Cesur Gültekin’den İnanılmaz Olaylar Zinciri, Olağan Üstü Hikâyeler… | Hikâye Atlası

0
251
Olağan üstü hikayelerin anlatıcısı: Cesur Gültekin

İNANILMAZ OLAYLAR ZİNCİRİ

Cesur GÜLTEKİN

Mardin’de yazın damda yatardık, benim uyuduğum bölüm diğerlerinden uzaktı, yer yatağıydı, yine gece yatağıma girdim, uyumak üzereydim.

Bir ses kafamın içinde yankılandı.

”Uyuma, tehlike var! Gece yarısı bir akrep seni sokacak! Öleceksin!”

Yatakta oturup bekledim. Yarım saat bekledikten sonra canım sıkıldı, uyumak istiyordum. ”Boş ver” dedim.. Yorganı kafama çektim, bu kez aynı ses yine tekrarlandı.

”Ben sana uyuma dedim!”

Akrepten değil, bu sesten korkmuştum, bu yüzden beklemeye başladım…

Yatağın içinde oturup yeniden beklemeye başladım.. Yastığım dört veya beş sıralı briket duvarına dayalıydı, akrep ordan da gelebilirdi.. Arkaya doğru ikide bir dönüp bakmaktan boynum ağrımıştı. Mobese kamerası gibi her yöne başımı çeviriyordum, bu da çok yorucu oluyordu.. Sormaya korkuyor ve utanıyordum, sonunda dayanamadım.

”Akrep hangi taraftan gelecek?” diye içimden sordum.

Gözlerimi yumdum, bekledim..

”Merdivenden” diye yanıt geldi.

”Merdiven mi?” dedim.

”Evet! Bir insan gibi merdiven basamaklarını çıkacak!!” dedi..

Yatakta oturmuş vaziyette, saatlerce bekledim, gözlerimi merdivenin bitiş noktası olan tarafa çevirmiştim, başka yöne bakmıyordum…

”İnsan gibi” benzetmesi çok dikkatimi çekmişti, burada yalnızca basamakların çıkılması değildi anlatılan, hayvanların tahmin ettiğimizden öte bir zekâya sahip oldukları gerçeğine dikkat çekilmiş olabilirdi… Bilmiyorum…

Okulda, düşünebilen tek canlı türünün insan olduğu söylense de, bu tartışılabilirdi…

Bu arada akrebi nasıl öldüreceğime dair düşüncelerimi geliştiriyordum.

Sarı terliklerim savana gelmesin diye, yatağımdan üç adım kadar uzak duruyordu.

Sol terlik diğerinden “bir adımdan daha fazla” gerideydi, alelacele yatağa girmek istemiştim. Aceleden sol ayağımdaki terliği geriye doğru savurup öyle yatağa girmiştim. Terliklere uzun bir süre baktım, uykusuzluktan ayağa kalkıp terliği alıp gelmek kolay değildi. İnsan zehirlenmiş gibi oluyor, sonunda kendimi ikna ettim, ayağa kalkıp gittim, öndeki sağ terliği aldım.

Yatağıma dönüp yeniden oturdum.

Terlik elimde bekliyordum.

Sonra, terliği yanıma koydum. Beklemeye devam ettim.

”Dikkat et! Geliyor!” sesiyle birlikte terliği alıp ayağa kalktım, üç dört adım sol yana doğru attım..

Ay ışığı, damın üzerini hafifçe aydınlatıyordu.

Ve akrep merdivenden çıktı. İnanılmaz bir olaydı.

Kocamandı, sapsarıydı. Kuyruğunu havaya dikmişti. Bana doğru hızla koşarak geliyordu.

Garip bir durumdu, sanki önceden beni kafaya kodlamış gibi, öldürmeye and içmiş gibi, doğruca üzerime geliyordu.. Yerimi önceden biliyor gibiydi…

ROTASI önce yatağımın ayakucu tarafıyken, yatağın kenarında durduğumu algılayınca, yönünü biraz sağa doğru çevirdi, hedef olduğuma inandığım hareketlerine bir yenisini ekleyerek, iyice bana doğru odaklanıp gelmeye başladı…

Yaklaşmasını iyice bekledim… Aramızda bir adım kalmıştı. Terlikle ona vurmaya başladım.. Terlik plastik olduğu için vuruş anında elim yukarda kalıyordu, tehlike görmüyordum..

Damda posteri çıkana dek vurdum ona..

Vurdukça, akrepten zehir fışkırıyordu..

Akrep öldükten sonra yatağa girdim. Akrep parçalanmış vaziyette yatağımın yanında kaldı.. Gece yarısı olmuştu..

Artık kafamın içinden gelen ses de kesilmişti…

O ses, hayatımı kurtardı, şu an bedavadan yaşıyorum. Şu yazdığım yazı bile olmayacaktı… İbret almak gereken olaylar bunlar..

İnanılmaz olay gibi görünebilir, ancak ALLAH’A (c.c) inanan biri daha inanılmaz şeylere çoktan inanmıştır bile..

Ahiret, cennet, cehennem gibi kavramlar da inanılmaz görünebilir, ancak ALLAH’A (c.c) inanınca inanmanın kapıları daha kolay aralanır…

BAŞIMDAN GEÇEN İKİNCİ ESRARENGİZ OLAYI ANLATIYORUM:

Mardin’ de bir rüya görmüştüm.

Toprak bir mezar gördüm… Yanında bir adam duruyordu…

”Bu mezar benim” dedi… Ölmüş olduğunu anladım… Üzerinde hacıların giydiği türden bembeyaz elbiseler vardı. Orta boylu, orta kilolu, açık tenli, yuvarlak yüzlü, bir cm’yi geçmeyen çok seyrek bir aksakalı vardı. Âlim biri olduğu belliydi. Vakur bir duruşu vardı.

-Ben, şu gencin dedesiyim, dedi.

İşaret parmağıyla havadaki boşluğu işaret edince, baharatçı dükkânı içinde olan bir genç belirdi.

Birlikte tarihi Kasımiye Medresesi’ne doğru giden patika yolda yürümeye başladık. Yere doğru bakarak yürüyordu, derin bir düşünceye dalmış gibiydi. Bunun bir rüya olduğunu biliyordum, bu yüzden uykudan uyanmadan elimi çabuk tutmalıydım, bir şeyler söylemeliydim. Zaman aleyhime işliyordu. Ancak aklıma bir şey gelmiyordu… Sonunda sessizliği bozmak için;

-Cennetlik misin? diye sordum.

-Evet, dedi..

-Kaçıncı katta? diye sordum.

-Üçüncü kattayım, dedi..

Kısa bir sessizlik daha oluştu..

-Ben bu adamı arıyorum, dedi..

Elini havaya kaldırıp yine işaret parmağıyla havadaki boşluğu gösterince, görüntüye çok yaşlı bir adam girdi. Elinde baston, çok zayıf biriydi, ağır yürüyüşlüydü, üzerinde bir ceket vardı, yan görünüm olarak izleniyordu, görüntü nedense siyah beyazdı, sakalı da daha çok çene tarafında biraz yoğunlaşmış, ağarmıştı. Önümüzde, havada bir kaç adım attı.

İşte ben bunu arıyorum, dedi..

