Cesur Gültekin’den bir korku hikayesi: Bu sıradan bir korku değil, cinnet!

0
200

CESUR GÜLTEKİN

BU SIRADAN BİR KORKU DEĞİL

CİNNET

Tavana uzun uzun bakıyordu.

”Neden öyle tavana bakıyorsun?” dedim

”Ordaki demir çıkıntıyı görüyor musun?” dedi.

Tavanda inşaat demiri, ters duran soru işareti gibi duruyordu…

”Gördüm ne olacak?” dedim…

”Kendimi oraya asacağım kör adam!” dedi…

Dehşete kapıldım.

”Neden!?” diye sordum…

”Bu ev beni boğuyor!” dedi…

”Başka eve taşınırız. Böyle saçma sapan şeyleri aklına getirme” dediğimde, beni duymuyordu. Tavandaki demir çıkıntıya odaklanmış, oraya yeniden bakıp duruyordu.

İşin ciddiyetini anladım. ALLAH’tan, evdeydim.

Kaybedecek zaman yoktu.

Tavandaki demir çıkıntıya baktım. Kendini asıp sallandığını görür gibi oldum. Demir çıkıntıyı bir an önce yok etmeliydim. Aklıma demirci dükkânı geldi. Giderken risk alacaktım, döndüğümde belki de kendini asmış olacaktı. Ancak başka çarem yoktu.

Hemen koştum, demirciyi çağırdım. “Tavanda demir bir çıkıntı var. Onu acilen kesmeliyiz” dedim. Demirci, elindeki çekiçle bir demir parçasına vurup duruyordu. “İşim var, biraz bekle” dedi. “Eşim intihar edeceğini söylüyor, yalvarıyorum çabuk gidelim. Saniyeler bile şu an çok önemli” demek zorunda kaldım. Demirci işini bırakıp çantasını yanına aldı. Dükkânda bir çırak vardı. Ona “Birazdan gelirim” dedi. Çantayı demircinin elinden aldım, ev ile demirci dükkânı arasında üç yüz metre kadar bir mesafe vardı… Çanta elimde koşar adım önden gidiyordum. “Geç mi kaldık acaba?” diye ödüm kopuyordu.

Eve vardığımızda bizimki ortalıkta görünmüyordu. Belki de kendini asmak için kalın bir ip bulmaya gitmişti.

Tavandaki demir çıkıntıyı spiral ile acilen kestik. Evde sandalyeden başka bir şey yoktu, demircinin boyu tavana yetmeyince sandalyeye ben çıkmak zorunda kaldım.

Sandalye üzerine çıkarak spiral yardımıyla demir çıkıntıyı kestim…

”Bu evde garip bir şey var kör adam” dedi. ”İçine girdiğimde ölmek istiyorum. İstersen seni de öldürebilirim, birlikte gitmiş oluruz ”

”Yok sağol, çok düşüncelisin, benim dünyada birazcık işlerim var. Sen git ben sonra arkandan gelirim” dedim. Konuşurken biraz espri yapmıştım, niyetim gergin havayı biraz olsun dağıtmak, yumuşatmaktı, belki gülmeye başlar diye düşündüm, ancak hiç gülmedi, tebessüm bile etmedi.

Söylediklerimi ciddiye almıştı.

”Ne işin var ki?” dedi…”Sen buna yaşamak mı diyorsun? Seni dünyadan kurtarayım önce, ardından gelirim hemen, merak etme, seni fazla bekletmem”

”Hayır!” dediğim anda, eliyle ağzımı kapadı, diğer elinin işaret parmağını ağzına yaklaştırıp ”Sus” işareti yaptı…

O gece, rol icabı uyuyormuş gibi yaptım; bir gözüm açıktı, söyledikleri kafamda çınlıyordu:

“SEN BUNA YAŞAMAK MI DİYORSUN?!”

Yoksul tanımına giriyorduk, inşaatlarda çalışıyordum. Bazı günler iş bulamıyordum. Kış mevsimiyse tam bir rezalet… Alım gücümüz çok zayıftı. Cami önünde dilencilik yapmamak için kendimi zor tutuyordum. Bayramdan bayrama zor zekât elbise alabiliyorduk. Çalıştığım işyerlerinden birikmiş ücretimi, alacağımı almaya çalışırken, işte bile bu denli çok yorulmuyordum, ayrı bir performans gerektiriyordu. Öte yandan sanki çok paramız varmış gibi her şeye zam geliyordu. Para kazanmak çok zordu. Çölde susuz kalmış birinin su arayışı gibi, para hiç elimize geçmiyordu. Elimize para geçse bile bu çok yetersiz oluyordu. Belki de eşim, sebze meyve domates fiyatlarını görünce aklını yitirmişti. Kim bilir? Özel ihtiyaçlarımızdan zaten vazgeçmiştik… Ben acılara dayanabilirdim, peki ya eşim?
Ben yaşama kırgındım, eşim ise ne olduğunu bilemediğim bir boyuta girmişti. Yoksa yoksulluk yüzünden aklını mı yitirmişti?

