Cesur Gültekin, kalbini gizlediği mağarayı yazdı | Hikaye Atlası’ndan…

0
349
Hikâyeci Cesur Gültekin

KALBİMİ GİZLEDİĞİM MAĞARA

Cesur Gültekin


AĞAÇLARIN arasında, yaşlı bilgeyle dolaşıyordum, kibirli insanların çok daha çabuk kalp kırdıklarını anlatıyordu. Anlamadığım yerleri sorduğum zaman da hemen sinirleniyordu.

”Kabuğuna çekilmiş ürkek bir tavşan, kibirli bir leopardan daha değerlidir” dedim.

”Aayneen öyle” dedi. Sonra, konuşmaya devam etti…

”Laflarıyla insanların kalbini kırmayı sanat haline getirenler vardır. Kibirli birini on kişi zaptedemez, ancak on tane kibirli kişi, bir adam bile etmez” dedi, yaşlı bilge.

Ben de, konuşmaya başladım. ”Kalbim kırılmasın diye, ‘Kalbimi’ bazen çöl gibi yerlere kaçırırdım, çünkü kampanya varmış gibi herkes kalbimi kırmaya çalışıyordu. Kendime şehrin dışında yarım saat yürüme mesafesinde saklanacağım güzel bir mağara bulmuştum. Bulduğum mağarada hiç kımıldamadan saatlerce otururdum… Önümden geçen sineklerin bile sevgisine hasret kalmıştım, gariptir, sinekler bile beni sevmiyor, yanıma yaklaşmıyorlardı, üstüme konmuyorlardı bile” dedim, ağlayarak. Bir ağaç yaprağı koparıp gözyaşlarımı silince gözlerim yanmaya başladı birden.

Yaşlı bilge, şaşkınlıktan ağzı açık vaziyette beni dinlerken, ”Bu anlattıkların şaka mı, yoksa abartarak mı anlatıyorsun?” diye sordu.

”İnanılmaz bir hayat hikâyem var” dediğimde, gözyaşlarım zil çalınca öğrencilerin yaptığı gibi, aynı anda dışarı hücum ettiler.

Yaşlı bilge, ”Çok ilginç” dedikten sonra, ”Eeee sonra ne oldu?! Merak ettim!” diye bağırdı…

İçimden, ”Koyun can derdinde, kasap et derdinde. Gözlerim çok yanıyor, sanki kaçıyoruz, sabret biraz işte, anlatıyoruz, cık cık cık” diye düşündüm. Sonra, gözyaşlarımı tişörtümle silerken konuşmaya kaldığım yerden devam ettim:

”Gizlendiğim mağarada, bu durumdan nasıl kurtulacağımı çok düşünüp durdum, en son din dersi sınavında kopya çekerken yakalanıp öğretmenimden çok sopa yemiştim, sorular arasında ”Kelime i şehadet nedir?”, ”Din iman nedir?” gibi şeyler vardı, din bilgisi kitabını çaktırmadan,”Yavaaş yavaaş” dizime doğru çekmiştim, öğretmenime şöyle bir göz attım, başka yerlere bakıyordu. Sayfalardan, önce ‘İçindekiler’ bölümüne baktım, o anki duyduğum heyecanı asla tarif edemem. Sonra, ellerim heyecandan titreyerek bir iki satır yazmaya bile kalmadı, ensemden yakalandım. Din bilgisi öğretmenim, belki de kalbimin darbuka sesini duymuştu ‘Hem de din dersinden haaa!’ diye bağırdı…

İçimden ‘Gerçek ibadet, insanların kalbini kırmamak dâhil, RABBİNİ hayal kırıklığına uğratmamandır’ dedim.

Sesimi RABBİM duydu ya, artık ölsem de gam yemezdim…

Beni tahtaya kaldırdı, bütün sınıfın önünde beni evire çevire dövüyordu. İçimden ‘Bunun din ve ahlak anlayışında problem var, din ve ahlak dediğin pratikte, yaşamın içinde belli olur, kâğıt üzerinde değil’ demiştim.

Nereye gitsem beni dövmek için sanki birileri pusuya yatmış gibiydi… Bunları sanki parayla tutmuştular…

Yaşımın küçük oluşu yüzünden kendimi savunamıyordum.