Sonra, yere uzandı. Ayrılık zamanı gelmişti. Başka bir boyuta giriyordu… Gözlerini kapadı, yanakları hızla kırmızılaşıyordu… Yanıbaşına dizüstü çöktüm, “Cennetlik birini öpmek için bundan iyi fırsat olamaz” diye aklımdan geçirdim. Elma gibi yanaklarını öptüm, yanaklarını öpmeye devam ederken, birden uyandım… Elektriğe kapılmış gibiydim.. Titriyordum..

Baharatçı çarşıdaydı. Onu buldum. Ancak dükkâna girmeye 20 gün boyunca çekindim. Nasıl bir tepki verir, bilmiyordum. “Belki de aklımdan şüphe eder” diyordum, çünkü bir tanışıklığımız yoktu.. Dükkânın önüne her gidişimde tereddüt ediyordum… “Ölmüş dedem yok” derse rezil olacaktım… Bu yüzden ordan hemen sıvışıyordum.. Sonunda, daha fazla dayanamadım, “Ne olacaksa olsun, rüyamı anlatayım” dedim. Onunla konuşmayı başarmam gerekiyordu..

Dükkânın önünde durdum.

-Özel bir görüşmem olacak, müsait misin? diye sordum.

-Buyrun gel, dedi.

Baştan sona rüyamı anlattım. Hayretler içinde kalmıştı.

-Sen ne diyorsun?! Dedemi ben bile görmemişim! Dedem öleli 40 sene olmuş. Mezarı nerde? Onu bile bilmiyoruz… Yana yana mezarını arıyoruz. Rüyanda gördüğün mezarın yerini tarif edebilir misin? Bir yerde onu tüfekle vurmuşlar, bir tek onu biliyoruz..

Olay başka bir boyut kazanmıştı.. Ummadığım bir ilgi görmüştüm.. Beni soru yağmuruna tutmaya başladı.. “Ne olur hatırlamaya çalış, mezar nerde? Belki bir detay vardır” diye sorup duruyordu…

-Mezarın arka plan görüntüsünü göremedim, toprak mezarını görebildim. Üzerinde hiç yazı yoktu, sadece başucuna ve ayakucuna konmuş yuvarlak kocaman taşlar vardı… Ancak dedenle karşılaştığımız yer zırrar mezarlığı kenarıydı. Çünkü ordan Kasımiye Medresesi’ne doğru giden toprak yolda birlikte yürümeye başlamamızdan anlıyorum, orda bir yerde olmalı dedim.

-Kasımiye Medresesi’nde ilim görmüş, âlim, dindar biriydi. Zaten, ilahi adaleti, hakkı savunduğu için tüfekle vurulmuştu.. Sağanak yağmurlu bir günde eve ceketsiz sırılsıklam gelmiş, ceketin nerde? diye soran hanımına, “Ceketimi yolda bir fakire verdim”, demişti… Anlayacağın, kendini ALLAH yoluna adamış biriydi.. Öldürülmeden önce çekildiği siyah beyaz bir fotoğrafı vardı… Onu renklendirdim. Eve gidelim. O fotoğrafa bakmanı istiyorum, dedi.

Dükkanı küçük bir çocuk olan çırağa emanet etti… Birlikte gittik. Kuyumcular çarşısını geçtik. Yokuş yukarı dolambaçlı sokaklar başladı… Bir sağdan, bir soldan yokuş yukarı bir türlü bitmeyen sokakları çıkarken nefesim kesiliyordu… Baharatçı çok hızlı yürüyordu çıkarken…Yoruldum demeye utandım… En sonunda, tarihi Mardin evlerinden birinin önünde durduk, kesme taşlardan örülmüş kocaman bir evdi. Cebinden bir karışlık paslı antika anahtarı çıkarıp kapıyı açtı. Avlu çok genişti, yan yana duran evler vardı, duvarları bitişikti, kapıları kıbleye bakıyordu. Ortadaki kapıyı açtı. Kısa bir koridordan sonra, geniş bir odaya girdik.

Rüyamda gördüğüm adamın fotoğrafı karşımda çerçeveli olarak duvarda asılıydı.

-İşte, rüyama giren kişi buydu, dedim.

Tam rüyamda gördüğüm gibiydi… Sadece, rüyamda bir cm. bile olmayan çok seyrek bir ak sakalı vardı, fotoğrafta hafif sakal yoktu sadece..

Tarihi antika kanepeye oturdum. Baharatçı, bu duruma bir anlam veremedi, karşımda ayakta dikilmiş, beni bekliyordu. “Gidelim mi?” dedi… Kısa bir sessizlik daha oluştu, amacım, her zaman hatırlayacağı bu anıya bir sessizlik ilmiği atmaktı…

-Bana fotoğraf albümünü getir, dedim.

Gidip fotoğraf albümünü getirdi. Siyah beyaz fotoğraflardan oluşan sayfaları çevirdim, çevirdim. Elinde baston olan yaşlı adamın da fotoğrafını buldum. Tıpkı rüyamdaki gibi, elindeki bastonuyla, yürürken çekilen siyah beyaz fotoğrafı boydan görünüyordu, yan görünüm olarak… Rüyamdaki yürüyüşü esnasında sanki biri fotoğrafını çekmiş, 20(Yirmi) gün sonra da çıkan fotoğrafa bakmam istenmiş gibi, bu da inanılmaz bir olaydı. Rüyamda neden siyah beyaz olarak göründüğünü siyah beyaz olan fotoğrafı görünce anlamıştım…

Rüyamda, bu fotoğrafın adımlar atmış halini izlemiştim…

-İşte, dedenin aradığı kişinin fotoğrafını da buldum! dedim.

Baharatçı, o anda sanki donup kalmıştı…

-Bu, abisiydi, dedi. 10 yıl önce öldü…

Baharatçı olan torun kendi dedesinin mezarını ararken, ölmüş olan kişi de kendi abisini arıyordu… Vay canına.

SUBHANALLAH…

Peki, abisi de ölmüşse, onu neden bulamıyordu? Ölen abisi farklı bir mekâna mı gitmişti? Koskoca şehirde neden sadece benimle bağlantı kurabilmişti? Bu derdini bana anlatarak ne yapmamı bekliyordu? Yoksa dua etmemi mi bekliyordu? Kendisi için üzülen torununa ”Merak etme ben cennetin üçüncü katındayım” müjdesini vermek için mi benimle bağlantı kurmuştu? Yanıt bekleyen sorular vardı… Bana kalırsa evimiz zaten mezarlığa çok yakındı, beni tercih etmesinin nedenlerinden birisi bu olabilir…

İkincisi, metafizik (madde ötesi) kapımı açık bulunca benimle bağlantı kurabildi… Üçüncüsü; yaşam herkes için aynı olmadığı gibi, ölüm de herkes için aynı değildi, yaşarken ölü olanlar olduğu gibi, ölüyken yaşayanlar vardı…

Baharatçı, ”Gel sana bir yemek yedireyim” dedi… Ben asıl yemeğimi ruhsal olarak öyle bir yemiştim ki bunu anlatmak kolay değildi… Açlık, susuzluk kontrolü olmadan gelinecek manevi bir yere varmıştım.. Bu yüzden teklifi kabul etmedim…

Aslında devamı gelebilirdi, mezarın hangi bölgede olduğu ortaya çıkmıştı, baharatçının aklı dükkânda olmasaydı, araştırmayı derinleştirmek için dükkâna bir kez daha uğramak aklıma gelebilirdi… Çırağa dükkânı emanet ederken yokuşları çok hızlı yürümesi beni çok yormuştu, çünkü dükkâna bir an önce geri dönme isteği vardı onda… Tarihi antika kanepeye oturduğumda ”Gidelim mi?” demişti. Aklı dükkândaydı. Bazı soruların cevapları bedavaya gelmiyordu. Araştırma yapmak için gerekirse dükkânı bir gün kapalı tutmalıydı… Bunun için ben ona yalvaramazdım.. Artık o peşime düşmeliydi, ben değil.

