Cesur Gültekin Yazdı | Empati | Hikaye Atlası

0
225

EMPATİ

Cesur Gültekin

Belediye başkanı kızın akrabasıymış, evliliğimize karşı çıktı. ”Bunca akraba, kızı istemişken, neden bir yabancıya kızı veriyorsunuz? Bu işi bozmazsanız size kalbim kırılır, küserim” demiş.

Kızın babası, zor durumda kalmıştı..

Öte yandan, kızın uzak bir şehirde yaşayan ağabeyi de bu evliliğe itiraz etmişti. ”Bu iş bozulacak, yoksa ana baba bile dinlemem, ortalığı allak bullak ederim” diyerek ortalığı birbirine katmıştı…

Kızın ablası, aynı zamanda rehberim, dürbünlü tüfekle nişan alan keskin bir nişancı gibi bir gözünü yumdu, başını yana doğru eğdi, diğer gözüyle hedefi izliyor gibi uzağa bakıyordu. ”Helbet, iki güreşenden biri yıkılır” dedi… Sonra devam etti konuşmasına: ”Bir an önce bu düğünü yapmalıyız, yoksa gördüğün gibi ortalık karışmaya başladı” dedi..

Oysa, her şey ne güzel başlamıştı, köydeki herkes beni bağrına basmıştı, herkesin gözünde bir evliya gibi görünürken, rüzgâr birden ters yönden esmeye başlamıştı, ancak benim düşünceme göre her şeyde bir hikmet vardı, en zor durumlarda bile tevekkülü elden bırakmıyordum. Hz. Yusuf kuyuya düştüğünde, o beğenmediği karanlık kuyu aslında onun için hükümdarlığa açılan bir kapı olacaktı. ”ALLAH’IN İŞLERİNE İnsanların aklı yetmez.” diyordum içimden…

DUA gibi güçlü bir silahım varken hiç korkmuyordum… Onu da çok zor durumlara düşerken kullandığımda inanılmaz etkili oluyordu. Benimle uğraşanlar kiminle dans ettiklerini bilmiyorlardı anlaşılan.. Kim ALLAH ile daha çok samimiyse, o daha güçlüdür, yoksa devlet adamı olmak bile tek başına işe yaramaz… Bu durum kız meselesi olmaktan çıkıp insanların birbiriyle imtihanı olan bir arbedeye dönüşmüştü…

Kızın babası, kızını bir köşeye çekip ”Ne diyorsun bu işe? Onunla gerçekten evlenmek istiyorsan, bu senin hayatın.. Gerekirse akrabam olan belediye başkanıyla aramın bozulmasını da göze alırım” deyince, kız ”Ben ondan başkasını istemiyorum… Onunla evlenmek istiyorum” demiş… Kızın babası da, ”O zaman ben de yanındayım ”diyebilmişti. Ancak, kızın babası, MUHALİF tarafların baskısı ve ardından sürekli gelen itiraz telefonları yüzünden kafası karışmış vaziyette, duyguları sürekli gel git içindeydi.. İkilemde kalmıştı..

Aslında bu işten ve köyden soğumaya başlamıştım.. Bir nevi takatim kalmamış, pes etmiştim. Kızla evlenmekten vazgeçmeyi bile düşünmeye başlamıştım… Ancak, kız beni çok seviyordu. Çekip gidersem, ardımdan canına bile kıyabilir diye korkmaya başlamıştım, çünkü yaşı küçüktü, acılara nasıl karşı koyacağına dair bir olgunluk gösteremezdi, bir VARSAYIM, tahmin yürütemezdi.. Onunla konuşmam köy geleneğine aykırıydı. Zaten ikimiz de birbirimize karşı acemiydik, birbirimizle konuşmaya başlayınca bir şeylerin ters gideceğinden çekiniyor, birbirimize duyduğumuz sevginin soğumasını istemiyorduk. Ancak böyle yapınca bir araya gelip kısa durum değerlendirmesi yapamamak gibi bir dezavantaj oluşuyordu. İyi ki telepati denen bir şey vardı, uzaylıların kullandığı bu yöntem biraz işe yarıyordu, faydasını görüyorduk.

