Değince Dokununca | Mustafa Nurullah Celep | Dergilerde

0
351

DEĞİNCE DOKUNUNCA / MUSTAFA NURULLAH CELEP(*)

30.

 Bu haber-yazıyı, Berat Demirci’nin Dergâh’ın Eylül 2015 sayısında yayınlanan bu şiirini (Yitik Sorular Manzumesi) okuduktan sonra neden ‘güzel bir şiir’ değil de ‘güzel bir şarkı’ deyişimin yani ki dilimin sürçmesinin psikolojik-poetik-müziksel nedenlerini düşünmek, bunu da söz konusu şiire işaret ederek kalemimi sürçmeden metne aktarmak istedim.

Simgesel bir okumanın hem şairinde hem de şiirin okuyucusunda zihnin ve yüreğin tellerine incelik ve titizlikle dokunulduğu bir gün ve bir lahzada mutlaka mukabil bir efekt oluşturacağını düşünmüşümdür. Simgesel okuma bugün revaçta olan yapısal okumanın çok çok gerisinde kalıp aşılsa da damardan bir kalın çizgi halinde etkinlikle yazılıp söz konusu metin-eser derin, derişik ve yoğun bir ele alışla yorumlandığı müddetçe mukabil efekt ve karşılık bulmada karamsar olmanın kanatsızlığına inanmanın gereği yoktur. Yoruma açık okuma şairi de okuyucusunu da kanatlandırıp yeni şiirler kaleme almanın aydınlık yollarını açabilir, yorum sonrası şairin yalnızlığı ile okuyucunun beklentisi arasında umut yüklü, sağlam ve sahici köprüler kurulabilir.

Bu haber-yazıda Demirci’nin Yitik Sorular Manzumesi’ni kelime ve mısra düzeyinde simgesel bir okumaya tabi tutacağım.

Şairin yalnızlığı şiire dâhil

 Yitik Sorular Manzumesi’ni, modern çağın iletişimsizlikle malul yapısından doğan derin bir yalnızlığın düşündürücü yansımalarından biri olarak okumaktan, yorumlamaktan yanayım. İlk mısra şairin derin yalnızlığını açığa çıkartan bir soru imi sunuyor okuyucuya: ‘Devlet devlet kuşlar mı indi bahçenize’. ‘başına devlet kuşu konmak’ deyiminin ikilemelerle estetize edilmiş biçimi olan bu mısradan sonra gelen mısra ise, geleneksel anlatı dünyasında figüratif ve simgesel değeri olan ‘kuşlar ve Süleyman’ izleğini taze ve özgün bir deyiş biçimine bürünüyor: ‘Tazece bir Süleyman haber mi getirdiniz?’ iki mısrayı bir araya getirdiğimizde şairin şu an ki mevcut psikolojik konumunun ve kırılgan yapısının yerine dair sezgisel bir kavrayışa ulaşıyoruz: İletişim dünyasının türlü ve çeşitli araçsal materyaliyle yeniliğini ve sistematik işleyişini onca kabiliyetiyle sergilediği teknolojik bir evrende şairin çocuksu tabiatının derinleştirilmiş yalnızlığıdır bu!  Beş mısradan oluşan ilk bölüğün son üç mısrası şöyle: ‘Deyin bana çocuklar gibiyimdir çabuk kanarım/Yağmur buluta tercüman değil gece gündüze/Hangi selamın hangi sabahın üstündesiniz?’

 Herkesin herkese derdini anlattığı kimsenin kimseye tercüman olmadığı kopkoyu bir çağ bu!

Şairin buradaki yalnızlığının Octavio Paz’dan hareketle ifade edecek olursak, kalabalık insan topluluklarının birbirlerine daima ve sürekli bir şeyler söylüyor olduğu hercümerci bol bu ‘Asri Zamanlar’da bize yani ki şiirin muhataplarına aslında-esasında çok ve ama okumakta nefessiz kalacağımız derin manalar işaret ettiğini söylemek istiyorum.

Şairin yalnızlığı çağın yalnızlığıdır.

Yapaylıklar evreni, ağıtlarımız bile yapay

 Bunca yıllık şiir deneyimini göz önünde bulduğumuzda günümüzde Hece duyarlığı ile şiir yazanlar arasında çağına ve modern hayatın işlek yapısına yönelik farkındalık düzeyi en üst derecelerde seyreden şairin Berat Demirci olduğunu da şairin yalnızlığına ekleyelim. Misal: ‘Ağızlar ballerina çin çana çan çin açığız yoruma/İnce belli bardaklarda kadırgalar yüzüyor…/Çiçekte baskın yemiş çağlalar bahar yalancı yine/Budamış devriyeler yuva kurmaya en münasip dalları./Ağıtlarımız acayip ağlatmacalı acılar ergonomik/İnanmayız kendi tefrikamızla bile çıksalar karşımıza./Hangi yola kavil kesmiştik hangi şehre geldik?’

 Artık ‘kentleşme politikaları’nın yanlış yürütüldüğünü siyasi iktidara kim söyleyecek? Demirci bunu Hece duyarlığı sınırları dâhilinde şiirinin ikinci bölüğünün dördüncü mısraında söylüyor: ‘Budamış devriyeler yuva kurmaya en münasip dalları’

Ağızların ‘ballerina’ olup yoruma açık oluşunu şu şekilde okumaktan yanayım: Şirazesinden çıkmış bir vaziyette geviş getiren, sürekli konuşan, konuşurken dans eden bir ağız düşünün. Bu dil ve üslubun sahiciliği kalmış mıdır? Şairin farkında olduğu şey modern hayatın yapıntısıdır ve dahi yapay ilişki ve ilgileşimlerle sakatlanmış olmasıdır. Şiire dâhil edilen şairin yalnızlığının neden, sonuç ve gerekçelerini burada da arayabiliriz: İletişimsizlik ve sahicilik yoksunluğudur bu! Acılar bile ergonomik. ‘Duygular paketlenmiş tecime elverişli’ mısraını anımsatan bir yürek yarılmasının yansımalarıdır bu mısralar.

Oysa şairden şiir yoluyla öğrendiğimize göre, biz yabancı şirketlerin ve ticari acentelerin türlü – çeşitli gereçleriyle alış veriş merkezi inşa eden bu yollara kavil kesmemiştik, hangi kente geldik? Yani biz 1000 yıl önce İslam beldesi haline getirdiğimiz bu topraklar serüveninden bu şehre gelmemeliydik, şairin şiiri aracılığı ile sezdirmek istediği yakıcı gerçek budur: ‘Hangi yola kavil kesmiştik hangi şehre geldik?

Gökkuşağının altından geçmeyen yandı

Peki, bu maddileşmiş kentlerde konumlanmış ve inşa edilmiş evlerde nasıl yaşıyoruz? Şairden dinleyelim: ‘Evler ki sansürden geçmiş bulvar gazetesidir/ Hem korunaklıyız sımsıkı eli kesilesi suçlara karşı…/Mimikler avangard kesimli jestlerse bahriyeli/İnce zanaattır yaşamak dostlar hayat malum pahalı…/Sath-ı mailince vermelidir mintan dediğin rengini/Gökkuşağının altından geçmeyen çünkü yandı

Masumiyeti yitirmenin artık olağan hallerini yaşadığımız bu ‘kömürleşmiş zamanlar’da şairin yalnızlığına ve ‘kara sevdalar’la ağaran kalbine bir reçete olarak, aşka sığınmak, dayanaksız kaldığı zamanlarda duygunun değişik veçhelerini yaşadığı ‘omuzları düşmüş’, ‘tek ve yalnız’ bir şarkı kalıyor: Kimsesizliğine derman şiirin ve aşkın yalnızlığına iltica etmektir bu. ‘Bunca açık düşmezdim sen varsın her işin ucunda/Tek daimamsın olmaz mısın ben olurum da sen./Uzağında hiç kimseyim yakınında hiç kimsesiz/Aramızda söz geçirmez şeffaflıklar duvarı…/Hangi kara sevdalarla ağarmış ki kalplerimiz/Kalmadı omuzları düşmedik mor ötesi tek şarkı?

