalma ölçüsünün nasıl belirlenecediğir. Ayrıca alçalmanın karakteristiği olduğu bir edebiyata ne denecek? Hadi bakalım. Üstelik hazret bu sözü erdem taslamak için etmiş değildir. Ne de olsa “İnsanlar günümüzde muhakkak daha ahlaksız değildir, ama İlkeli insanlar arasında bile yazarın başvurabileceği evrensel bir Ahlaki Uyum standardı yoktur.” (Robert Liddell, Some Principles of Fiction, akt. Wayne)

Benim açımdan kalıcılık arzusunun beş paralık değeri yok; ancak gözlemlediğim irili ufaklı ahlakçıların dünyaya kazık çakmayı o kadar arzularken ancak edebiyata kazık attıklarının idrakinde biri olarak şu sonucu anımsatabilirim: Üzgünüm oradan oraya bir köprü, bir tren filan, bir doğru orantı yok. Zweig da bana katılıyor: “Her güçlü duygu, utanç kadar utançsızlık da, karakter sahibi olmak kadar karaktersiz olmak da, iyilik kadar kötülük de, ahlaklılık kadar ahlaksızlık da yaratıcı olabilir: Ebediliği sağlayan şey, ruhun şekli değil, insanla ilgili özelliklerin çokluğu ya da bolluğudur. İnsanı ebedi kılan şey, hayatını yoğun biçimde yaşamış olmasıdır ve bir insanın hayatı ne kadar güçlü ve canlıysa, birlik ve tutarlığa ne derece sahipse, kendi kendini gerçekleştirmede o derece başarılıdır. Olumsuzluk, ahlak ve ahlaksızlık, iyi ve kötü arasında fark gözetmez; yalnızca eserleri ve güçleri ölçmekle yetinir; insandan saflık temizlik değil, birlik ve bütünlük ister; bir örnek ve orijinal bir karakter olmasını bekler. Ölümsüzlük için ahlak bir hiçtir, hayatı olanca şiddetiyle ve yoğun biçimde yaşamak ise her şeydir.”

(Bu yazı Yeni Şafak Kitap ekinin Mayıs 2012 sayısında yayınlanmıştır)

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here