Köy ile şehir arasında mekik dokumaya başladım, ”İstemeydi, söz kesimiydi” derken, annem, babam akrabalarla birlikte nişan töreni için köye geldik..

Kız tarafı bana bir şart koştular. ”Evlilik cüzdanı olmadan düğün olmaz, bunu yapamayız, önce evlilik cüzdanını çıkarman gerekiyor…”

Bu talimatın kaynağı aslında beni yolumdan alıkoyup tökezletmek isteyen Belediye başkanına aitti.. ”Önce evli olmadığını bize bir resmi evrakla ispatlasın, sonra evlilik cüzdanı için bize başvursun, gereken yapılır.” demiş…

Keloğlan hikâyesi gibi; hani, keloğlana, tepedeki canavarı öldürürsen kız senin olur demişlerdi ya… Benim işim daha da zordu. Masallarda, kahraman zor durumda kaldığında biraz kalem oynatmak yeterliydi, ancak gerçek yaşamda kahraman olmak hiç de kolay değildi. Ayrıca altını çizmem gereken bir şey daha var; AÇIKÇA SALDIRMAYAN DOST GÖRÜNÜMLÜ DÜŞMAN, ÇOK DAHA TEHLİKELİ VE ZORLU BİR RAKİPTİR.

Evlilik cüzdanı için belediyeye müracaat etmem gerekiyordu.. Yani evliliğimize karşı çıkan Belediye başkanının bulunduğu belediye binası…

”Her şeyden önce şu anda evli olmadığını bize evrakla ispatlaması gerekiyor.” demişti ya, Belediye başkanı. Ne kadar saçma. Evliysem, zaten yeni evlilik cüzdanı çıkaramazdım ki… Adam, resmen dalga geçiyordu.

Belediye binasına gittim. Aslında kızın köyü diye bahsettiğim yer, kasaba olarak göründüğü için bir belediye binasına sahipti; buna rağmen, işlem için beni yirmi kilometre uzakta bulunan ilçe belediye binasına gönderiyorlardı. Orda bulunan çalışanlar ile arkadaş olduklarını anlamam zor olmamıştı.

”Doğduğun şehre git, ordan, bize şu anda başkasıyla evli olmadığına dair yazı getir” dediler…

”Niye oraya kadar gidiyormuşum? Faks, bilgisayar denen şeyler var?” dedim…

FAKS VE SİSTEM ARIZALANMIŞ, ÜZGÜNÜZ.

”Başka yerden faks çekerim.” dedim.

”Dilekçe yaz biz faksı isteriz” dediler…

Oysa, nüfus müdürlüğünden evli olmadığıma dair yazı çıkarmak çok kolaydı.. Zorluk çıkarmak için kasıtlı yapılan şeylerdi bunlar… Yirmi kilometre (20 km) gidip soruyordum.

”Faks geldi mi?”

”Hayır” gelmedi.. Belki yarın…

İşkence gibiydi…

Hani, akla şu gelebilir, telefon yok muydu? Sadece Telefon açmakla yetinmek bazı durumlarda işin yeterince ciddiye alınmadığı kanısını oluşturur. Kız tarafı evlenme cüzdanı için yeterince uğraşmadığımı düşünebilirlerdi… Bu tür insanlar davranış dilinden daha iyi anlıyordu. Köyde, ”Aynası iştir kişinin lafa bakılmaz” felsefesi vardı. Gerçi bana yapılan haksızlığı kız tarafı da fark etmişti.

Kadınlar, kızın annesinin önderliğinde nişan ve düğün için start düğmesine basmışlardı…

Dünyayı aslında kadınların yönettiğini orda iyice anlamıştım..

Kızın annesi süreci hızlandırıyordu.