Mağaraya giderken bile beni takip edenler oluyordu, hiç rahat yoktu bana… ‘Sen her gün aynı saatte nereye gidiyon lan artis ?’ diyenlere laf anlatmak kolay değildi. Verdiğim cevapların kalitesine göre yediğim dayakların kalitesi de haliyle değişiyordu. Yaşça benden küçük olana hiç denk gelmezdim, çoğu, yaşça benden büyük oluyordu. Bazen tekme tokat, bazen ağaç dallarıyla gelişigüzel gelen darbeler, bazen de uçuruma benzer yerlerden aşağıya yuvarlanarak… Yaşantım, korkunçtu, tatsızdı, buruktu, çile doluydu. Ancak, güçlü bir karakterim vardı. Acılar, boynumu bükemiyordu, onları zeytin gibi atıştırmaya alışmıştım. Nereye gitsem şiddet vardı.

Bazen, beni takip eden kişiyi de bir başkası takip ediyordu… Beni takip eden kişiyi de bir başkasının takip ettiğini, ortalık karışınca, kavga çıkınca anlıyordum. Kavga başlayınca herkes ortaya çıkıyordu. Bazen beni takip edenler; ikisinden birisi bayılıncaya dek, birbirleriyle dövüşmeye başlıyorlardı, çöl gibi yerde pamuk tentürdiyot olmaması doğal olarak büyük bir talihsizlikti. Şehirde ara dayağı yeme şampiyonuydum. Birbirleriyle dövüşenlerin annelerinden yediğim dayağı hesaplamıyorum. Sanki davetiye kartı göndermişim gibi haksızlığa uğruyordum. Cahillik böyledir, önyargıya bayılır.

”Dokunma acıyo anne, çok kötü vurdu şerefsiz”

”Oh iyi etmiş! Keşke diğer gözünü de patlatsaydı! Ne işin var senin çöl gibi yerlerde?”

Doğruyu söylemek her zaman için çok daha zordur, ancak iyi biliyordum ki, beni sürekli zehirli yılan gibi izleyen bir yalandan daha iyidir. Doğruyu söylediğimde insanlar çok şaşırıyorlardı, çünkü yalan söylenirken; ‘mimikler, jestler, beden dili ile söylenen sözcükler arasındaki uyumsuzluk problemi hemen dikkati çekiyordu. Doğru konuşunca affedilme ihtimali çok daha yüksekti. Bazen, insanlıktan çıkmış kişilere doğruyu anlatmak ise tamamen imkânsız hale geliyordu, yalan söylemekten başka bir çare kalmıyordu…

Mağarada çok düşündüm. Güçlü olmak için tek bir çıkar yol vardı, o da; bir an önce büyümek, yetişkin bir birey olmaktı, o zaman belki beni adam yerine koyarlar diye düşünmüştüm, çocukluğumu yaşamak yerine acılardan kurtulmak için bir an önce büyümeliydim, ancak hesaplamadığım bir şey vardı, acılar, geçen yıllar ile birlikte büyümekte olan bedenime uygun olarak yalnızca elbise değiştiriyorlardı, onlar da bizimle birlikte büyüyorlardı”

Yaşlı bilge, ”Vay canına! İnanılmaz bir hayat hikâyen var. İnan çok üzüldüm dinlerken…Ben de nerde bir ağaç görsem ona tırmanırdım, dalların arasında kimse beni göremezdi, uzun süre saklandığımdan, meyveli ağaçlar tercih sebebim oluyordu, ancak şimdi meyveli ağaçlar hiç ilgimi çekmiyorlar, manevi meyveleri keşfedince, bunun bana daha çok getirisi olduğunu keşfettim..” dedi…

Birden, heyecanla anlatmaya başladım:

”Küçükken, Teksas, Tommiks gibi çizgi romanlar okurdum, Teksas çizgi romanındaki ‘çelik blek’ çok dövüşürdü, hiç yumruk yemez, sürekli birilerini döverdi, aslında onun yanında dolaşan sevimli ‘Küçük Rodi’ vardı ya, onun hatırına ‘Çelik Blek’e katlanırdım.

Arada bir dayak yiyen ‘Mister No’ bana daha içten, sempatik, cana yakın görünürdü, çünkü ben de onun gibi arada sırada dayak yediğim zamanlar oluyordu. Mister no, diğer çizgi roman karakterlerine, kahramanlarına göre, gerçek yaşama biraz daha yakın durduğu için onu bir başka severdim… Demek ki, sopa yemek kahraman olmaya engel değildi. Mister No kahramanlığa yeni bir boyut, yeşil ışık getirdiği için hayata farklı bir gözle bakmaya başlamıştım. 