Şiirin müzikal etkisine gelince, metnin içrek yapısından okuyucunun incelmiş ruhuna nahif bir kartpostal hüznü yayılır.

Şair derin yalnızlığından bir ilaç olarak aşka iltica etse de ben tekraren mücadele etmekten, gerçeği sakınımsız bir dille ifade etmekten yanayım.

Ama şairin ‘ben olurum da sen’ diyerek aşkı kutlamasını da ayrıca dikkate değer buluyorum.

Dert de derman da bu sahtelikler çağında, sahici ve yalın bir aşkın mücadele yüklü inşa, imar ve ihya eden medeniyeti olsa gerek…

Çatışmadan ve hareketten uzak yapısıyla ‘Yitik Sorular Manzumesi’nin derin tabiatına yakından tanıklık etmek için Dergâh’ın Eylül sayısına ulaşın derim…

31.

 Nicedir gerçek bir şiire doğru susamıştım, elim kaleme ivedilikle gitti ve genç bir şairin, Sırrı Can Kara’nın Bende Bir Leke adlı (Fayrap, Aralık 2015, S. 79) protest şiiriyle karşılaştım, yazmasam deli olacaktım…

Nicedir Dünyaya Karşı küfreden cesaretli bir şiir okumamıştım ve havsalamda ‘şiir nadasta’ diye düşünenlere karşı bir öfke biriktirdim…

Nicedir saçma ve anlamsız bir dünya çıkmazında (dünya gerçekten saçma ve anlamsızdır, dünyaya anlamını veren sorumluluk duygu ve düşüncesidir, varoluşçuluğu tersten okuyun…) ve hayat telaşesinde ( hayat da beyhude bir debeleniştir, hayata anlamını veren ölüm ve yeniden diriliş ilahi öğretisidir…) öfkemi çağıldatan, Dünyaya Karşı kibrimi onayan, Dünyayı onaylamayan dinç bir şiir ruhu arıyordum ki Bende Bir Leke, dünyadan yara almış, dünyaya saldıran bir şairin çağıltısı olarak şiirsel algımı perçinledi, şiirsel kuvvetime manevi bir onama duygusu kattı..

Türk Şiir tarihinde ya da şiirin Türk tarihinde bugüne dek ne Fikret’te ne de Akif’te görebileceğimiz böylesi korkunç bir öfkeye rastlanmadı…

Nadasta’ denilen Türk bir şiirin, bir şiir gencinin 2015’in son ayında protest ve tepkisel yürüyüşüne, kişisel şahlanışına tanıklık ettik…

Şiire, onun o gür ve berrak akışına inanmak istiyordum nicedir, Bende Bir Leke şiirin çarpan nabzına inancımı pekiştirdi, derinleştirdi…

Odalardan taşıyorum

Odalardan şemsiyelerden ve asfalttan’

Görünen o ki şiir Sırrı Can Kara’da, zihnin soyut muhayyel katından doğmuyor, somut bir an’dan, kritik bir durumdan doğuyor. Kriz anlarının kompleks çaprazlanışından şairin dünyaya doğru saldırısına müşahit oluyoruz. Dünyaya Karşı Protesto devam ediyor:

Kürsülerin üstünde geçiyor ömrüm

Güz gelince tiksiniyorum adımlarımdan

İşte bu parmaklarımdaki leke amfetamin

Huzursuz barsak ve serotonin

Hepsi dünyadan bulaşıyor etime’

Dünya ile arasına duygusal bir mesafe koymakta kararlı şair. Dünyanın yanında yapay/simgesel konumlandırmalardan da bir o kadar rahatsız. Sahiciliği, var olma ve var kalma mücadelesinin içten anlamını, halkta, ‘karton üstünde üşüyen çocuklar’da buluyor:

Dünya. Siz de bilirsiniz, ben de bildim

Cesaretiniz sarhoşken tutan Dünya

Alegorik bir havası olan bistrolarda kızlara karşı

Ama bir bilseniz beni, tetiği tutan elimdeki ciddiyeti

Ellerim nasıl karizmatik bakıyor siz değer mi oğlum derken ellerim

Ellerim İmam Adnan’da karton üstünde üşüyen çocukları kolluyor

Ondan hep böyle etleri yenmiş ondan kenarlarında kuruyan kan

Halk gibi biraz da ellerim altın dişleri sökülmüş küçük oğlana verilmiş gibi’

Şimdi asıl konuşma, esaslı protesto başlıyor. Dünyadan yara almaya, dünyalaşmaya bir ‘dur!’ demek başlıyor. Dünya zevklerine ve bilime, kibar yaşamalara ve sahte kahkahalara, kibir ve konfora, pahalı kumaşlara ve kırmızı rujlara bir ‘hayır!’ demek başlıyor.

Sizle burada ayrılıyoruz ey akşamlar ey sancılarım ey iyi akşamlar

Nasıl konuşmuştum ama o son müsamerede

Ey öğretmenler ey kasıklarım ey geç kalınan sabahlar

Bir ses olarak kalacaktım ben ey hep bir borçla açılan zarflar

Şairin coşumcu söyleminin som/somut ve küt halinin şu iki mısrada yekpare bir söyleyişle gerçekleştiğini düşünüyorum. Şair, imgeye, soyutlamaya, estetikleştirmeye başvurmadan da çarpıcı kılabiliyor mısralarını. Demek ki ‘Günümüz şiirinde soyut muhayyile yerine somut imgeleme yönelerek de sert ve sarsıcı bir şiir yazılabilir’, diyoruz biz de..

Taştım ama kanmadım size

Şafağı şafakla bitiştirdim

Bu iki mısrada şairin, şiirin yaşamsal koordinatları içinde kişisel hayat mücadelesinin yoğunluğunu sezebildiğimiz gibi sıfatlarla bezeli soyut şiirin tuzaklarından da uzak bir tutumun/tavrın şiirsel varoluşuna tanıklık edebiliyoruz. Burada hem bir dünyaya katılmama hali ve şuuruna hem de şairin yaratıcı bireysel yeteneğinin hareket edici işleyişine, hareketli işleyişine müşahit oluyoruz. Şair, içrek bir muhayyilenin şiirsel anaforuna uğramadan meramını, ayrıksı tavrını gerçekleştirip somutlaştırıyor.

Bu şiirde hayat var! Sırrı Can Kara’nin Bende Bir Leke şiiri, hayatın içinden, yaşamanın aktığı yerden, kiriyle pasıyla dünyanın çitleri dâhilinden doğup geliyor, gelişiyor. Dolayısıyla şairde, yukarıdan bir bakışın aksine, halkın sıradan hallerine yönelik tarassut edici/popülist bir algının sathilikten uzak doğrudanlığına ve kendindenliğe de rastlayabiliyoruz. Popülist, kara, eleştirel bir şiir yazmakla da kalayazmıyor şair, muhalif ve sert tutumunu, dünyayı dünya olmaktan çıkaranlara da yöneltiyor, dünyanın tüm bilgi nesnelerine ve kodlarına, tüm egemen paradigmaya karşı da yöneltiyor. Şiir şiirde kalmıyor yani. Şair rezil-mutezil bir dünyaya karşı tüm sertliğini ‘apaçık bir dil’ ve seçik-doğrudan bir söyleyişle açık ediyor:

Ben yani her üst geçitte herkesin gözüne bakan

Geceleri şehrin korkulan yerlerini mesken edinmiş ben

Pazarda ezilmiş çürük domates toplayanları gördü gözlerim

Ey sizin zevkleriniz bana hiç değer mi sürüldüğünüz kokular

Ey bilim ey homo sapiensler ey evrenin ötesindeki evren

Ey hepiniz siktirin gidin ey optik hesaplarınız ey Descartes

Saçından papatyalar sarkan

Küçük bir kızda çuvalladı bütün söyledikleriniz

Ey mevsim çayı içen kadınlar ey pahalı takılar

İşte bu da benim sesim işte benim eylerim

İşte benim buğulu sesim yaşamanın aktığı yerdeyim

 Haydar Ergülen’in mübalağalı bir biçimde ifade ettiği anlamda ‘ruh akrabalığına’ çoğun inanmasam da Sırrı Can Kara’nın şiiriyle bu satırların yazarının Fayrap’ta yayınlanan ‘ki kitap ki kan’ şiiri arasında duygu-düşünüş-duyuş benzerliği buldum. Bundan içten içe gönendim, mutlu oldum. ‘ki kitap ki kan’ da coşkun, kabaran, sert sesli, protest bir eda ile içtenlikle yazdığım bir şiirdi.