Dükkânın önünden daha sonraki günlerde geçip selam verdiğimde, ardımdan koşmalıydı. ”Dur biraz, sanki bir şeyler yarım kaldı, biraz daha araştırma yapalım mı?” demeliydi. Bana seslenmeliydi..

Sonunda tek başıma zırrar mezarlığına gittim.

Söz konusu mezarlıkta tek başıma yaptığım araştırmada rüyamda gördüğüm toprak mezarlardan birbirine tıpatıp benzeyen ve birbirine yakın bir kaç tane mezar daha olduğunu görünce, noktayı oracıkta koymaktan başka çare kalmamıştı…

ANLATACAĞIM ÜÇÜNCÜ ESRARENGİZ OLAY ORUÇ TUTTUĞUM RAMAZAN AYINDA BAŞIMDAN GEÇMİŞTİ.

Rüyamda gaipten bir ses geliyordu;

Sesin nerden geldiği belli değildi, sanki aynı anda her taraftan bu ses yankılanıyordu… Ses şöyle geliyordu…

-O gün meleklerin tahin günüydü, ancak bir melek küsmüş bir kenara çekilmişti, neyin var dediler?

Görüntüde, küsmüş bir melek vardı, onun etrafında birkaç melek de onun gönlünü almaya çalışıyorlardı…

Yankı yapan ses, meleğin küsme sebebini anlatacağı esnada ”Baba tahin ney?” sesi geldi yanıbaşımdan…

Küçük kızımın sesiydi.. Küçük kızım da yanımdaymış meğerse…

– Baba, tahin ney? Tahin ney? Tahin ney? diye sorup duruyordu, ona yanıt verirsem, meleğin neden üzüldüğünü duyamayacaktım. Ama kızımın sesi de engel teşkil ediyor, meleğin söyleyeceği şeyi duymamı engelliyordu.

Kızıma yanıt vermek zorunda kaldım…

– Hani susamdan yapılır ya. Hani, bir keresinde ekmeğini batırmıştın, dedim.

– Haaaa anladım, dedi.

Bu esnada yankılı ses, meleğin verdiği yanıtı anlatmıştı, kızım yüzünden son cümleleri tam duyamadım anlayamadım, merak etmiştim, melek neden küsmüştü?

Bu arada küsen meleğin ve etrafında onun gönlünü almaya, ikna etmeye çalışan diğer meleklerin görüntüsü devam ediyordu…

Sonra uyandım. Uyanınca düşündüm de, kızımın olaya dahil olduğu bölüm de hikayenin bir parçası olabilirdi.

Ramazan ayında olduğumuz için bunda bir hikmet olabilir diye düşündüm. Bulmaca gibi bir rüyaydı…

Belki de kızıma verdiğim cevap dünyevi hayata düşkün olan nefsimizin nasıl da ahiretle ilgili fırsatları son anda gözden kaçırdığını anlatıyordu.

Belki de yaşam son anda bile manalı olmayı beklerken, bu fırsatı kaçıranların trajik durumu anlatılıyordu… Hangi sese kulak verdiğimiz çok önemliydi…

Yoksa, yaşamın hiçbir zaman istediğimiz gibi olamayacağını, hep nefsimizin küçük bir çocuk olup bizi bir yerimizden çekiştirip yolumuzdan alıkoyacağını mı anlatıyordu?

Bu sabah işe giderken melek kelimesi takıldı kafama…

O gün meleklerin tahin günüydü de ne demek oluyordu?

Sonu merak edilsin diye ustaca kurgulanmış bir hikâye gibi… Ancak bu benim rüyamın içinde olup bittiği düşünüldüğünde, farklı bir boyut oluşuyordu…

O gün işe gittiğimde, işyerinde, fabrikada ikindi vakti, bir münakaşaya şahit oldum:

Servis şoförü ve paketlemeci, oruçlu oldukları için, Konya’dan gelecek olan fabrika şoförüne tahinli ekmek siparişi vermişler. O da bir iki markete uğramış, bulamayınca, fazla vakit kaybetmek lüksü olmadığından aracın başına geçip Konya’dan çıkmıştı.

Tabii, siparişi verenlere tahinli ekmek bulamadığını anlatsın diye birine de telefonda bilgi vermiş, bilgi verdiği kişi de siparişi verenlere tahinli ekmek bulunmadı demeyi unuttuğu için tahinli ekmek siparişi verenlerin gönlünü almak kolay olmayacaktı.. Çünkü, araç Mersin’e varmış, iş yerine kadar gelmişti…

Pazar günüydü…

Servis şoförü ve paketlemeci, oruçlu olduklarından fabrikaya giriş yapan araca doğru yöneldiler…

”Tahinli ekmeklerinizi getiremedim” demek, artık kolay değildi, Geç kalınmıştı…

Tıpkı rüyamdaki gibi, biri tahinli ekmek olayı sebebiyle küsmüş, diğerleri de iki üç kişi onu ikna etme çabası içindeydiler… Siparişi veren diğer arkadaş, paketlemeci de ordaydı, ancak o daha soğukkanlı duruyordu.. Münakaşaya fazla girmemişti… Yine de yanlarında duruyor, konuşulanları dinliyordu…

Rüyamda gördüklerimle aynı olan bir görüntüyle karşı karşıya kalmıştım.. Sadece rüyamdaki görüntü biraz daha uzaktan, sanki çatıdan görünüyordu, bu yüzden simaları net görünmüyordu…

Onların arasındaki münakaşa sürerken, sonunda dayanamayıp rüyamı anlattım…

Sadece küçük kızımla ilgili bölümü anlatmadım, o kısmı atladım, hani, ”Baba tahin ney? Tahin ney?” deyip duruyordu ya… Zaten tartışma vardı, hafiften sinirler gergindi… O anda ciddiyet çok önemliydi, bir kaç adamın bulunduğu ortam, sosyal bir ortamdır…

Siparişi alan şoför, siparişi veren şoföre döndü, beni kastederek,

-Bu sipariş olayından bunun haberi var mıydı? diye sordu.

Siparişi veren şoför:

-Hayır, dedi, hiç haberi yoktu…

Şaşkınlık yaşadılar, ne diyeceklerini bilemediler…

SUBHANALLAH dedim içimden, demek ki oruçlu kişi tıpkı melek gibi oluyormuş, yemeyip içmeyen melekler gibi…

Oruçlu kişi tıpkı melek gibi oluyormuş, yemeyip içmeyen melekler gibi… Rüyada verilen mesaj, demek ki, buydu…

O gün meleklerin tahin günüydü.