Vagonların içinde dövüşen erkekler, trenin kaldığı yerden yola devam etmeye başladığını fark edemedi…

Sonunda, nişan yapıldı. Belediye başkanı bana çok zaman kaybettirmişti, o sırada hesapta olmayan masraflar yüzünden beş kuruş param kalmamıştı, ben de kendimi geçim durumu iyi birisi olarak göstermiştim. Kızın ablası, yani rehberim, ikide bir beni çağırıyor, ”Çabuk bakkala koş, yine misafirler geldi” diyordu… İtiraz edemiyordum. Bakkal, samimi arkadaşım olmuştu. Köydeki bakkaldan misafirlere ikram edilecek pasta, lokum benzeri alışverişler yapmaya artık param bile kalmamıştı. Köydeki bakkala borca yazdırmaya başladım. Aksi gibi, köyün bakkalı da kızın akrabasıydı. Ağzından bir laf kaçıracak olsa her şey alt üst olacaktı, şu anda bunu yaptığıma inanamıyorum. Düşündükçe kendi kendime gülüyorum… ”Sakın senden borç aldığımı hiç kimseye söyleme. Sana on kat fazlasıyla para veririm. Görüyorsun, buralarda banka yok, acil durumlar oluyor işte böyle..” diyordum. Daha sonra ona söz verdiğim gibi on kat fazla para vermeye gittiğimde, bunu kabul etmemişti. İyi kalpli çıkmıştı. Ona çok teşekkür etmiştim…

Parasızlıktan bakkalda nasıl utandığımı, neler çektiğimi düşündükçe, nişanda kafamdan aşağıya atılan gerçek paraları havada kapmamak için kendimi çok zor tutmuştum… Yerlere boşuna atılan bunca kâğıt paralarla bir dükkân bile açılabilirdi… ”Onları yere atmayın cebime atın” diye haykırmamak için kendimi zor tutuyordum. Yerlere böyle para atmanın çok yanlış bir uygulama olduğunu düşünüyordum. Hiç kimse, bu uygulamayı kim başlatmış? Neden böyle yapıyoruz? Mantığı nedir? diye sormuyordu.. Neyse ki, kurduğum hayallere göre düğünde atılacak takılar, paralar birazcık olsun yüzümü güldürecek durumu düzeltecekti… Kendimi böylece avutuyordum. İstesem bir duayla dileğim gerçekleşebilirdi, lakin biliyordum ki, acılara dayandıkça buna doğru orantılı olarak mertebem artacaktı… Bıçağın kemiğe dayandığı anlarda kendiliğinden oluşan duaların karşılığı da kendiliğinden oluşuyordu.. DUA, suyun akışına benziyordu, kendiliğinden olduğunda, akıp giden su, bir yerlere ulaşıyordu…

Sonunda, köyde davul zurna eşliğinde kız gelinliğiyle çıkarken, ben belediyedeydim… Onlara bir söz vermiştim. Sözümü tutmalıydım…

Günlerden pazar olduğunu fark ettim. Belediye kapalıydı… Belediye önünde çaresiz bekleyişim sürerken, kız gelinliğiyle babaevinden çıkmıştı.

Sonunda Belediye başkanı gelen sitem dolu telefonlara dayanamadı, cüzdanı bana versin diye bir adamını gönderdi. Dedim ya, Devlet adamı olmak veya zengin olmak tek başına işe yaramaz, güçlü olan kişi, ALLAH ile daha fazla samimi olabilen kişidir… Fakir olması bir şey değiştirmez… İstediğini elde etmesi bir duaya bakar… Böyle bir kişiye fakir demenin de yanlış olacağını belirtmeliyim.. Her isteği duayla gerçekleşen kişinin paraya ihtiyacı yoktur… Bu yüzden sadece dışardan bakıldığında fakir gibi görünür.. Aslında kimin fakir, kimin zengin olduğu ALLAH katında yazılıdır. Gerçek varlığın yolu yokluktan geçer. Her zaman söylerim, ALLAH yolunda her kaybediş, aslında kazanmaktır, mağlubiyet, ALLAH İÇİN OLUNCA ASLINDA GALİBİYETTİR. BEN GÜZEL BİR RÖVAŞATA YAPARIM.GOL OLUP OLMADIĞINA SONRA BAKARIM.