Sırrı Can Kara’da bu şiir özelinde ifade edecek olursak, simyager-simyacı-büyülü bir şiirsel tutum yerine kimyager-dinamik-etkin bir tavrın varlığına tanıklık ediyoruz. Şiir Kara’da ‘bir haykırış olarak’ gelişiyor ve metne yansıyor. Dünyayı, dünyalaşmayı, modernizmi, modern-leşmeyi, modern hayat göstergelerini elinin tersiyle iten sahici bir tavırdır bu. Bu minvalde ve bu anlamıyla halka, halkın yoksul kesimlerine yönelik dikkati ve elitist kesimin yozlaşmalarına karşı dik duruşuyla da şairin ‘Kara-Popülist bir şiir’ yazdığını söylemek mümkündür.

Hepinizi söyleyemediklerinizden tanıyorum

Unuttuklarınızdan ve unutamadıklarınızdan

Hoşunuza giden o neşeli akşamlar kıvrandırıyor beni

Acıyorum giyindiğiniz kumaşlara ve kırmızı rujlara

Ciddiyetsiz geliyor yaşamak karşısındaki bakışlarınız

Amfilerde öğrendikleriniz midemi bulandırıyor

Miden yine iyi direniyor, midem ve anksiyete

Ey onca uyuyamamak, ey onca kalp çarpıntısı ve ey acil sedyesi

Piç olmuş kahkahalarınızla boğuşuyorum ey akşamüstleri

Ey hadi diyelim öldük ey insanız faniyiz falan

Ey evet ey benden öldükten sonram

Dünya bu orospu çocuklarına mı kalacak’

 Sırrı Can Kara’ya öneri

 Sırrı Can Kara’da kara, karanlık, sayrıl bir şiir damarı dikkat çekiyor. Kara, bu damarda derinleştiği ve bu damara yatırım yaptığı müddetçe ondaki yaşama sevinci ve hayat coşkusu sönümlemeye uğrayacaktır. Cemal Süreya’nın ekonomiden el alarak geliştirdiği şiire yaklaşım biçiminin, ‘azalan verinler kanunu’ gereğince Kara’nın psikolojik şiir evreni için de geçerli olduğunu düşünüyorum. Yani Kara, otobiyografik ben’e aşırı yüklendiği sürece hayatiyet bağı gevşeyecek, tükenecektir. Kara’nın şiirinin meydanlara, mesela meydanın en civcivli yerinde güneşli bir öğleden sonrasına ihtiyacı var. Ahmet Güntan’ın Pound’un imgeleminden devralarak ifadelendirdiği Dünyanın Vızırtısına (Büyük Vızırtı), dünyadaki sesleri duyurabilecek çoksesli bir akışkanlığa, doluluğa, yoğunluğa ihtiyacı var Kara’nın. Kalabalık olanın uğultusu ve hayati olanın canlılığı Kara’nın şiirine yeni nefeslenme alanları açabilir. Böylece Kara, daha etkili ve doğal konuşma formunu biçimleyerek yaşamsal sıkılığa, derişikliğe ulaşabilecektir. Ama sayrıl bir şiir damarı, bu hareketliliği yüklenebilecek ve nabız vuruşlarını duyurabilecek tıynette bir şiir akarı değildir.

Ayrıca Kara’nın bu şiirinde, tüm muhalefetine ve sert söylemine rağmen derinlikli bir düşünce damarının var olduğunu söyleyemeyiz. Kara, şiirsel protestosunu, düşüncenin tadını duyurarak etkili bir forma kavuşturabilir. Böylece Kara, eleştiri nesnelerine karşı şiiriyle ve hayat önerisiyle daha güçlü duracaktır. Sırrı Can Kara, şiiri şekillenmekte olan genç bir şair, şimdilik Bende Bir Leke’nin ‘Pathos’a abanarak yazıldığını söylemekle yetinelim, zamanla Kara’nın şiirinin hangi şekle bürünüp biçim ve tavır aldığını bekleyip göreceğiz..

Hakan Arslanbenzer’e öneri

 Hakan Arslanbenzer, Fayrap’ta yayınlanan Sırrı Can Kara’nın şiir örneğinde olduğu üzere, protest damarı bir güçlülüğe işaret eden, anti-emperyalist ve anti-kapitalist bir edayla yazılan kara-siyasi şiire sayfalarında daha geniş verebilir. Böylece günümüz şiirinin statik, statükocu, durağan yapısını kırıp parçalayan bir algı yarılmasının yolunu açabilir. Artık biz dergilerde her vakit okuyageldiğimiz üzere ‘durum şiirleri’nden durup esner olduk. Arslanbenzer, siyasi şiirin türlü veçhelerini ağırlıkla yayınlayarak Fayrap’ta etkin-etkili bir platform oluşturabilir. Yani ‘karşı-şiir’in, edebi kamudaki tüm durağanlığa rağmen canlı, işlek bir yayın üssü olabilir Fayrap.

Arslanbenzer’in Fayrap içindeki şiir-şair tercihlerinde bilinçli, profesyonel hareket ettiğini daha öncesinde yazmıştık. Bugüne dek bu hususta yanılmadığımızı gördük. Hakeza, Sinan Karadeniz’in Şehadetname adlı bizce ‘bilgelik dolu’ felsefi şiirinin yayınlanması da tespitlerimizde yanılmadığımızı gösterdi. Mesela Yücel Kayıran’ın dergilerde yayınlanan pathos ağırlıklı varoluşçu şiiri yanında Sinan Karadeniz’in insana, aşka, hayata yönelik okuyucuyu derinden düşünmeye çağıran felsefi tabiatlı şiiri, çok daha dikkate değer ve tercihe şayan duruyor.

Hakan Arslanbenzer, Neo Epik şiirin bugün gelinen aşamasında türlü örneklere Fayrap’ta yer vererek Dergicilik tarihinde dikkate değer bir iş çıkartıyor. Daha etkili olmasını dileriz..

Dergilere yaklaşımda esas aldığım ölçütler

 Bu satırların yazarını durup düşündüren, edebi kamuyu ve dergileri ilgilendiren taraflarıyla şu durumlar oluyor:

Son 10 yıldır asli rayına oturmayan bir hareketlilikte ve işlek bir edebiyat ortamının canlılığına ciddi bir katkı sunmadan her ay, her yıl yeni bir dergi yayın hayatına başlıyor. Bunun yanında 10 yıldır edebiyat okuyucusuna ses veren bir dergi var yayın hayatımızda. Fayrappopülist edebiyat dergisi.  Bununla birlikte, Fayrap karşısında susulup durularak Fayrap’a ‘‘öğrenici’’ gözle bakılmadan çıkıyor dergiler Türkiye’de. Fayrap’ın 10 yıllık macerası, örneğin biçimi, içeriği, mizanpajı, kapağı, kavga dergiciliği, eleştiri anlayışı, düşünce akarı durup göz atılmadan çıkıyor, yayın hayatına başlıyor bir dergi. Yani Türkiye’de dergiler Fayrap’a öğrenici – kavrayıcı gözle bakmadan yayınlanıyor, yayınlanmaya devam ediyor. Bunda, bu aymazlıkta Hakan Arslanbenzer’in dergiciliği üstünde geniş boyutları ve ayrıntılarıyla durulmamasının oluşturduğu boşluk da etkili..