Vay canına…

SUBHANALLAH…

Başımdan geçen inanılmaz olayları anlatmaya devam ediyorum:

Yıllar önce, bir rüya gördüm. Mardin Yeniyol caddesinde üzgün vaziyette yürüyorum. Yerde kaldırımda ayağımın dibinde yarım metre kadar kocaman bembeyaz bir kâğıt görüyorum. Kâğıdı yerden alıyorum. Baştan sona Arapçayla yazılmıştı. Ne yazdığını okuyamadan uyandım.

Uyandığımda tüm vücudum elektrik akımına kapılmış gibi titriyordu. Böyle uyandığım zaman ilginç bir şeyler olacağını anlıyordum.

Arkadaşım A.Vahap’la liseye giderken hep rüyada yürüdüğüm Yeniyol caddesini kullanırdık. Yayaların pek görünmediği tenha bir caddeydi. Okul biraz uzaktı. Kırk (40) dakikalık bir yürüyüş, sohbet ederek gidilince kısa gibi görünürdü.

Arkadaşımla yine okula giderken yolu yarılamıştık. Rüyamda kâğıdı gördüğüm noktada durdum. Arkadaşıma ”İyice aklında tut. Sakın unutma! Burda iki üç gün içinde bir olay olacak” dedim. Kalabalık bir ortam olacağını hissediyordum.

”Tamam” dedi. Belki unutur korkusuyla bir kez daha aynı şeyleri baştan tekrarlayıp ona söyledim. Çünkü “Öyle bir şey söylediğini hatırlamıyorum” cümlesini duyma ihtimalini tamamen yok etmeliydim… Çok sinir bozucu böyle bir durumla karşılaşmak istemiyordum.

Ertesi gün arkadaşımla okuldan dönerken, tam da rüyamda kâğıdı gördüğüm noktada, tam kâğıdı rüyamda görüp kaldırdığım yerde, yaşlı bir kadın duruyordu. 55 veya en fazla 60 yaşlarındaydı, kısa boyluydu, yorgun ve acıkmış olduğu her halinden belliydi. Sırtında bir bohça vardı.

Bizi durdurdu. ”Yolda beş parasız kaldım, ilçeye gideceğim, yol param yok. Bana yardım edin.” dedi.

İlginç olan, kadının rüyamda kâğıdı gördüğüm noktada duruyor olmasına o anda akıl erdirememiş olmamdı. Açlık, susuzluk, yorgunluk yüzünden olabilir… Rüyayı rafa kaldırmıştım, bu denli erken olacağı kimin aklına gelirdi ki? Cebimde kâğıt beş lira vardı sadece. Onu kadına verdim. Sonra arkadaşımla yolumuza devam ettik. Söylediği ilçe, bulunduğumuz şehrin hemen dibinde, çok yakın olduğundan verdiğim parayla gidebilirdi. Hatta ben yayan olarak macera olsun diye bahsettiği ilçeye gitmiştim.. En fazla bir saat yürüme mesafesi vardı. Ancak kadın yaşlıydı..

Yaklaşık elli adım kadar gittikten sonra, arkadaşım ”Yazık, zavallı kadıncağız.” dedi. Arkadaşımın böyle söylemesi, beni daha da duygulandırmıştı. Kalbime saplanmış bir şey oldu sanki.

Ben de,

”Kim bilir ne derdi var? İyi ki yardım ettik” dedim.

Sonra, kadını merak edip arkama baktım. Bakmaz olaydım. Caddenin bize göre sağ tarafında bir kalabalık vardı. İşte o an, rüyayı, Arapça yazılı kâğıdı birden hatırladım. Oraya doğru hızla koşmaya başladım.

Koşarak olay yerine gittiğimde, kadın cadde üzerinde sırtüstü hareketsiz yatıyordu. Başucunda açık gri bir dolmuş vardı. Kadının etrafındakiler de dolmuştan inen yolculardı. Yarım açılmış avucunda verdiğim beş lirayı yine de bırakmamıştı. Ben ağlamayayım da kimler ağlasın. EVET, verdiğim beş lirayı hala avucunda tutuyordu. Hiç kimse bir şey söylemiyor, kalabalık çemberden hiç kimse kıpırdamıyordu. Kadının gözleri kapalıydı. Eskiden nabza bakmak, suni teneffüs ya da kalp masajı yapmak eğitimsizlik yüzünden kimsenin aklına gelmiyordu. Gerçekten ölmeyip uzun süre baygın kalan birisi biraz geç ayıldığında ”Ölü bekletilmez, günahtır, hemen defnedelim” diyen çokbilmişler yüzünden kendini mezarın içinde bulabilirdi.

Mezarın içinde gözlerini açtığında yapabileceği tek şey çığlık atmaktı…

Çığlıkları da fayda etmiyordu.. Onun çığlıklarını duyanlar kabir azabı gördüğü için, “Meleklerden sopa yediği için” sürekli çığlık attığını düşünüyorlardı.

Mezardan çıkmayı başaran bir genç vardı, gecenin bir vakti, üzerinde kefen eve doğru gitmeye başlamış. Eve varınca kapıyı çalmış.. Kapıyı açan kızkardeşi, abisini kefene sarınmış vaziyette karşısında görünce oracıkta düşüp ölmüş.. Açık duran mezara kızkardeşini defnetmişler…

Rahmetli ninem hep anlatırdı mezardan gelen çığlık seslerini. O da kabir azabı olduğunu bana söylemişti.

Mezarlıktan gelen çığlık sesleriyle gecenin bir vakti uyanıp yataktan fırlamak… Sonra, mezarlıktan gelen bu çığlıkların gündüz gece devam etmesi…

Gecenin çığlıkları taşıyamayan, saçlarından dövüşerek sürüklediği sonsuz korkuların ve dehşetin akıl almaz gözleri…

Kadının da öldüğüne herkes kanaat getirmiş gibiydi… Sanki görüntü donmuş gibi kimse yerinden kıpırdamıyordu. Garip bir ölüm sessizliği vardı.

Karşıya varmasına az kalmıştı. Dolmuş hatalıydı, dolmuş kendi sağ şeridinden gitmemiş, caddenin solundan gidip zavallı yaşlı kadıncağıza çarpmıştı. …

Kadının öldüğünü söylediler. Tarif edilemez bir kahrolmuşluk içinde eve gittim. Kızkardeşim Şehnaz, eve her geldiğimde beni gördüğü anda mutfağa koşardı, bana yiyecek bir şeyler hazırlardı ya.

Mutfağa doğru yönelen bacımı durdurdum;

”Dur” dedim.

”İştahım yok”

Şaşırdı. “Neyin var? Sen hiç böyle davranmazdın. Ne oldu sana?” dedi.

Konuşacak durumda değildim, içim parçalanıyordu. Üstelik inanılmaz boyutları olan bu esrarengiz olayı birilerine anlatmak da hiç kolay değildi… “Boş ver” dedim.

Rüyamda gördüğüm o kâğıt, yaşlı kadının kaderini yazan kâğıt mıydı? Bilemiyorum. Olaydan sonra, keşke araba ona değil de bana çarpsaydı diyecek kadar üzgündüm…

Arkadaşım ne zaman kalabalık bir ortam görse “Olayı anlatsana! Haydi anlat ne olur… Herkese ibret olsun” dediğinde gözyaşlarına kapılır, tek kelime söyleyemezdim.