ALLAH yanımda olduktan sonra kim bana karşı gelebilir ki? ALLAH’IN sevgili kulu olduktan sonra, aslında bana başka sevgili de gerekmez. Kalbimi aslında ben ALLAHU TEÂLÂ’YA vermişim, bunu bilen kimse kalbimi tamamen vereceğim bir aşk için yanıma gelemez. Ben, şirk işleyemem. Kolumdan çıkmayan ve ikide bir ”Ne düşünüyorsun sevgilim?” diyen bir sevgili isteyemem. Bir insana duyacağım sevgi RABBİMİN aşkından bir kıvılcım olmaktan öteye gidemezse, işte o zaman irfan sahibi olabilirim. Feryadımı insanlardan gelecek olan iyiliklere saklayamam. Rabbimin sesini karanlık kuyulara düştüğümde daha iyi işiteceğimi biliyorum.

Evet, çok iyi biliyorum ki;

Acılar, ustanın elinde; taçlara süvarilere hızlı atlara dönüşüverir… Aksilik gibi görünen olaylar aslında bir suyun akışı gibi sadece gideceği yöne dönmek için taşlara çarpıyor, sonsuz uğultuların çığlıkların yükseldiği acıları sessizliğe çeviren dualar, manalar âleminin sarrafı olmaya çağıran melekleri bile hayrete düşürüyordu. Öyle ya, insan isterse melekleri bile geçebilirdi, aynı zamanda bir hayvandan daha aşağılık olmayı da başarabilirdi. İnsan çift uçlu bir kılıç gibiydi…

Gelin gitti, gelin konuşamazdı, aracı süren adam geriye bakamazdı, gözyaşları yüzünden görüntüler bulanık, sesler karmaşık ve anlaşılmazdı; düşünceler, anıların gelip kaçırdığı vahşi bir kartal gibiydi.. Bunca dövüşten sonra, herkesin kör olmak için artık yeterince bir sebebi vardı.

Damat ortada neden yoktu? Evlilik cüzdanıyla düğün yerine vardığımda, gördüğüm manzara korkunçtu. Ben hariç, gelin ve herkes gitmişti… Sevinç yerine kahır tecelli etmişti.. O anda, işin bir başka boyutunu keşfedip daha çok üzüldüm, baba evinden ayrılan gelin için ayrılık acıydı. Peki, ya geride kalanlar? Birden kızın annesi oldum, bacısı oldum, babası oldum, kardeşi oldum; yani, kendimi onların yerine koyunca bunun kolay bir acı olmadığını anlıyordum. Belki de bu acıyı hissedebilmek için kaderin cilvesiyle geride kalmıştım. Bağlara giden patika yol onu soracak mıydı? Onun ayak izlerini savuran yayla rüzgârını kim teselli edecekti? Artık köy hiçbir zaman eskisi gibi olmayacaktı. Hasret, bazen sürüngen bir yılan gibi ilerler, onun zehirini sevmeye alışırsın.. Artık o koynunda uyumaya alışkın bir yılan gibi sevimlidir. İnsanların ağlarken elleriyle yüzlerini neden kapattıklarını bir kez daha anlamıştım. Bu hikaye böyle bitemez, böyle sona eremezdi. Uzak bağlara, patika yollara, yayla rüzgârına doğru koşmalıydım, onlardan özür dilemeliydim. Geride kaldığım için değil, doğayla içiçe olmuş bir insanın ayrılığı bana acıklı görünmüştü, buna tanık olmuştum.

Duygularım alt üst olmuştu. Tenha bir ağaç gölgesinde oturup ağlamak istiyordum.. Zaten yeterince doluydum.

Üzüntüden titreyen ellerimle tütün tabakamı çıkarıp bir sigara sarmak istiyordum, ben artık damat olmak istemiyordum, gelinin ardından üzülen herhangi biriydim. Belki yayla rüzgârıydım, belki uzak tepelerde duran bir ağaç veya patika yol üzerinde herhangi bir ayak iziydim…

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.