Örnek vererek somut konuşalım:

Bir derginin değerini ölçerken, bir dergiye yönelik davranırken, yaklaşım biçimi bakımından genel hatlarıyla 3 ölçüte, soru cümlesine göre hareket ediyorum:

 

  1. Şiir üzerinde ne kadar, ne derece derinlikte düşündüğüne ve şiire verdiği değere kanıt olarak şiiri eleştirisine ve ‘poetika’ya sayfalarında ne kadar yer ayırıyor bir dergi…
  2. Nabız vuruşlarına yani başkalarının kalem işlerine ne kadar duyarlı bir dergidir, yalnızca ürün yayınlamakla yetinerek ‘ürün dergisi’ olmakla mı kalıyor, edebi kamunun canlılığına katkı anlamında başkalarının şiir ve hikaye metinlerini ne dereceye ve hangi nesnellikle yakın markaja alıyor, hangi nesnel, titiz yaklaşım biçimini belirliyor..
  3. Edebiyat dergilerinde yayınlanan düşünce metinlerinin ‘logos’a yatırım yapmaları gerektiğini düşünüyorum. Ethos ve Pathos damarının, dergilerde düşünce metinlerine daha fazla yer verilerek Logos’ta, ideal birlikte bütünleşeceğine inanıyorum. Yazılan şiirler ve hikâyeler için de geçerli bir inançtır bu. Bugünün edebiyat ortamındaki kutuplaşmalar estetik ile düşünceyi, duygu ile düşünce tavrını, biçim ve içeriği uzlaşmaz iki ayrı alan olarak tasarımlayıp kurguladığı ve pratize ettiği için vuku buluyor. Bu durumda bir dergi Türk düşünce atlasına, yerli tefekküre sayfalarında ne kadar yer ayırıyor, sorusu da belirleyiciliğini koruyor. Biz de böylece Postmodern edebiyat ve düşünce metinlerinin istilası ve işgali altındaki edebiyat dergilerinin Türkiye’de yayınlandığına, Türkiye’nin temel meselelerine ne derece duyarlı olduğuna kanaat getirelim..

 

Bir kaçı istisna, irili ufaklı birçok dergi kanaatimce bu yazınsal ölçütlerden bihaber olarak bir yayın etkinliği içindeler.

Örneğin Parende ve Afro dergileri çıkar ama orada şiire ve düşünceye aşama kaydettirecek hiçbir atılım duygu ve enerjisine rastlamayız…

Yılkı ve Yokuş Yol’a şiir eleştirisine gözlerini yumarak çıkar..orada şiirimizin gür bir görünüme kavuşması için bir sıhhat beklentisi içinde olamayız.

İtibar 50 ve 51. sayısına gelir ama bu 50 sayıdan bir sıkı eleştirmen çıkmaz. Eleştiriyi yok sayarak çıkan bir dergi İtibar. Bir Fayrap Mektebi’nden bahsedebiliriz ama İtibar’dan ancak eş-dost dergisi olarak bahis açarız… Bir okul-ekol dergisi değildir İtibar, dostluğa inanır ama eleştiriye inanmaz. Oradan da ancak şiirimizin atak bir görünüm kazanması adına (?!) ‘güzelleme-temenna’ yazıları çıkar, çıkıyor…

Japonya, Bakmaklar, Melâmet, Natama, Aşkar Türk’ün düşünce damarını izleyen yerli edebiyat dergileri değildir. Bu dergilerin masa üstünde, Türk Düşünce Dünyası ve tefekkür adamlarının yeri çok sınırlı düzeydedir. Türk’ün düşünce akarını bir Fayrap kadar zihniyetinin meselesi kılmış, sorun nesnesi edinen ikinci bir edebiyat dergisi yoktur.

Fayrap’ın sıkıntısı

 Fayrap’ta yayınlanan kitap eleştirisi ve eleştirel metinlerde ‘kapalı devre dergicilik’te de gözlemlediğimiz ciddi bir sıkıntı var. 2015 yılı içinde yazılagelen şiir kitabı eleştirilerinde ilgi ve alan araştırması Profil Yayıncılık ve Avangard Kitaptan çıkan kitaplarla sınırlı. Diğer birçok dergide tanık olduğumuz ve olageldiği üzere, şiir eleştirisi bahsinde Fayrap’ta kapalı lokal bir görünüm ve eleştirel algıyla karşı karşıyayız. Şiir kitabına yaklaşım biçimlerinde ise, ‘biz senin arkandayız, sen yaz, biz okuyalım…’ benzeri pohpohlayıcı, onayıcı, olumlayıcı tutumun ağırlıkla yer alması, eleştirel metinlerde tek bir olumsuz-negatif eleştirel hükme yer verilmemesi, Fayrap’ın eleştiri hanesine artı bir durum olarak yansımıyor. Bu durum da hemen birçok derginin yaptığının bir benzerini yapmak oluyor, nesnel-eleştirel tutumdan uzak kalınıyor. Devriye Yazılarında bu algı kırılmaya çalışılsa da ilerleyen sayılarda Fayrap’ın bu ‘yıkama yağlama’ dediğimiz tümüyle övgücü izlenimci tutumu bırakacağını umuyoruz.

Sözümüzün nihayeti, Fayrap’ın durumu her açıdan öğretici olduğu halde Hece (Pakdil’in duygu ve düşüncesine rağmen çıkan Hece), dönüp bakmaz bile Fayrap’a. Mesela bir kültür dergisi olarak Cins’in kültür yazıları, Fayrap’taki popülist kitap ve kültür yazılarının okunmadığının en bariz delilidir. Eleştirel yoğunluktan ve düşünsel ciddiyetten yoksun duruşuyla 4. sayısını çıkaran Cins’e pekâlâ mizahi-ironik kültür dergilerinden herhangi bir dergi olarak bakabiliriz…

Bir Nokta’da bir yazar ve eleştirmen sıkıntısı devam ediyor…

Fayrap, Türk edebiyatı dergiciliğine parende atlatacak bir yayın olmasına rağmen yine yeniden yazıyorum, irili ufaklı birden fazla dergi, Fayrap hiç yokmuş ve var olmamış gibi suya sabuna dokunmayan metinleriyle dergicilik-şaircilik oyunu oynamaya devam ediyor…

Bunu da eşe, dosta, düşmana yazıp söyleyelim ki değini metnimiz bir şeye, somut bir şeye, bir meseleye değinip dokunsun.

Değince, dokununca hak yerini bulsun…

32.

Sonsuzun yanı başında bir şiir

Kadir Korkut, günümüz şiirinin, lirik kanatta ince ve nahif duyarlıklarla bütünleşerek tamamlanma sürecine giren özgün genç isimlerinden. Yaklaşık 5-6 yıldır dergilerde ağırlıklı olarak da Dergâh’ta şiirlerine tanıklık ettik. Korkut, bu dergilerde içten ve karşılıksız bir yönelimle şiirlerini yayımlıyor, edebiyat evreninde kendi özge ışığını besleyip büyüterek lirik bir enerjiyle iştigal ediyor.

