Derdimiz Türk Düşüncesi! Derdimiz Edebiyat! | Ercan Yıldırım

0
673
Ercan Yıldırım

TÜRK DÜŞÜNCESİNİN VE EDEBİYATININ SORUNLARI

Ercan YILDIRIM

Yazı, edebiyat ve düşünce bir atmosfer işi. Tanzimat döneminden itibaren edebiyat ekollerine ve fikri yapılara bakıldığında bu atmosferin izleri daha çok görülebilir. Buradaki atmosfer meselesi bilinenin aksine fikriyatı veya edebi muhayyileyi canlandırmak, düşünmek değil. Alenen arkadaşlık müessesini anlatıyor. Eğer bir dergiye yazı göndermişseniz, hasbelkader yayınlanmış ise ve derginin idare yerine sürekli gidip geliyorsanız yazar olmanızda bir beis yok.

İlk yazılarım yayımlandığında bir öykücü arayıp sitemleriyle birlikte iltifatlarını da gönderirken, “eğer yazmayı bırakmazsanız…” diye başlayan cümle kurmuştu. O zaman bunu tam anlamamıştım, şimdi ben de bazılarına buna benzer şeyler söylemeye başladım.

Yayıncılık sahasında tanıdığınızın olması, hatır kırılamaması, çeşitli hesap kitaplar ile bazılarının yazılarını ve kitaplarını basıp bazılarınınkini ertelemek bizim karakterimiz haline gelmiş. Bunlarla muhatap olduğum bir zaman Atilla Mülayim ile Türk düşüncesi üzerine konuşurken, “Türk düşüncesinin sorunları” isimli kitap çalışmamı hızlandırmam gerektiğini ifade ettim. Bana “bu anlattıklarından büyük sorun olur mu!” dedi. Haklısın dedim, ilk maddeye bunu yerleştirelim.

Türk düşüncesinin sorunlarını düşünmeye çok uzun zaman önce başladım ama bunu bilinçli bir şekilde yapmıyordum. Kurtuluş Kayalı hoca 1994 yılında dersime girdi ve anlattıklarıyla değil ama meselelere yaklaşımı ile müthiş bir ufuk verdi. Sonraları kitaplarını da okudukça bu meselenin önemini iyice anlamaya başladım. O günlerden itibaren tuttuğum notlar birkaç defteri doldurdu ve fakat daha meseleye yaklaşamadım bile! Tam bir gayya kuyusu.

Bu meseleler büyük meseleler, herkes ilgilenmemeli!

Gerçekten öyle mi? Meselelerin büyük olduğu doğru ama “o adamı” bulmak mümkün mü? Bir ucundan tutmadığın zaman mesele daha da büyümüyor mu? Cahil cesur olurmuş ama meselelerin üzerine gitmedikçe cahillerin cesareti artmıyor mu?

İtibar dergisi için yazacağım “İslamcılık” yazısı nedeniyle İsmet Özel´in benim hazırladığım “Şairin Devriye Nöbeti”ndeki yazılarına tekrar bakıyordum. Bu yazıları en az 3 kere okumuş olmama rağmen farklı dikkatler geliştirmem gerektiği kanaatine vardım. Orada İsmet Özel´in bir değinisi gerçekten çok önemli. Halka inmek, halka gitmek tamam bir yere kadar doğru. Hatta İsmet Özel, yazılarının birinde İslamcılık düşüncesinin teori içinde kaybolduğunu da belirtiyor ama neyin halk, kitle, birey için önemli olduğunun da tartışılması gerek. Her şey kitlelerin beğenisine sunulup onların ağzından anlatılamaz ki! Zaten kitleler de bunu kabul etmez.

“Camide hutbe sırasında birbiriyle konuşan iki kimseyi sözle veya bir başka yolla ikaz etmeyiz. Onlara ´susun, aranızda konuşmayın hutbeyi dinleyin´ dersek; onların şahsında kınadığımız hatayı biz işlemiş oluruz ve bir başkasının bizi ikaz etmesine yol açarız. Aralarında konuşanları işaretle veya dürterek ikaza kalkışırsak camide hutbe mahallinden başka bir ilgi odağının daha doğmasına yol açabiliriz. Bizim yapacağımız sükunet ve ciddiyetle hutbeyi dinlemeye devam etmekten başka bir şey olamaz. Doğru iş üzre olanlar dikkatlerini hata işleyenlere çevireceğine, hatalı olanlar doğruyu yerine getirsin dolayısıyla kendilerine çeki düzen versin.”

İsmet Özel bu alıntıda kesinlikle avam – havas ayrımına gitmiyor. Doğru iş üzere olanlardan bahsediyor. Doğru iş aslında büyük iştir. Meseleyi çözebilecek iradeyi gösterip, istikameti belirleyebilmektir. Hatanın nerede olduğunun tetkikini doğru ve sahici şekilde yaptıktan sonra sahih olanı gösterebilme yetisidir.

Mesele büyük olabilir. Bunun sahici ve sahih olarak algılanıp, doğru çözümüne yaklaşılıp yaklaşılmadığına bakmak gerek. Mesele engellemek değil, çözmek olmalıdır.

Askerlikle olan derin bağımız her sahada kendini gösteriyor. Bana niçin akademisyen olmadığım, yüksek lisans ve doktora işine girmediğim soruluyor “piyasa”nın içinden, profesörlerden. Geçen ay camiamızın üstat / duayen yayıncılarından bir abimiz gibi Bosna´da da bir tarihçi sorduğunda bir iki cümle söyledikten sonra “tamam dedi mesele anlaşıldı, haklısın.”

Üniversite bana ne verecek? Hangi hoca, hangi konu üzerinde çalışmamı isteyecek? Hangi metodu ve kaynakları kullanmamı tavsiye edebilecek?

Ben bu konunun memleketin hangi derdine merhem olacağını sorduktan sonra zaten ipler kopacak.

Bu yazıda Türk Düşüncesinin Sorunları üzerine bazı maddeler yazmayı düşünüyordum.

Hatta edebiyat ve fikir camiasında “asalak” sinekler gibi her yere konmayı marifet bilen ve her sahayı ve kesimi, yayın organını kendi gruplarından elemanlarla doldurmayı yazı, edebiyat ve fikir zannedenlerden de bahsedecektim. Olmadı. Daha mukaddimeye mukaddime bile yapılamıyor.

Kılıçzade Hakkı (radikal laik teklifleri mühimdir) İslam´ın şartının 6 olduğunu, altıncısının bir tüfek ve fişek olduğunu ekler.

Hayır, hayır. Barbar olmamak gerekir. Zamanın ruhunun kaldıramayacağı şeyleri söylemek menfaatimize olmaz. Yazıda da belli bir siyaset uygulamalı. Kılıçzade Hakkı´nın teklifleri incelenmeli ama bu gibi söylediği şeyleri alıntı yapmak akademiye gitmez.

Yazdıklarımıza dikkat etmeliyiz, yarın bir yere gelmek istediğimizde “önümüze koyarlar.”

Türkiye´de düşünce ve edebiyat “bir siperden” seslenmiyor. Herkes kendi siperini kazmış bekliyor. Dünya sistemi, siperdekilere bir gülücük fırlattığında, bizimkiler keyfle başlarını çıkarıveriyorlar.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here