Verdiğim beş lirayı hala avucunda tutuyor biliyorum, hiçbir zaman o parayı harcayamadı ki.. Sırtüstü kalbimde yattığı yerde, hâlâ bir bebek gibi gözleri kapalı uyuyor…

Dizlerimin üzerinde keşke asfalta çöküp başucunda ağlasaydım. Ağıtlar yaksaydım keşke, iyice içimi oracıkta dökseydim, belki yıllar sonra içimdeki ukde böylesine kocaman çetrefilli olmayacaktı…

Aradan yıllar geçtikten sonra ağlamak için tenha bir yer aramak zorunda kalmayacaktım.

Ben de kalabalık çemberin içinde yerimde donup kalmıştım. Sanki böyle olması gerekiyordu.

“Aaah” keşke zaman tüneline girip yaşlı kadına “Karşıya geçme annem” diyebilseydim. Bu, keşkeler yok mu? Beni bitirdi. Benim acılarım, hiçbir zaman gün yüzü görmezler ki, gece yarısı dörtnala üzerime doğru gelen atlılar gibidirler, bana hiç nefes aldırmazlar.

BAŞIMDAN GEÇEN KORKUNÇ BİR OLAY DA KÖYDE GEÇİYOR…

Yaz mevsimiydi…

Bir kaç ay pazarcıkta köyde yaşadım…

Kaynım Cuma anlattı: ”Gece bağdan köye giderken yokuşta motorum durdu birden, ne olduğunu anlamak için motora bakarken, yanıma bir adam yaklaştı, ‘Ne arıyorsun burda?’ diye sordu…

-Bağdan dönüyorum, dedim

-Buralarda dolaşma buralar bizim, dedi

-Hayır, bu bağlar bizim, dedim.

Birden, fark ettim ki, ayakları ters.. Topuklar önde..

-Çabuk uzaklaş burdan, diğerleri gelmek üzere, dedi.

Motoru çalıştırmak için uğraşırken, bir kaç karaltı belirdi…

Motoru çalıştırmayı başardım. Motor harekete geçince, karaltılardan biri peşime düştü, beni kovalamaya başladı..

Daha gerideki karaltılardan da zılgıt sesleri geliyordu…

Lİİ Lİİ Lİİ Lİİ Lİ Lİİİİİİİİİİİ!!

Motor düzlüğe varınca, adamın geriden müthiş bir hızla yaklaştığını gördüm.. Düzlükte son sürat gittiğim halde arkamdaki adam, nerdeyse motora yetişecekti.

Rüzgara benzer bir ses geliyordu ondan…

FİİYUUUUVVV!

Korkunç bir kovalamacaydı… Köye varınca peşimi bıraktı… Kurtulabildim…

Bunları duyunca ”Desene Cuma ‘Terminatör 2’ filmi gerçek oldu..” dedim..

”Terminatör 2” filminde, gelecekten gelen ve insan şekline girebilen çok gelişmiş bir robot, bir sahnede, aracın ardından müthiş bir hızla koşmaya başlamıştı..

Cuma, akşam olmasına rağmen bağa tek başına gitmişti…

Bağa uygulanması gereken ilaçlama zamanı geçmişti, bağların kuruyacak demişlerdi ona, o da hemen koşmuş bağlara, yol uzak ve akşam olmasına rağmen…

Aklını kaçırmadığına şükretmesi gerektiğini düşünüyorum…

Bu olayı bizzat Cuma’dan dinledim ve çok ilginç buldum..

Aradan zaman geçti, üzüm toplama zamanı gelmişti..

Bağda kocaman çadırlar kuruldu. Gece orda yatıyorlardı, sabah erkenden işe başlamak için…

Yayla rüzgârı dişleri bile bembeyaz ediyordu.. Kocaman tepeler üzerinde üzüm bağları, incir ağaçları…

Ben, köyde kalmayı tercih ediyordum, ordan ilçeye her sabah 20 km kadar gidip bir boyacı dükkânına takılıyordum, usta boyacıydım… Çok geçmeden ALLAHIN TAKDİRİYLE bir müşteri gelirdi.. Bu arada köye dönecek olan minibüs saatini de biliyordum. Akşam yine 20 km. katedip köye dönüyordum..

Bağlarda bakkal olmadığından, telefonla, ihtiyaçları olan bir kaç şey istediler benden, alış veriş derken hava kararmış akşam olmuştu… El feneri de satın aldım.. Sonra, eve hızlı adımlar atarak uğradım.. İğne, bıçak da aldım yanıma… Bıçağı kemerimin arasından geçirdim, çünkü kaynım Cuma’nın korkunç olayı yaşadığı yoldan gidecektim.. İğneyi yanıma almıştım, çünkü cinlerin iğnelerden korktuğunu duymuştum…

Karanlıkta, bağa doğru giden yolda, yavaş, temkinli adımlarla köyden ayrıldım…

”Korkuya kapıyı açmazsam, istediği kadar tıklamaya devam etsin.” dedim içimden.. Ancak bu kolay değildi…

Köy artık geride kalmıştı… Önce düz, kayalık yolda yürüdüm, kendi ayak seslerimden başka bir ses yoktu… Sabah bağa gidemezdim, o zaman, köyden pazarcığa giden minibüse yetişemezdim, eşyaları verir vermez bağdan köye doğru gece yarısı bile olsa dönmek zorundaydım…

Yol, sola kavis yapınca iniş başladı, artık yolun her iki yönü kayalık değil, çalılıklardan oluşuyordu.. Biraz da nadiren ağaçlar görüyordum, kaynım Cuma’nın can havliyle yokuş yukarı kaçtığı yerdeydim.. Hatta olayın ilk yaşandığı bölgeye yaklaşıyordum..

El fenerinin ışığını beklenmedik bir karaltıya karşı çalılıklara tutarak ilerliyordum. Aklıma kaynım Cuma’nın anlattıkları geliyordu, onlar karşıma çıkarsa ne yapacaktım? Üstelik Cuma gibi motorum da yoktu. Yol uzaktı. Rüzgârın etkisiyle kımıldayan büyük çalılıklar gölge oyunları yapıyorlardı.

Yanımda bir de çakmak getirmiştim… Çakmağı çakınca kaçtıklarına dair komşu köyde yaşanmış bir olay anlatılıyordu.. Ailece kendi bağlarında çalışmışlar, akşam olup hava hafiften kararmaya başlayınca eve dönmek istemişler.. Ancak aileden genç olanı ”Siz gidin, ben işimi birazdan bitirip gelirim” demiş…

Onlar gittikten bir müddet sonra bakmış ki, yanıbaşında küçük kızkardeşi duruyor.

”Hayret, sen gitmemiş miydin?” diye soruyor…

”Yok abi seninle kalmak istedim” diyor..

”Yanında kaldım ben..”

Sonra, bakıyor ki, bacısı, tepeye doğru gidiyor. Bacısına ”Gitme! Geri dön!” diye sesleniyor defalarca; ancak bacısı hiç dinlemiyor..