Ondaki lirizm ve samimi şiir ilgisi, beni lise yıllarıma, Ankara Muradiye Koleji ve Üsküdar Burhan Felek Lisesi günlerime geri götürdü. Ankara’da edebiyat hocam Taha Çağlaroğlu’nun öncülüğüyle, Sezai Karakoç’un, Cahit Zarifoğlu’nun ve İlhami Çiçek’in şiirleriyle hemhal olurken ki yüreğime ‘ılık bir su gibi akan’ şiir okuma ve yazma iştiyakını ‘dün gibi’ hatırlıyorum. Şiirin ruh göverten, bazen karanlık bazense aydınlık estetik ikliminde o lirik ve insani sesin soluğunu unutmak mümkün değildir. Ali Haydar Haksal’ın, Rasim Özdenören’in ve Sadık Yaksızuçanlar’ın öyküleriyle ilkin Taha hocam sayesinde tanıştım. Mesela Haksal’ın Sarıldığım Soğuk Bir Ceset adlı soyut öykü kitabını teneffüs aralarında, uzun teneffüslerde, öğle aralarında, okul çıkışlarında, kolejin çiçeklerle bezeli yeşillikli çardağında nefes nefese duyarak hissederek özümseyerek okuduğumu iyi hatırlıyorum.

Kadir Korkut’un bir farkı var: O, hiçbir usta öğretmenin öncülüğüne başvurmadan kendi lirik ışığını şiirsel çabasıyla kendi bulup çıkartıyor. El yordamıyla, ruh özüyle arıyor şiirin lirik sesini. Hiçbir usta edebiyatçıya körü körüne, kayıtsız şartsız bağlanmıyor. Kuşaktaşları (2010 Kuşağı) şair ağabeylerinin, eleştirmen ablalarının dergilerinde şiirlerini rahat rahat yayınlatma imkânı buluyorken, O, ‘‘şiirde özgün bir lirik duyarlık nasıl kurulup tesis edilir’’, bunun derdinde! O yüzden mesela kuşaktaşları şair-eleştirmen büyüklerinin sıkı örülmüş mısralarını taklit etme/öykünme arayışındayken, O şiirsel var oluşu muvacehesinde ruhundaki çatlaklardan şiir sızdırmanın telaşını, kaygusunu duyuyor. İşte ancak böylece yazdığı şiirler 80 veya 90 Kuşağından belirgin etkiler taşımak bir kenara, en direkt İkinci Yeni şiiriyle, mesela Cemal Süreya ile ruh akrabalığı kuruyor.

Şemsiyesiz bir şairdir Kadir Korkut, adam kayırmacılığın ve adam asmacılığın uzağında bir çabanın içindedir.

Kadir Korkut’un şiirde ustaları İkinci Yeni şairleridir. Bu şairler içinde, Cemal Süreya’ya yakın buluyorum onun şiirini. Şiirsel duyarlık bakımından olsun, şiirsel ifade ve ibare düzeyinde de mısra kurulumu ve mısraın yapılanışı Süreya’nın Üvercinka’sına götürüyor okuru. Bu şiirsel esin ağı içinde en çok da İkinci Yeni şairlerinin ilk dönem duyarlığına yakın duruyor. Özellikle İkinci Yeni şairlerinin Pazar Postası yıllarında yazdığı şiirlerin lirik tabiatına yakın görüyoruz.

Şiirlerdeki konuşan öznenin aşkı kavrayışındaki doğal ve içten tavır, mısraın işleyişi itibariyle de ilk dönem İkinci Yeni çıkışlıdır.

‘‘Denizin bittiği yerde

Hemen ayaklarımız başlardı

Hemen bir gökyüzü biterdi başımızın üstünde

Bize sormadan yanımıza kuşlar konardı’’

(Bir fotoğrafın Halini Anlatan Şiirdir)

Denizin bittiği yerde, sonsuzun yanı başındadır Kadir Korkut’un şiiri. Bu yüzden aşk ile birlikte sessizlik büyütülür, bu yüzden arka bahçenin en mahrem yerinde serin bir gül doğar, bu yüzden sabahın altısında sevgili, kirpikleriyle bir resim çizer… Kadir Korkut’un şiirseline özgünlüğünü sağlayan da bu ‘lirizm aşılı imgelem’dir, diyebiliriz. ‘Lirizm aşılı imgelem’, Korkut’un özge duyarlığını tanımlayan en yerinde bir ifadedir. Ve bütün bu lirik tasvirler ve tablolar, sonsuzun yanı başında, bir biçime, bir forma kavuşur. ‘Sonsuzun yanı başında’ diyoruz, çünkü Korkut’un şiirlerinde öne çıkan imgelerden biri de ‘deniz’ imgesidir. Deniz, sonsuzluğu çağrıştırdığı gibi bir ruh genişliğini ve sınırsızlığı da simgeler. Her şey olağan akışı içinde bu tabloda yerini alır:

‘‘Şayet ortada bir gök varsa

Her şey olağandır, umut basar insanı

Yağmurun biriken kuşları ıskalaması

-ve bunca zaman sonra-

Denize karşı gelmesi dalgaların

Olağandır. Gecenin biraz ötesinde

Güneşi beklerken tarlalar,

Varmak üzereyken sabah damlara

Ve akmaya hazırlanan bir suya

Kimse bilemez maviye kesmesini

Bir göğün. Kimse bilemez

Denizler çünkü uyanmamıştır.’

(Her şey olağandır)

Korkut’un özgün çabasındaki özgür imgelemi bize üstelik-çoğun yerli ve yabancı şairlerden rastladığımız üzere- çarpık, çarpıtılmış şiirsel görüntüler sunmuyor. Bunu aşırı bir yorum olarak, şairin değer anlayışının, estetik duyuş biçiminin yerli ve buralı oluşuna bağlayabiliriz. Zaten bu yüzden, öfke duyan, isyan eden, anlamsızlık peşinde aykırı özneler konuşmaz şiirlerde. Sonsuzun yanı başında, annelerin çocuklarına içtenlikle öğrettiği Rabbiyessir dualarının da eşlik ettiği sessizliğin lirik ve billurdan ikliminin büyütüldüğü muhayyel görüntü katındayız:

‘‘Sessizliği büyütüyoruz seninle

Arka bahçenin en mahrem yerinde

Serin bir gül doğuruyorsun bana

Şu işe bak

Benden habersiz benimle sevişmişsin

Kalkıp kalkıp sabahın altısında

Yine kirpiklerinle bir resim çizmişsin’’

(Bir Rabbiyesir bir de gözlerin)

Bir Rabbiyesir bir de gözlerin’ ve yazdığı diğer şiirler, içten bir lirizmin, buralı ve yalın bir duyarlığın doğal bir yansıması olarak varlık bulurlar. Modern Lirik Şiirin birçok örneğinde tanık olduğumuz üzere, aşırı süslemeci bir şiir değildir bu. Yalınlığın, yalın duruşun içinde duyularına bir özgünlük kazandırma arayışındadır.

Yalın ve buralı bir lirik duyuş, Korkut’un şiirlerine dair bir tanım özelliği kazanıyor. Korkut’un şiirlerinde ‘deniz’ imgesiyle birlikte ‘ölüm’ temi de belirgin izleksel öğelerdendir. Yalın ve buralı bir lirik duyuşun ölüm temiyle birlikteliği özgün mısralar olarak dışlaşıyor:

Benim annem sarışın ve başı açık bir mezar

Böyle diyorum çayının soğuduğuna üzülen kim varsa’’

(Büyük Yanık)

Kadir Korkut, Türk Modern Şiirinin büyük kalkışması olan İkinci Yeni atılımından, daha çok lirik duyarlık yönüyle faydalanıyor. Cemal Süreya’nın ‘‘Bir gülün tam ortasında ağlıyorum’’ mısraı, Kadir Korkut’un imgelemine ‘‘Elimde bir gülün sızısını tutuyorum’’ biçiminde yansıyor.