Birden uyanıp kalktı, birini görüyormuş gibi, eşarbını bağladı, çekyatın üzerine oturdu, çaktırmadan onu izliyordum, ”Öyle”, ”Peki” gibi kelimeler kullanıyordu, sonra teyit eder gibi başını öne sallıyordu. Karşısında oturmuş birinin konuşmasını dinleyip, o kişiye bakarak yanıt veriyor gibiydi. Baktım, bu iş çok uzun sürecek, ayağa kalktım, ”Karşında kimse yok, yatağına geç uyu” dedim.

Sanki odadan birisi çıkıyormuş gibi kapıya doğru baktı.

Uyumadan önce, koluma bir çimdik attı. Ardından ”Yarın öleceksin kör adam” dedi… Aynı anda uyumuşuz, aksi halde ölebilirdim. Rüyamda onunla beraber yürüyordum. Onun içine şeytan girmişti. Gözlerimi onun olası bir saldırısına karşı dört açmıştım. Birden durdu. Yüzünü bana doğru çevirmeye başladığında dehşete kapıldım. Yüzü gitgide korkunçlaşıyordu.

Birden irkilerek uyandığımda, onunla burun buruna geldim, gözlerini faltaşı gibi açmış bana bakıyordu.

Burnumun dibine kadar sokulmuştu. Beni nasıl öldüreceğini düşünüyordu. Öyle tahmin ediyordum.

Bir yılan gibi soğuktu..

Sonraki gece, çekyatın üzerinde oturmuştum, mutfaktan geldiğinde elinde kocaman bir bıçak vardı, bir kaç adım önümde dikilmiş, bana çok sert bakıyordu.

Birden fark ettim, gözleri kan çanağı gibiydi, kıpkırmızıydı. Dehşete kapıldım. ”Öleceksin” dedi, üzerime doğru gelmeye başladı, iyice yaklaşınca, bıçağı yukardan bana saplamak için seri bir hamle yaptıysa da, son anda bileğinden yakalamayı başardım. Birden çok güçlü birisi olmuştu, altta kalmıştım, kendisi üstüme abanmıştı, diğer eliyle de bastırınca, bıçak gittikçe yüzüme doğru yaklaşıyordu.

En sonunda dayanamayıp gülmeye başladım. Gülüyordum, çünkü bunlar sadece filmlerde olur sanırdım.

Gözlerindeki kırmızılık da şaka gibiydi…

Cinnet geçirmesi için bana göre mantıklı bir neden yoktu, biraz da bu yüzden gülüyordum.,

Hayatım tehlikedeydi, bu yüzden gülmeye başlamam, ortama göre inanılmazdı…

Güldüğümü görünce çok sinirlendi:

”Neye gülüyorsun!? NEYEEE!? Gülecek bir şey yok ortada” diye bağırdı. TAM CİNNET MODUNA GİRDİ.

Beni ayrıca güldüren şey, böyle bir sahneyi bir filmde izlediğim içindi, bıçak adamın yüzüne bir yaklaşıyor, bir uzaklaşıyordu, ”çok saçma bir film, gerçekle hiç alakası yok demiştim”, izlerken.

Gözlerindeki kırmızılık ve bana yapılan bıçaklı saldırıya benzeyen bir sahnesi olan filmi anımsayıp güldüğüm için gücüm gittikçe azalıyordu, bıçakla yüzüm arasındaki mesafe bu yüzden gittikçe azalıyordu, mesafe nerdeyse bir santimetreye kadar inmişti. Nerdeyse güle güle ölecektim.

”GÜLMEEE!! ”diye bana sinirlenip bağırdıkça, kendimi tutamayıp daha çok gülüyordum. Sonunda öleceğimi anlayınca ciddi olmayı başarabildim, bileğini yukarı itmeye başladım, biraz doğrulabildim, aniden yan odaya kaçtım.