Artık hava iyice kararmıştır… Bacısının ardından tepeye doğru gitmeye başlıyor… Bacısının ardından bir müddet tepeyi çıkarak gidiyor…

Sonra, birden aklına şöyle geliyor. ”Benim kızkardeşim böyle hareketler yapmazdı. Bu benim bacım olamaz… Şeytan olmalı…”

İçine korku giriyor birden… Tepeye bacısının ardından daha fazla çıkmaktan vazgeçmiş… Koşar adım tepeden aşağıya geri dönmeye başlamış…

Bakıyor ki, bacısı da arkasından koşarak geliyor… İyice dehşete kapılıyor… Korkunun şiddetiyle can havline kapılıp hızla kaçmaya başlamış, bacısı da arkasından toz bulutu çıkarıp hızla koşarak geliyormuş. Arada bir sesleniyormuş…

”ABİİİİ BIRAKMA BENİ ABİİİ!”

“AABİİİİİİ… BEKLE BENİİİ… BIRAKMA BENİİİİ!”

Bağdan çıkamadan, su dolu havuzun yanında iki adam ve bir kadın yolunu kesiyorlar..

Kadının saçları çok dağınıkmış.. Hepsinin de ayakları tersmiş… Tuhaf görünümlü yüzleri, ürkütücü bakışları varmış. Ona diyorlar ki:

”Gündüz sizin gece bizim.. Sen köye gitmemekle bize yanlış yaptın.. Öleceksin”

Bacısı görünümlü yaratık da arkasından sinsice, kalleşçe yaklaşıyormuş…

Zavallıcık, çok korkmuş…

O anda nerden aklına geldiyse, onları korkutmak için çakmağı cebinden çıkarıp çakınca kaybolmuşlar birden… Bu yüzden köye kadar kaçarken ikide bir çakmağı çakıp durmuş korkusundan..

Belki ben de bir şeyler anlatabilecektim, etrafımda ne güzel kalabalık bir çember oluşacaktı… “Bir daha anlatsana, ne olur!” diye yalvaran bile olacaktı belki..

Bütün köy benden bahsedecekti.. Hatta civar köyler…

Kahraman olduğum iyice belli olacaktı… Aslında ben de kendimi yakından tanımak istiyordum, kaçacak mıydım? Yoksa etrafındakilere kafa tutan yenilmez bir karateci mi olacaktım? Aslında araştırmanın bir parçası olarak işin içine girmeden bazı deliller, cevaplar, veriler elde edemezdim… Bazı soruların yanıtını yaşayarak öğrenmekten başka çare yoktu…

Bazen bana doğru hızla atılan deli karaltılar görüyordum. “Aha geldiler” diye düşünüp el fenerini tutunca rüzgârın bana doğru salladığı insan boyundaki ağaçlar olduklarını anlıyordum… Mesele anlaşılıyordu… Üç kez bu şekilde irkildim tabii… Ayetel kürsi okudum ardından…

Ne yazık ki, bir şey olmadan bağa vardım. Bu yüzden üzgündüm, ancak sağ salim vardığıma da sevindim…

Yine de umudum devam ediyordu, çünkü birazdan aynı yoldan geri dönecektim…

Cuma’yı bağın içinde bir yerde gördüm, çadıra yakın bir yerdeydi, o beni görmemişti, bari Cuma’yla uğraşayım dedim…

-Cummmaaaa!! diye bağırıp bağın içine çömelip saklandım.

-Kim oooo?! diye bağırdı..

Ayağa kalktım..

-Cummmaaa!!diye bağırıp tekrar saklandım..

Yine üç harfliler geldi demiştir diye kendi kendime kıs kıs gülüyordum.. Taş filan atar diye korktuğum için fazla uzatmadım.. Ortaya çıkıp ”Benim lan Cuma, ben Cesur..” dedim..

Alış veriş yaptığım poşeti onlara verince kayınbabam, kaynanam ”Sen deli misin? Tek başına gelinir mi?!” dediler…

Kısa bir sessizlik oluştu…

-Dönmeliyim, dedim..

-Aklını mı kaçırdın? Sabahleyin git, dediler…

-Hayır, dönmeliyim… Sabah erkenden ilçeye çalışmaya gideceğim, dedim..

Ne kadar ısrar ettilerse de beni ikna edemediler…

Cuma’nın başına gelen olay onları endişelendiriyordu, aynı şey benim de başıma gelmesin diye çaba gösteriyorlardı…

Ve dönüş yoluna başladım yürümeye.. Yokuşa doğru giden düzlüğe indim..

-Ceeessuuuuurr!!! diye bir nida geldi, arada tepeler olunca yankı yapmıştı…

Geriye dönüp baktım. Aynı şekilde bir daha seslendi.

Anladım ki, bu kaynanamın sesiydi.

Beni geri çağırıyordu… İçimden ”Belki bir poşet üzüm verecek kaynanam… Hem yolda atıştıra atıştıra giderim..” diye düşündüm.

Döndüğümde, komşu bağdan birisinin köye arabayla gideceğini öğrendim, bu yüzden geri çağırmışlar. Sevindiğimi düşünüyorlardı.

Aslında çok üzülmüştüm, çünkü araştırma için gerekli olan çalışma yarım kalmıştı.. Ancak bunu onlara anlatmak hiç de kolay değildi…

Kayınbabam, yüzünü köye doğru giden yola doğru çevirdi, biraz düşündü. ”Üzüm toplama zamanı olunca yol keseceklerini tahmin etmiyorum.” dedi… Tabii, “cinlerden” bahsediyordu…

Mecburen arabaya bindim. Yalnız dönmemi demek ki, ALLAH istemedi… Her şey vesile oluyor böyle…

Daha önce ALLAH İÇİN ibadet ve iyilik namına bir şeyler yapanlar için böyle tehlikeli durumlarda ALLAH da onlar için bir şeyler yapar… Yeterli döküman olup olmadığı, olayların sonuç şeklinden anlaşılır… Bir arkadaş anlattı bana, aynen aktarıyorum. “Çobandım, yardımcı arkadaşım benden izin alıp gitti. Dağ başında kalıyorduk…

Akşam olunca koyunları ağıla koydum, eve girip uyudum. Ramazan ayıydı, gece yarısı uyandım, ağıla gidip koyunları kontrol ettim. Her şey normal görünüyordu.

Yerime döndüm, sahur yemeğimi yedim.. Sonra kapı yavaşça açılmaya başladı.

İçeriye yardımcı çoban arkadaşım girdi. Çok şaşırdım, “Bu saatte burda ne işin var?” diye sordum. Çünkü ilçede kalıyordu. Bu saatte araba olmazdı, hem de gece yarısı tek başına buraya kadar korkmadan gelmesi inanılmaz bir şeydi..

Üstelik, anlaşmamıza göre öğlenden sonra gelmeliydi, daha çok vakti vardı.

“Evde tartışma çıktı, kavga ettik, canım sıkıldı, geldim” dedi.

Elbiselerini çıkarıp pijamasını giydi, kendi yatağını serdi, biraz sohbet ettik, sonra uyuduk.

Sabah uyandığımda onu göremedim. Yatağını toplamış, çıkmıştı, “Belki ağıldadır “diye düşündüm. Oraya baktım, orda da yoktu.