Kendiliğiyle, şiirsel benliğiyle barışık bir şiir yazıyor Kadir Korkut. İkinci Yeni şairi, modern hayat içinde şiirsel boşluğunu dolduracak yeni tutamak noktaları arayışındayken Korkut, ‘‘Gel ey boşluk! Gel otur yerine’’ diyerek varoluşsal tabiatının boşluğuyla hemhal bir duygudaşlık içindedir. Şiirin ilk bölümünü, yorumumuzu daha anlaşılır kılmak adına buraya alıyorum:

‘‘Elimde bir gülün sızını tutuyorum

Kanıyorum bahçenin ortasına öylece

Sulara karışıyorum, sulara dayıyorum gövdemi

Hazır cenazesi kalkmamışken yağmurun

Gel ey boşluk! Gel otur yerine’’

(Di’li Geçmiş Zaman)

Kadir Korkut’un şiirlerinde pastorala/tabiata dair unsurlar da sık geçer. Burada şair, duyularına-hislerine tabiatla birlikte bir biçim ve anlam verme arayışındadır. ‘Kendi yeryüzü serüvenine ve dünya içre yaşayışına tabiatı tanık tutmak’ diyebiliriz buna.

Ve sarı bir tülbent takan sonbaharı

Şimdi düşünecek olsam’’

‘Güze Dönüşen El’ şiiri de İsmet Özel’in ilk dönem şiirlerinden, lirik, duyumcu ve imgeci yönünden belirgin etkiler taşır. Kadir Korkut, bu etkilenimi, zihinsel-duyuşsal-imgelemsel bir dönüşüme tabi tutar. Korkut’un şiirlerindeki lirik bir tablo ve görüntü biçiminde yansıyan lirizm aşılı tabiatın özgün örneklerine şu mısralar da verilebilir. Kadir Korkut, İsmet Özel şiirlerinin estetik-imgeci tarafından beslenir:

‘‘Saçları denize bakan bir kadın

Çıkabilir dudaklarımın arasından’’

‘‘Esrarlı bir suya kanmaktan başka

Güneşin duyarsızlaşmasından başka nedir

Şu karanlık sanılan akşam’’

(Güze Dönüşen El)

Velhasıl, genel olarak Kadir Korkut’un şiirlerinde bireysel ve soyut konularla iştigal eden bir özne yer alır. Düşüncenin estetize edilerek şiirleştirilmesine tanıklık etmeyiz yine de. Bu anlamda, siyasi, toplumcu ve yeni realist şiirin çok uzağında bir seyir izler. Şiiri, ‘‘güvercinin düşündüğü’’ yerde düşünen, opak, ıssız, çatışmasız, kuran, kurgulayan, tasarımlayan bir öznedir bu. Kendi sessizliği içinde şiirden ve imgeden bir yurt bulan, kendi lirik ikliminde yuva kurmuş bir şiir kişisidir. Toplumsal meseleler ırgalamaz şiirlerini Kadir Korkut’un. Bu yüzden İkinci Yeni şiirinin 1960 sonrası epik duyarlığa yönelen şiirlerini değil de ilk dönem lirik tabiatı haiz şiirleri ırgalar Korkut’u. Sonsuzun yanı başında, billurdan sessizliğin içinde, tabiatla iç içe, ruhun ve imgelemin içrek taraflarında şiiri düşünür.

Bize göre (tarihsel bir saptayımdır bu) Korkut’un özgün deyişlerine kalıcılık niteliğini kazandıracak olan şey, Zaman’ın Ruhu’yla kuracağı organik bağlantıdır. Böylece şiiri daha yoğun özlerle, daha güçlü öznelerle konuşan, ses veren bir konuma gelecek, sesi, soluğu, nefesi karmakarışık bir Çağ’ı, karmakarışık bir Modern Hayat’ı, karmakarışık bir Şehrin Seslerini ve nabız vuruşlarını etkileyici bir sarsıcılıkla vurucu bir biçimde duyumsar hale gelecektir. Çünkü bu şiir, Türk Edebiyatı’nın anıtsal bir yapı olarak gerçekçi vasıflarına en yakın bir haldir. Yoğun ve estetize edilerek dışlaştırılmış bir düşünce özü, Valery’nin ifade ettiği anlamda, elmanın içindeki çarpıcı öz misali, bize güzel-duyusal bir etkinlik halinde varoluşunu duyurabilir. Çünkü ancak bu şiir, ruhumuzda mündemiç şiir tellerine derinlikle dokunacak, böylece bizi yerimizden eden, yerimizi sarsan, bize yerimizi sorgulatan büyük özlere akraba olacak, sonsuzun yanı başında, başımızdan geçmiş dünya hallerinin Türkiye’yi ve Türk insanını ilgilendiren anlamına zihin dünyamızı daha yakın kılacak, şiirlerin bizdeki nesnel karşılıklı anlamlarına daha bir varmış olacak, ‘durup ince şeyleri düşünmenin’ yanında, Türkiye’yi ve Türkiye’nin kaderini şairin kaderiyle bir ve koşut düşünmenin incelikli ruhuna da ulaşmış olacağız.

Kadir Korkut’tan, sonsuzun yanı başında, ‘‘Türkiye’nin kaderinden konuşan şiirler’’ de okumak isteriz…

Durup ince şeyleri düşünmekle birlikte, örneğin fanatik futbol taraftarlarının (tatangalar’ın) canlı, duyumlu, hareketli ve gerilimli nabzından da bahsedebilen bir şiir…

Hayatın ortasından ses veren bir şiir…

Şaire selam.

 33.

Tarık Eşref’in ‘Ölüler Fihristi’ Adlı Şiirinde Anlam Arayışları

Tarık Eşref ilk şiir kitabı ‘Taşranın Sazendesi’nden sonra derin bir sessizliğin bordasında yaşadı, sükûtun gramerini çözmek için harf harf kelime kelime dünya içre yaşamına dair ruhunu kurtaracak anlamın peşinden koştu. İştigal ettiği anlam arayışı, bugünlerde ‘yazınsal bir yapıt’ kadar derin bir şiirle sonuçlandı. Şiir geldi ve şairin içrek bir yazgı olarak benimsediği anlam peşindeki şiirsel koşusuna ve performansına yeni bir durak, bir uğrak yeri olarak ekleniverdi. Dirilerin dünyasında gayb olan anlama, ‘Ölüler Fihristi’yle bir işaret bıraktı Eşref. Şair, şiirinin dirim yüklü içeriğiyle gür ve berrak bir hayat alanından, bir hayatiyetten işaretler olarak Ölüler Fihrisiti’ni bırakıverdi yana yakıla ilerleyen yaşamımıza…

Tarık Eşref’in Ölüler Fihristi, bugün itibariyle yazdığı son şiir. Bu şiir, estetik bir bilinçle inşa edilen şiirsel evrenin imalarla, göndermelerle biçimlenen soyut bir dışavurumudur.

Biz bu değinimizde bu soyut ve içrek dünyanın şiirsel algımıza, estetik beğenimize değen unsurlarını, zihniyet dünyamıza ve ruh haritamıza yansıyan niteliklerini belirginleştirmeye çalışacağız.

İlkin şairin dış dünyaya bakışı, anlam yüklü bir çerçevede biçimleniyor. Şiirde konuşan öznenin dışındaki dünyaya yönelik algısı ve dünyayı kavrama biçimi, derin bir yalnızlık ve kırgınlığın duyumsal içeriğiyle şiirsel kalıplara dökülüyor. Mısraların bir biçime kavuşması bile belli bir kırgınlığın neticesinde gerçekleşiyor. Bu durumda şiirin biçim ve içeriğe müteallik varlık bulmasının dinamosu, ‘duygu ve duygu içre hâllenmeler’ oluyor:

’23 gün oldu dağlara bakıyorum

Gözlerim karşıdaki taşlara karşı boş değil’

Şiirde kendiliğini tasarımlayan bir özneyle karşılaşsak da bu öznenin çoğun varlığını bir ölüyle özdeşleştirmesi, sadece tekil bir hali işaretlemiyor, öznenin bir tabureyi, bir kayayı da ölüyle özdeşleştirdiğine tanıklık ediyoruz. Şiirde konuşan öznenin ölülere benzeme çabasını, ‘dünya içre’ yaşamına dair bir bellilik ve belirginlik getirme azmi biçiminde okumak mümkündür. Ölülerden ve ölülerle birlikte bir farkındalık yaratma yordamı olarak yorumlamak da pekâlâ mümkündür diyorum. Yani şairin burada anlam arayışına bir işaret getirme ve taşıma gayreti içinde olduğunu söyleyebiliriz. Şiirdeki idealizasyonel tutum, bu özdeşleşmeyle birlikte öznenin özüne dair fark ettiklerine de bir fihrist, bir indeks oluşturuyor, şeklinde bir yorum bile getirebiliriz. Ölüler Fihristi, şairin ‘içindekiler’ kısmına dair, ruh evrenine yönelik tuttuğu notlardan oluşuyor. Bu şiire, şairin ‘yaralı hallerine’ sunduğu işaretlerdir, diyebiliriz.