Zagor çizgi romanında sevimli, kısa boylu, kilolu ‘Çiko’ vardı ya, sinirlendiğinde ‘sülalemin bütün bıyıklıları adına karamba karambita’ diyordu, her yere yaya olarak giden Zagor’u dere tepe takip eder, sürekli yorulur, acıkır, kan ter içinde kalırdı, çiko’ya çok acırdım, dövüş çıktığında ‘N’olur ALLAH’IM çikoya zarar gelmesin’ diyerek dua eder, endişelenirdim. ZAGOR, pek tabanca kullanmazdı, fırlatınca ıskalamadığı, genelde tabanca tutan ellere çarpan, insanı yaralamayan, iki karışlık sopaya bağlı taşı andıran tuhaf bir baltası vardı, saldırmadan önce ‘Ahyaaaak’ diye bağırırdı, ben ise tam tersine, insanlardan kaçarken ‘Ahyaaaak’ diye bağırırdım. Oysa hayallerimde benden daha kahraman kimse olamazdı.

Kitapçıya gidip ‘Şey, zembla var mı?’ diye sorduğumda, yaşlı amca ‘Zam bela mı? ZAM BELAYA ZAM GELDİ’ diye bağırmıştı. Param eksik olduğu için geri dönmüştüm.

İsimler yabancı olunca, herhangi bir kitapçıya gidip ‘Mister No var mı?’ diye sormak hiç de kolay değildi, çok utanırdım. Bu yüzden, sevdiğim bu kitabı alamıyordum. Komşu çocuklarıyla çizgi roman değiş tokuş alışkanlığı sayesinde Mister No çizgi romanı da elime geçiyordu.

Şehrin içinde başka gezegenden gelmiş uzaylı gibi herkesten ve her şeyden köşe bucak saklanırken yine de hırpalanmaktan kurtulamaz, çok çirkin bir yaratık olduğumu düşünüp kendi varlığımdan çok utanırdım. Herkes bana sataştığı için çok çirkin göründüğümü düşünmeye, çevreye bu yüzden verdiğim rahatsızlıktan dolayı üzülmeye başladıktan sonra yaşam, benim için albenisini, cazibesini, yitirmişti…

İnsanlara karşı kalbim o günden sonra, hiç bir zaman tam olarak doğrulamadı. Cami hariç, çok ayakkabı gördüğüm yerlerden bugün bile kaçıyorum.

Kalabalık ortam korkunçtur, kalabalık ortamı görünce garibanları küçük düşürmeye meraklı, ‘Kötü kalpli ve kibirli’ kişiler her zaman için vardır, egosunu tatmin etmek için yaptıkları sataşmalı davranışlar çok tehlikelidir.

Bazen benden küçük çocuklar ”Aaa! Bir Turist gelmiş koşun” diyerek etrafımı çembere alırlardı, onları hayal kırıklığına uğratmamak için hiç bilmediğim halde, İngilizce konuşuyormuş gibi yapıyordum, yabancı kelimeler söyleyip bir şeyler uydurup sallıyordum, elleriyle bana dokunmaya çalışıyorlardı…

Kendime bir köpek bulup onunla dolaşmaya başlamıştım. Nedense köpeğim de başka köpeklerden sürekli sopa yiyordu. Bizde ne vardı anlamadım. Okulun kapısına dek benimle gelir, sonra dönerdi. Komşu tavuklarıyla gündüz vakitleri hep oyun oynamaya çalışır, önlerinde taklalar atar, kendini çok yorardı.

Ben, köpeğimin bu hareketlerine bir anlam veremezdim. Ne zaman ki tavuklar gece vakitlerinde birer ikişer yok olmaya başladılar, komşu, elinde bir tüfekle koşarak geldi.

Hatırlıyorum, tavukları hafifçe dişlerdi ‘Şaka canım, şaka” der gibi… Meğer gece onların yanına gittiğinde korkup gürültü çıkarmasınlar diye önceden samimiyet kuruyormuş. ‘Aaa… Hoş geldin. Bakın kim gelmiş? ŞAKACI arkadaşımız geldi, yabancı değilmiş, niye çığlık atalım ki, akşama dek bizimle oyun oynayan dostumuz o bizim…’

Vay uyanık vaaayy!

Ancak, üçkâğıtçılık da bir yere kadardı.