Kapıyı kapadım. Var gücüyle kapıyı itiyordu, sanki on kaplan gücüne sahip olmuştu. Kapıya hızlı, şiddetli tekmeler atıyor, ”Açsana şu kapıyı!” diye bağırıyordu. Sonra, aradan biraz zaman geçince bir sessizlik oluştu. Yine de temkinliydim.

Belli bir süre sonra sakinleşti… Yine de temkinliydim, artık daha dikkatli olmalıydım, bu işin şakası yoktu. Onun her hareketini izliyordum… Lavaboda yüzümü yıkarken bile, aynadan arkamdan yaklaşıyor mu diye KORKUYLA bakıyordum… Yaşantım zindan gibiydi. Ortalıkta bazen görünmüyordu, yoksa elinde bıçakla bir kapı ardına mı gizlenmişti?

Evde ne kadar bıçak varsa hepsini toplayıp gizli bir yere sakladım, ”Bıçaklar nerde?! Yemek yapacağım!” diye sorduğunda, ”Bilmem, ara bul” diyordum…

”Seni öldüremedim kör adam, sıra bana geldi” dedi. Bu yüzden, hangi odaya girse çaktırmadan onu izliyordum, yine bir odaya girdiğinde ardından gittim. Fazla girmediğimiz bir odaydı.

Kahverengi tahta sandığın önünde çömeldi, sandığın altından küçük siyah bir poşet çıkardı, poşeti açtı, içindeki maddeyi görünce zehir olduğunu hemen anlamıştım. Koşmaya başladım, zaman kısıtlıydı, hareketleri çok hızlıydı, poşetin içinden bir avuç zehir aldı, ağzını açtı, tam avucundaki zehiri yutacağı anda, balıklama atladım, onun bileğinden son anda tuttum, ikimiz de yere düştük. Var gücüyle ağzını zehire yaklaştırmaya çalışıyordu, bu yüzden yerlerde yuvarlanıp duruyorduk .Bu şekilde koridora kadar gittik. O esnada evimize misafirliğe gelen baldızın kızı kapıyı açık görünce içeri girivermişti, bizi o vaziyette yerde yuvarlanır görünce gözleri faltaşı gibi açıldı, koşarak gitti…

Cinnet krizi geçince, birazcık sakinleşti…

Bu arada köye haber uçmuştu.

Telefonum çaldı, kayınlarımdan birisi dolmuşla bizi LİNÇ etmek için yola çıktıklarını söylüyordu. Telefonda konuşurken dolmuşta bulunan diğer kayınlarımın da sesleri geliyordu, ”Öldürelim onları” ,”Kafalarını ezelim.”

”Kör adaam” diye seslendi bana. Onların köyündeki lakabım ”Kör Adam”dı… Bazen hızlarını alamayıp bana ”Kör Yılan” dedikleri de oluyordu… Bana ”Kör Yılan” diye seslenen olursa, ben de ”Ne var çıngıraklı yılan?” diyordum. Köyde herkesin bir lakabı vardı; ”Deli mahmut”,”Topal vakkas” gibi… Kendi lakabımdan memnundum… ”Kör adam geliyor” denildiğinde, herkes benden bahsedildiğini anlıyordu.

”Kaçmalıyız kör adam, bir yer biliyorum, orda bizi bulamazlar” dedi. İçimden ”Uzaktan bir akrabasının evi galiba” diye düşündüm. Evimizin karşısında duran bir parkın içine girdi, otların üzerine oturdu… ”İşte geldiiik, bahsettiğim yer burasıydı, kör adam” dedi..

.”Hay aklınla bin yaşa, kırk yıl düşünsem akıl edemezdim.” dedim. İçimden ”Bu iyice oynatmış” dedim. İçimden ”Hakikaten körmüşüm, bunun deli olduğunu görememişim” dedim

Çaresiz, onun yanına oturdum. Bu arada kayınlarım dolmuşla son sürat geliyorlardı.

Kayınlarımdan birisi, cezaevinden yeni çıkmıştı, birini pompalı tüfekle vurmuştu. Bir gün, beni de pompalı tüfekle öldürmeye kalkmıştı, ucuz kurtulmuştum. Fındık kabuğunu doldurmayan bir sebep yüzündendi. Eşim son anda beni odaya kilitleyip hayatımı kurtarmıştı.

Kaynım, sonradan beni her gördüğünde ”Nerdeyse, sen mezara ben de hapse giriyordum” diyordu… Diğer kayınlarım da tehlikeliydiler. Sinirlendiklerinde birbirlerini bile tanımıyorlardı, nacak, kazma, kürek, pompalı tüfek, TORNAVİDA veya bıçak, o anda ele ne geçerse..