Çiçeğe, menekşeye adını ilk verenden neden nefret eder bir şair?

Sargının altında bir yara almaz da kendi yer alır. Yaralı benliğini açar sargı yerine, neden?

İşte Ölüler Fihristi, şairin Dünya ile yaralanmış bilincinin ‘içindekiler’ kısmından bize haber veriyor. ‘Kesildi iplerimiz’ mısra öbeğini, insanın Varlık’la olan bağının kopuşu biçiminde okumaktan yanayım. İp koptuğu ve Varlık bağı dejenere olduğu zaman insan anlatırken bile ölüden farkı kalmıyor.

Tarık Eşref, Sezai Karakoç’un deyişiyle ‘‘var olmanın dinamitlendiği yerden’’ söz alıyor, benliğin iç katmanlarından, unutuşun soyut uzamından devşirerek oluşturuyor şiir atlasını.

‘Kesildi iplerimiz, çeşitlendik

Ölmeden önce anlatırdı bunu bir adam

En güzel şekliyle

Anlatırken ölüden ne farkı vardı?’

Şairin Varlık’a dair bir susuzluk yaşadığı, ‘ayrılık’la zedelenmiş bir benliği olduğu aşikâr bir durum.

‘Dereler birer serum olmalı yeryüzü için

İnsanlar ayrılmak için doğar’

Bu durumda şairin duygu içre hallerinden, duygu-yoğun durumlardan arınmak için şiir yazdığını çıkarsayabiliriz ki böylece bir fihrist tutmak ve oluşturmak, arınmaktan başka bir işe yaramayacaktır. Arınmak deyince, ‘sanatta katarsis’ olgusunu anımsamamak elde değil. Şiir burada, duygunun kaçınılmaz olmazsa olmaz bir dışavurumu gerçeğinden hareketle, şairin fıtrat özlemiyle birlikte safiyete dair tutumunun somut bir biçimi oluyor.

Tam voledeyken yaşlanan bir adam, sanırım yutkunan, düğümleri olan, ukdeler barındıran bir kişi olmalı. Buradan hareketle, şiirde konuşan öznenin, kördüğüm olmuş duygularına bir açıklık ve aydınlık getirme tavrına yaslandığını söyleyebiliriz.

Tam da voledeyken yaşlanan bir adam biliyorum’ mısraından sonra ‘Belki ben de bir vole bekliyorum’ diyen şairin bu mısraını benimsemekte zorlanıyorum. Tam voledeyken yaşlanan bir adam olmayı kimse istemez. Ukdeleriyle ve benlik çıkmazlarıyla hemhal olmak bir kenara, voleye çıkmışken topu doksanlara atmayı tercih ederim. Hedefi tam on ikiden vurmaktan bahsediyorum. Hayat, acımasızlığı ve katı gerçekçiliğiyle hedefi tam on ikiden vurabilecek özgüvene ve cesarete sahip özneleri kaldırıyor çünkü. Isırganları değilse de sarmaşıkları daha çok özlemek, hatta giderek öze çekmek, kutuplaşmanın ayyuka çıktığı bir Türkiye sosyolojisinde daha tercihe değer bir durum.

Şiirdeki konuşan özneyi dinleyelim:

‘Sarmaşıkları ve ısırganları özlüyordu

Sarmaşıkları ben de özlüyorum

Sarılgan diyorum üleştirerek, tesadüfen

Belki ben de bir vole bekliyorum.’

Şairin doğadaki varlıklara yönelik idealizasyon çabasında somut bir tavır içinde olduğunu söyleyemeyiz. Varlıktaki şeylerin, canlıların dünyası ve sunduğu anlamlar, kendi duygu çıkmazlarına bir çözüm getirme yönünde kullanılıyor. Eşref’in bir somutlaştırma edimi içinde olmadığını, Somut’un gerçeklik alanından şiir yazmadığını, Varlık’ı ve duygu dünyasını yalın haliyle kavramaktan uzak olduğunu söylemek gerekiyor. Tarık Eşref bir şair olarak duygularına yalın ve sade-ce bakmıyor, karmaşıklaştırıyor, simgeler ardına gizliyor. Eşref’in Ölüler Fihristi’ne derin ve içrek yapısal görünümüyle soyut bir ele alışın, incelikli bir şiir bakışının ürünü gözüyle bakabiliriz. Bu durumda ‘kâğıt toplayan çocuğun içindeki yangın’ ‘sprey’lerle beslenecektir, kâğıt toplayan çocuğun durumu bir toplumsal mesele olarak yansımayacaktır şiire.

Tarık Eşref bu şiiriyle duygunun yoğun ve bereketli atlasından, bir fay hattından sesleniyor okura. Duyguların fay hattında şiirin konuşan öznesinin anlaşılmayı beklediğini söyleyebiliriz, bunun yanında duygularının kırgın boşluğuna doğadan varlıklar taşıyan bir tutum içinde olduğunu söylemek de yanlış olmayacaktır. Bu meyanda orta yerde bir kirpinin içine kapanması, ‘anlaşılmak içindi’ biçiminde yorumlanacaktır, bana göre bir kirpinin içine kapanması bir kenara, kirpinin ok atması daha anlaşılır bir davranış şeklidir. Kirpinin tehlike anında ok atması, daha etkin ve etkileyici bir tavırdır çünkü. Dünyaya tavır almak, dünyanın kötülüğünü püskürtmektir.

Buradan itibaren eleştirel dipnotlar olarak Tarık Eşref’in Ölüler Fihristi’ne dair bir dizi saptayımlarda bulunmak, her hâlükârda şairin ihtiyaç duyduğu çıkarımlar olacaktır.

Maddeler halinde listeleyelim:

  • Ölüler Fihristi, söyleyiş biçimi olarak somut ve doğrudan bir ifade tarzıyla biçimlenmiyor. Bu sorunu açalım: Tarık Eşref’e bugün itibariyle doğrudan ve seçik konuşmasını öneriyorum. Sözcüklerin simgesel değerleriyle değil de derdini, tasasını, kaygısını, dünyaya dair endişelerini olabildiğince somut ve en direkt bir dil ve söyleyimle ifade etmesi, şiirinin rahat nefes alması, genlerinin, dokusunun genişlemesi, daha ayak basılmadık duyarlık atlaslarına uzanabilmesi-ulaşabilmesi için bir zorunluluktur. Gerçeğin-gerçekliğin yalın bir duyarlıkla aktarılmasına dayalı bu ifade tarzı, aynı zamanda yazdığı ve bundan sonra yazacağı şiire de ‘sarsıcı bir vuruculuk’ niteliği katacaktır.

 

  • Birinci durumla çok yakından bağlantılı olarak şair Eşref’in duygularına ve dış dünyaya alabildiğine yalın bakmasını öneriyorum. Şairin hayatı şiire dâhildir, der Cemal Süreya. Bu savsözden hareketle şiir de insanın üstüne başına benzemesi gerekir. Konuşur gibi yazmaktan bu kastediliyor kanımca. Şairin şiirde de seçik bir konuşma biçimini benimsemesi muteber olanıdır. Şiirde insanın neyse o olarak konuşmasından bahsediyorum. Kendiliğinden. Doğal. Tok bir ses olarak. Asıl işte bu yalın ve içtenlikli konuşma formu, dünyanın kötülüğünü savmanın ve püskürtmenin, ‘‘ateşe ateşle karşılık vermenin’’ en doğal insani tepkisi oluyor. Buradan hareketle Şair Eşref’e somut konuşmasını öneriyorum.