Öğleden sonra baktım, aşağıdan geliyor. Ona kızgındım..

Yanıma geldi. “Sen ne yapıyorsun?! Bir görünüyor, bir kayboluyorsun!! Dün gece yanıma geldin, sabah nereye kayboldun?!” diye çıkıştım. Verdiği cevap kanımı dondurdu.

“Sen ne diyorsun? Ben senin yanına hiç gelmedim ki. Niye geleyim?” dedi.

Bu yukardaki okuduğunuz satırları akrabaların yabancılara kapalı grubunda yani internette paylaştıktan hemen sonra gece nöbetine gittim.

Gecenin ilerleyen saatlerinde içeriye izinde olan arkadaşım girdi.. Şaşırdım tabii…

-Aaa ne arıyorsun burada? Sen izinliydin, neden geldin? diye sordum..

”Evde tartışma çıktı, kavga ettik, canım sıkıldı, geldim,” dedi…

Kulaklarıma inanamadım, çünkü işe gelmezden önce internette, yalnızca akrabalarımın görebileceği kapalı grubunda paylaştığım hikayede aynı cümle tekrarlanmıştı.. Kurgu da aynıydı, izinde olan arkadaşın hiç beklenmedik bir anda içeri girivermesi… İnanılmaz bir olayla karşı karşıya kalmıştım. Anlatmış olduğum bir hikâyenin içine girmiştim..

Arkadaşım, benimle sohbet ettikten sonra, kendine oracıkta, köşede yer yatağı hazırladı, tıpkı yazdığım hikâyede olduğu gibiydi her şey… Sonra, kartonlar koydu, üstüne de atölyeden bulduğu bir örtüyle yatak uydurdu kendine.. İşe gidince karşılaştığım her şey, olaylar, inanılmaz bir şekilde, tıpkı yazdığım hikâyedeki gibi gelişiyordu, birebir örtüşüyordu… Hayretler içindeydim.. İşe gelmezden önce internette paylaştığım hikâye ile işe gittikten sonra yaşadığım olayın inanılmaz kurgu benzerliğinde tek bir eksiklik kalmıştı… O da sabah olunca, gece içeri giren kişinin kaybolması gerektiğiydi…

Sabah olduğunda arkadaşım kaybolmamıştı, aksi gibi hâlâ yerinde duruyordu… Sabahleyin bir ara ortalıktan kayboldu, hikâyenin eksik kalan bölümü tamamlandı diye önce sevinmiştim… Ancak sonradan anladım ki, lavaboya gitmişti, bu yüzden pek sayılmaz.. Yine de her iki olayın kompozisyon benzerliğindeki inanılmazlık sınırı çoktan aşılmıştı.. Sonunda dayanamadım… Başımdan geçen olayı ayrıntılı bir şekilde arkadaşıma anlattım… Gerçekten yaşanmış inanılmaz bir olayı evdeyken internet ortamında hikâye şeklinde paylaştıktan hemen sonra gece nöbetine geldiğimi ve ardından aynı olayları işyerinde kendisiyle beraber, birebir yaşadığımı anlattım…

”Denk gelmiş” dedi, başka bir şey demedi…

Ben aynı şekilde düşünmüyordum… Tesadüf olamazdı.

BAZEN, KÜMESLERİN KARANLIK KÖŞELERİNDE AĞLARDIM, ALLAH’IM SENİNLE KONUŞMAK İSTİYORUM DİYEREK DUA EDERDİM.

İlçenin 5 km. uzağında bir tepe yamacına kurulu tavuk çiftliğinde gece güvenlikçisiydim.

Otuz kadar, spor salonu büyüklüğündeki bu kümeslerin her birinde binlerce tavuk yüzlerce horoz bulunurdu. Bazı kümesler civciv kümesleriydi.

Çöl gibi bir yerdi. Kış mevsimiydi. Çok soğuktu.

KAR, KIŞ, YAĞMUR, FIRTINA VE VAHŞİ KURTLAR…

Kulübede durmazdım… İçinde durmaya kalksam, donabilirdim, içeride ısıtıcı yoktu. İdareci, belki de kümeslerdeki radyan ısıtıcılarına takıldığımı düşünüyordu, bilmiyorum…

Kümesler çok fazlaydı. Arada bir içlerine girer, ısıtıcı radyanlardan biri sönmüşse, o radyanın sanayi tüpünü değiştirirdim. “20 C Sıcaklığın altı” soğuktan hayvanların yığılma yapma tehlikesi demekti, binlercesi ölebilirdi. Yani soğuktan ısınmak için birbirlerine sokuluyorlar, altta kalmaya başlayanlar eziliyor, boğuluyordu… Bu yüzden bu konu önemliydi..

Kulübemi uyuyakalmamak için hiç kullanmıyor, sürekli dolaşıyordum. Bu da çok yorucuydu. Kulübe dediğim, içinde sadece küçük bir masa ve bir sandalye vardı.. Masa üzerinde bir defter ve bir kalem…

Kümeslerin önündeki beton çıkıntıya oturduğum olurdu nadiren, beş dakika kadar.. Aşırı yorgunluktan göz kapaklarım kendiliğinden kapanırdı bazen…

O ANDA, küçük bir erkek çocuk belirirdi karşımda, bazı gecelerde yürüyerek geldiğini görürdüm… Üç yaşlarında filan, bana vaaz verirdi, nasihatlerde bulunurdu.

”İyilik yap, ibadet et, cennete girmek istiyorsan bunları yap, kimsenin kalbini kırma…”

Bunlara benzer güzel şeyler anlatırdı.

Bir gece yarısı, çocuk yine yanıma gelmiş bana nasihat ederken, birden sohbeti yarıda kesti.

”Çabuk gözlerini aç, koş” dedi…”B2 Kümesinde civcivler soğuktan yığılma yapmış.. Radyanları sönmüş…”

Gözlerimi hemen açtım. Hızla söylediği kümese koştum. Otuz kadar kümes arasında koduyla söylediği kümese gittiğimde hakikaten yığılma vardı. Yağmurluğumu çıkarıp civcivleri geriye savurmaya başladım…

Daha sonra, iki adet olan bitmiş olan sanayi tüplerini değiştirip radyanları yaktım.

Termometre 20 C üzerine çıktı… Binlerce civ civ, böylece kurtuldular.