”Kör adaaam, burdan canım sıkıldı, eve gidelim” dedi…

O anda belki de dolmuş şehre giriş yapmıştı…”Deli misin? Biz evden kaçıp buraya gelmedik mi!?” dedim…

”Dama çıkarız, kapıyı kilitleriz istedikleri kadar kapıya vursunlar, kapıyı açmayız” dedi…

Hemen eve döndük, yatakları dama serdik, tam uyuyacağımız esnada

”Kör adaaam, çok susadım” dedi.

Gözümde artık hasta bir bebek gibiydi, ona çok acıyordum, Konuştuğunda gözlerim doluyordu, tavandaki demir çıkıntı, gözlerimin önünden gitmiyordu, konuştuğunda, zehiri yutmak için ağzını öne uzatıyor gibi oluyordu, mezarın başında ağladığımı görüyordum. Ayaklarımı leğende yıka dese onu bile yapacaktım. Kürekle mezara toprak attığımı görür gibi oldum, gözlerim doldu, ”Hemen suyu getireyim” dedim… Merdivenlerden aşağıya duvarlara tutunarak, gözyaşları içinde indim. Gece olduğundan evin içerisi zifiri karanlıktı, karanlık yüzünden suyu dolduracak bir kap, bardak veya sürahi göremiyordum. Işığı yakmak çok tehlikeliydi, evde olduğumuz belli olacaktı, ancak karanlıktan önümü bile göremiyordum, eşyalardan hiçbir şeyi seçemiyordum…

El yordamıyla gittiğim, mutfakta olduğumu sandığım yerde bir kap bulmaya çalıştıysam da çabalarım sonuç vermedi, olmadı, karanlıkta kararsızca bekledim. Sonra suyu almadan dama çıkmaya karar verdim. Dama çıkarken sesi beynimde yankılandı; ”Kör adaaam, çok susadım” geri döndüm, bir kez daha denemeye karar verdim, zifiri karanlıkta ellerimi öne uzatarak bir kör gibi mutfağa doğru tahminen ilerlemeye başladım. Olmadı. Kap, tas, sürahi gibi bir şey elime geçmedi, yeniden ellerim boş, öylece kalakaldım.

Başka çarem kalmamıştı. Işığı yakmak zorunda kaldım, ışığı yaktığım anda dışardan birisi bana seslendi,

”AÇ KAPIYI, BENİM BEN, VALLAHİ BENDEN BAŞKA KİMSE YOK!!”

Eşimin amcaoğluydu, defalarca ALLAH’ IN adına yemin ettiği için ona güvenip kapıyı açtım. İçeriye korkunç bir kalabalık girdi. Küfürler, bağırtılar, hakaretler havada uçuşuyordu. Eşimi saçlarından sürükleyip merdiven basamaklarından aşağıya indiriyorlardı. Beni ve eşimi çekiştirip arka odaya koydular, kaynımın elinde ikiye katlanmış bir hortum vardı, eşime ”Geç şuraya! önce senden başlayalım!” dedi. Eşim o anda veda eder gibi, veya yardım ister gibi karışık, acıklı bir bakışla bana baktı. Bazen bir bakış çığlıktan bile etkili olabilir… Ortalarına girdim, dağ gibiydim, beni kesseler, benden belki on adam çıkardı. Tek elimle elli kilo kaldırabilirdim. Buna seyirci kalamazdım, hem de benim mekânımda…

”Sıranı bekle!” diye bağırdı.

İçimden “Bari şerefimizle ölelim” dedim.

O anda dövüş başladı, kadınları da gelmişti, çığlıklar yükseliyordu…

Madalyon tersine dönünce, eşim de saldırıya geçti. Bir ara, şakağımın yanından cam kül tablası mermi hızıyla geçti. Kime vursam uçup gidiyordu… Arada bir ben de hesaplamadığım yerlerden darbeler yiyordum.

Zaloğlu Rüstem gibi olmuştum. Gücüm beni bile hayrete düşürdü. O günden sonra şunu anladım ki; ALLAH, haklı olan taraf bir kişi bile olsa ona bir orduya karşı koyacak güç verebilir. Güç, tamamen ALLAH’IN emriyle oluşur, ondan habersiz bir yaprak bile dalını terk edemez. Onun izni olmadan hiç bir av, avcı olamaz. Dövüş sokağa taşınca iğne atsan yere düşmeyecek bir kalabalık oluştu…

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.