Bugün birçok genç şairin somut-nesnel bir imgelemle şiirini kurmadığına tanıklık ediyoruz. Varlıkların simgesel değerlerinin arkasına sığınarak dolaylamacı bir dil ve anlatım biçimi benimseniyor. Şiirde şahsi tecrübenin ancak ve ancak en yalın haliyle somut ve nesnel bir imgelemle dışa vurulabileceğini bu şairlere söylemek gerekiyor. Soyut bir duygu aralığından-alacasından örtük bir dil ve anlatımla şiiri inşa etmek, Çağın Ruhunu yansıtmaktan uzaktır. Türkiye’nin temel meselelerini şiirde tartışma hususunda duyarsız kalmaktır. Bireysel ve sınırlı bir boyut ve zeminde devinmektir. Biz de bu ‘‘Değince Dokununca’’ yazılarımızda, şiirin ve edebiyatın gürleşmesi ve mesele taşıyıcı bir güce erişmesi adına, ‘ethos’ ve ‘pathos’ damarı izleyen şairlere bunu öneriyoruz. Alabildiğine somut konuşmalarını, imgelerin, simgesel algının ardına sığınmamalarını salık veriyoruz, böylece her iki damarı izleyen şairlerin aşırı uçlarda gezinen savruk duruşlarına düzenleyici bir bakış getirmek istiyoruz.

Bu arada ve bu esnada hatırlatalım:

Biz Değince Dokununca yazılarımızı ve daha birçok metnimizi bir sorunun, bir zorunun gereği olarak yazdık, yazıyoruz. Şunun altını kalın çizgilerle çizelim öyleyse:

Biz bu eleştirel değini işlerine ‘‘eleştiri yapayım’’ diye birçok dostumuzu kırmak ve kaybetmek için başlamış değiliz. Bunu peşinen Değince Dokununca yazılarımızın 33. dizisinde geç de olsa belirtelim, ifade edelim. Bir bildiğimiz var elbette, inandığımız şiirsel-eleştirel doğrular, düsturlar var.

Türkiye’de şiir ve hikâyenin kendi sınırlı ve dar duygu ve anlatım evreninde devinmesine taraftar değiliz…

Devinen bir edebiyatın Türk edebi ortamında tesis edilmesini talep ediyoruz, devinimiyle Türkiye’yi ve Türk insanını alakadar eden bir tarafının, bir yönünün olmasını istiyoruz.

Türkiye’de yazılan şiirin yazıldığı zamanla ve mekânla kayıtlı olarak bilmek istiyoruz.

Türkiye’de yazılan şiirin bu toprakların temel meseleleriyle ilgili olmasını, meseleci-sorunsal bir edebiyatı talep ediyoruz.

En nihayet şairin kaderiyle Türkiye’nin kaderinin bir ve koşut düşünülmesini savunuyoruz..

Türkiye’de Türkeli topraklarında şiir yazılacaksa eğer, insanımıza ve kaderimize değen, değinen, dokunan yönleriyle tebarüz etmesini istiyoruz.

Buna biz talipsek eğer, kırılan dostlarımızın kırgınlıklarının da Türkiye’nin hayatından doğmasını temenni ederiz.

Kırılan dostlarımız duygularında ve düşüncelerinde bir çıkmaz durumuna düşmüş iseler bunun da hal çaresinin yaşanan hayatı/Türkiye’deki hayatı, yaşayan insanı/Türk insanını temel tavır olarak, eksen alarak çözüme kavuşturabileceklerini ifade ediyoruz…

Bunu biz alelacele ifade edelim ki kifayetsiz muhterisler ihtirasları içinde bir an durup bir nebze de olsa düşünebilsinler…

  • Bu uzun açılmış parantezden sonra, Tarık Eşref’in Ölüler Fihristi adlı duygunun lirizminin simgelerle biçimlenen şiirine dair konuşmaya devam edebiliriz:

Türkiye’de ve Türk şiirinde soyut ve imgeci bir tavırla söz alan şiirlerin dönemi kapandı. 90’ların sonu ve 2000’lerin başı itibariyle imgeci şiire son darbenin vurulmasıyla birlikte daha somut konuşan, yeni gerçekçi bir döneme doğru açıldık. Bugün Türk şiirinin ihtiyacı olan şey, şiirde somut ve doğrudan konuşan güçlü öznelerin cedel yüklü varlığıdır. Şairin korkunç bir özgüvene sahip olarak cesaretle öne atılıp atılgan bir tavırla söz aldığı ve yazdığı etkin şiirlerdir ihtiyacımız olan. Etkin, etken, etkiler bırakan, dinamik içeriği ve işlek yapısıyla Türkiye’yi ve insanımızın durumunu mesele edinen şiirlerdir ihtiyacını hissettiğimiz eserler. ‘Eser’ sözcüğünün iz bırakan, etki eden anlamını unutmayalım. Bu bağlamda Ölüler Fihristi’nin soyut ve dolaylamacı dili ve deyiş biçimiyle bireyin/bireyliğin derin dünyasını dışa vuran içrek bir tavırla yazıldığını söylemek gerekiyor. Bu durumda Tarık Eşref’e şiirinde geçen ‘bir kaşık cıvanın önyargıları kırmasını’ değil de bir avuç cıvanın yaşamsal-vitalist enerjisiyle hayatı değiştirebileceğini salık veririm.

Cemal Süreya, düzyazılarında şairleri ikiye ayırır: Hayatın değiştirilmesinden yana olanlar ile dünyanın değiştirilmesinden yana olanlar… Tarık Eşref, hayatın değiştirilmesini istiyorsa eğer, ‘bir kaşık cıva’daki hayati öze yoğunlaşmalı derim. Yok, eğer dünyanın değiştirilmesini istiyorsa, ‘kıyıyı döven dalganın’ kendini bulmasına odaklanmak yerine, zorunluluk kipine sarılarak sarmalanarak, toplumsal ve dünyasal olanın izini/izleğini sürmeli derim. Düşüncenin yani ki bir fikir kavgasının kendini bulduğu yerden bahsediyorum. Bir düşünce damarının ruhuna yaşattıklarıdır bahsettiğim. Tarık Eşref’e epik bir yönsemeyle birlikte dünyaya ve hayata bir kavganın, bir meydanın ortamından bakan, kitabın ortasından söz alan Diriler Fihristi’nin cedel yüklü atmosferinden seslenmesini salık veriyorum.

Böylece bir fihrist, tüm diriliği ve canlılığıyla dirilerin dünyasından bize ses veren bu şiir, dirilerin fihristi olmaklığıyla dünya üzerindeki var olan adaletsizliğe ve zulme de söz söyleyen güçlü bir konuma evrilecektir. Bu şiir, dirim yüklü ve korkunç nefesiyle bu dünya hayatı için de yeni bir soluklanma yeri olacaktır.

Pablo Neruda’nın ‘boşuna yazılmayacak şiir’ sözü de asli anlamına kavuşmuş olacaktır.

Ece Ayhan’ın deyişiyle mısra mısrada, şiir şiirde kalmayacak…

Şaire selam.

(*) Burada bir kısmını yayınladığımız Değince Dokununca ”Dergi-Kitap Eleştirileri” başlıklı dosya çalışmamızı yakın zamanda bir kitap formatında okumak umarım mümkün hale gelir. Dosya 40 yazı dizisi ve dergilerde ve internette yayınladığım kitap eleştirilerinden oluşuyor. Hayırlısı..

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here