Bu olay, yanıma gelen çocuğun bir hayal ürünü olmadığını, kendine has bir karakter yapısıyla gerçekten yaşamakta olan bir varlık olduğunu iyice anlamamı sağlamıştı… Bu konu beni çok düşündürüyordu. Bu varlık neyin nesiydi.? Benimle SOHBETE GELEN ÇOCUK, o anda civcivlerin soğuktan yığılma yaptığını nasıl öğrenmişti? KÜMESİN KODU olan adres tarifiyle birlikte bunları bana haber verebilmesi için, bu varlığın aynı zaman diliminde her yerde bulunabilme özelliği olmalıydı.. Aynı anda her yerde bu şekilde bulunabilen tek bir zat vardı; ALLAH…

ALLAH İLE KONUŞMAK İSTEDİĞİME DAİR KUYTU KÖŞELERDE GÖZYAŞLARI İÇİNDE SÜREKLİ DUA EDERDİM…

YANLIŞIM VARSA BENİ AFFET ALLAH’IM. BEN ANCAK FARKINDA OLDUĞUM GÜNAHLARIM İÇİN BAĞIŞLANMA DİLEYEBİLİRİM…

Beyaz tenli, güzel yüzlü bir çocuk olarak beliriyordu… Önce yanıma yaklaşıyor, sonra önümde ayakta durup benimle konuşuyordu…

Sonra yine bir gece yarısı her zamanki gibi bana vaazlar veriyordu. Nasihatler ediyordu.. Bazı cümleleri uzundu, manaları çok derindi, çözmekte, anlamakta zorlanıyordum… Sonunda dayanamadım,

”Bunları sen söylüyor olamazsın. Seni ALLAH KONUŞTURUYOR” dedim…

Bunu daha önceki gecelerde de söylemek aklıma geliyordu, dostluğumuz biter korkusuyla çekinip kendimi zor tutuyordum, sonunda dayanamadım…

İşaret parmağıyla sus işareti yaptı. İşaret parmağını dudaklarına yapıştırıp sus işareti yaparken gözlerimin içine dikkatlice baktı. Hiç de çocuk gibi bakmıyordu.. Birden, gözlerini faltaşı gibi açarak ”SELAMUN ALEYKÜM” dedi.

DEHŞETE KAPILDIM

Korkuyla irkilerek uyandığımda sol yanımda bir şey fark ettim… Dönüp baktığımda uzun boylu yeşil elbiseli bir varlık gördüm… Baktığımı fark edince birden görünmezleşip kayboldu… Yüzünü seçemedim. Baştan aşağı yeşil elbiseliydi.

ANLATACAĞIM İNANILMAZ OLAY İSTANBUL’DA GEÇİYOR.

İSTANBUL’DAYDIM.. RÜYAMDA ÇİFT KAFALI BİR BEBEK GÖRDÜM… HER İKİ KAFASI DA KONUŞUYORDU…

Şöyle diyorlardı: ”ALLAH, bize çok iyi davrandı.. Bizi cennete koydu… Biz çok mutluyuz… Yerimiz çok güzel.. RABBİMİZ sonsuz merhamet sahibidir… Bizi, nimetleriyle rızıklandıran RABBİMİZE şükürler olsun…”

Uyandığımda elektrik akımına kapılmış gibiydim. Üzerimde elektrikli bir titreme vardı…

Uyandıktan sonra, pazar günü olduğundan biraz dolaşayım dedim… İstanbul Üniversitesi basamaklarında değişik konulardan bir sürü kitap dizilmişti… Bunlar satılıktı…

Çoğu piyasada bulunmayan ikinci el kitaplardı…

Basamaklardan birine eğilip bir kitap aldım, hemen en sondaki sayfalardan birini açtığımda, rüyamda gördüğüm çift kafalı bebeğin fotoğrafı duruyordu…

Fotoğraf bütün sayfayı kaplamıştı… Altında şöyle bir yazı vardı; ”Doğduktan sonra sadece yarım saat yaşayabilen çift kafalı bebek.

”İstanbul’dan Mardin’e döndüğüm gece yolda birini gördüm.. Bana kötü bir haber verdi.

Arkadaşımın babası vefat etmişti.. Yolda karşılaşıp gördüğüm kişi gidince vefat sebebini sormadığıma pişman oldum. Ölüm sebebi neydi? Merak etmiştim.. Benimle konuşan da üzgündü, bu yüzden konuşmaya fazla mecali yoktu. Taziyeden geliyordu..

Sabah taziyeye gitmeye karar verdim.. O zamanlar şimdiki gibi cep telefonları yoktu…

O gece bir rüya gördüm. Arkadaşımın yeni vefat etmiş olan babasının mezarı içindeydim.

Rahmetli, olduğu yerde sırtüstü duruyordu, yanında sırtı bana dönük bir melek vardı.

Melek, Rahmetlinin yukarı uzatmış olduğu elini tutmuş, parmağını beyaz bir bezle sarıyordu.

Rahmetli o anda konuşmaya başladı.

-Nasıl meseledir? Öldüm, yine de parmağım acıyor, dedi.

Melekle samimiyet kurmaya çalışıyor gibiydi.

Melek, rüya bitinceye dek sırtı bana dönüktü.. Yüzünü bu yüzden göremedim.

Uyandıktan sonra arkadaşımın evine başsağlığı dilemeye gittim.

Ona rüyamı anlatınca şok geçirdi.

Dönüp yüzüme çok dikkatle baktı, önce buna bir anlam veremedim.

Arkadaşım, olup bitenleri anlatmaya başlayınca ben de şok geçirdim.. Babası yaralı parmağı yüzünden vefat etmişti. Şeker hastasıydı, yaralı parmağı bu yüzden iyileşmemişti..

Arkadaşım şöyle dedi:

-Babam, parmağının acısı yüzünden ölmek için dua edecek hale gelmişti. Kalbi duracak gibi olmuş, o anda acıdan kurtulur gibi olduğunu görünce ”Ölüm, bu acıdan daha güzelmiş” demişti. Babamın huyları sana benziyordu, o da senin gibi kerametlere, olağanüstü olaylara başka insanlardan daha çok ilgi gösterirdi. Öleceğini anlamış, bir bardak su istemişti. Babam vefat ettiğinde parmağındaki beyaz bezleri çıkarmışlardı. Defin için onu aldıklarında parmağı mosmor görünüyordu.

Bunları duyunca gözlerim doluyordu. Hıçkıra hıçkıra ağlamamak için kendimi çok zor tutuyordum.

Uzun süre İstanbul’da kalmıştım, babasının hastalığıyla ilgili hiçbir bilgim yoktu.

Arkadaşımın babası öldüğü gün, gece yarısı tokat yemiş gibi uykudan FIRLAYARAK uyanmıştım..

İçimi bir huzursuzluk kaplamıştı. Bir şeylerden şüphelenmiştim. Bizim evde bir sıkıntı yoktu. Şüphem yüzünden jetonlu telefonlardan biriyle arkadaşımla telefonda konuştuğumda, babası vefat etmiş olduğu halde üzülmemi istemediğinden, bu konuya hiç girmemişti.

-Nerdeydi onu gördüğünde demiştin? diye sordu.

Ağlamamak için hâlâ kendimi çok zor tutuyordum. Çenem titriyordu. Cevap vermekte çok geciktim bu yüzden…

Mezarın içiydi, diyemedim. Zaten yas tutuyordu…

-Uzandığı yerde, diyebildim.

Anlattığım sırlarla dolu rüyanın bu derece önemseneceğini, vefat sebebini bilmediğimden dolayı önce tahmin etmiyordum. Hatta nerdeyse, rüya için “Hayırdır İNŞALLAH” kelimesinden başka bir şey duyacağımı ummuyordum.

Anladım ki,

ALLAH (C.C) İNSANLARI MEZARDA BİLE YALNIZ BIRAKMAZ.

KİM NE EKERSE ONU BİÇMEYE BAŞLAR…

İNSAN TOPRAĞA NE EKERSE, O FİLİZLENİR, YEŞERİR ZATEN.

BU, İNSAN OLSA BİLE.

{Eleştiri Haber, Haziran 2019}

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.