Köpeğime nişan alıyordu. Tüfeğin önüne geçtim. Köpek, ters giden bir şeylerin olduğunu hemen sezinlemiş, anlamıştı..

Köpeğime ‘Çabuk kaç git !.Kurtar kendini!’ dedim…

Bir an köpeğimle göz göze geldim. Ardından mesajı alan köpek, mermi hızıyla kaçmaya başladı. Söylediğimi galiba anlamıştı. Komşu, o esnada köpeğime nişan alıyordu. Ateş ettiğinde irkildim. ‘Kaiiiiii!’ diye bir çığlık attı köpek. Ancak, kaçmaya devam etti.

Sanırım, ateş sesi köpeğimi ürküttü. Yoksa vuruldu mu? Bilmiyorum. Bu, hala gizemini koruyor. Koşarak kaçmaya devam ediyordu. Uzak bir tepenin ardında kayboluncaya dek gözümü ondan ayırmadım. Sonra, bir daha asla onu göremedim…

Tavuklar bile kurulan bir samimiyetin değerini bilirler. Ve samimiyetin dilinden anlarlar. Sonunda sevgiye ihanet etmek ayrı bir konudur.

Bütün canlılar, sahte bir ilgi görünce bile bunu karşılıksız bırakmazlar. Bunu bilen bazı ‘Kurnaz tilki karakterli’ insanlar vardır, başkalarını dolandırmak için belli bir süre ‘Dürüst insan’ moduna girerler…

Artık, yaptıkları hatalar, kasıtlı yapılmamış, yanlışlıkla olmuş gibi, onlara sürekli yeni bir şans verilir. Öyle ya; bu, daha önce hiç hata yapmazdı. Demek ki, yanlışlıkla kazara olmuştur…

Bazen, tüfekli komşu kadar gözlerini açıp önlerini göremeyen, acı gerçeklere ayıkmayan kişiler, kalan tavuklarını da kaybederler..

Kurnaz köpeğin veya tilkinin açısından bakıldığında OLAY çok farklı görünür. Hayallerini gerçekleştirmeye yardımcı olmayan herkes gerçek suçlu konumunda, durumundadır. Yani, verilmeyen her pay için bunu almanın planı hakkedilir. Mutluluğa giden yollarda görünen çukurlar da suçludur! Yoksa bu çukurları yapanlar mı suçludur? Belki de çukurlu yollarda düşe kalka giderken bile şikâyet etmeyenler gerçek suçlulardır? işte bunlar, tartışma konusudur. Bazen de haklı olanlar, yalnızca samimiyet kuranlardır..

ÇİZGİ ROMANLARDAKİ KARAKTERLER GİBİ GÜÇLÜ OLMAYI HİÇ BİR ZAMAN BAŞARAMADIM, AFFET BENİ GERÇEK YAŞAM!.. SEN ÇOK DAHA FARKLISIN!”

Yaşlı bilgenin gözleri parladı birden, başladı anlatmaya:

”Tommiks’ te ‘Binbir surat’ karakteri vardı, hatırlıyor musun? Hani, yüzbaşı tom, kılıktan kılığa giren bu suç makinesini yakalamaya çalışırdı. Bir defasında Yüzbaşı Tom’ un gittiği berber, aslında binbir suratın ta kendisiydi, şu binbir surat, her kılığa girebilen dehşet birisiydi. Şimdi düşünüyorum da ortalık binbir surattan geçilmiyor”

Yaşlı bilgenin dediği doğruydu, binbir surat görmek için artık çizgi romanlara bakmak gerekmiyordu…

Benimle güzelce sohbet eden birisi, yanımıza bir başkası geldiğinde birden zehirli yılana dönüşüyordu, benimle alay etmeye başlıyordu, sanki madalya takacaklardı…

Gizlendiğim mağarada, zifiri karanlık bir dehliz vardı. Mağaraya birisi girdiğinde o zifiri karanlık bölgeye girer, saklanırdım. Orda kimse beni göremezdi, bulunduğum zifiri karanlık yerde ne vardı? Yılan mı? Akrep mi? Kendim de bilmezdim. Orda insan olmadığını bilmek bana yetiyordu. İçinde su olan bu mağaradaki suyu da hiç içmezdim. Beni anlayacak olan şeyin bu mağarada olduğunu algılıyor, duyumsuyor, hissediyordum. Okuldaki aynalar beni güzel gösterirdi, aynalarda hata olduğunu düşünür, MAĞARAYA GELİR GELMEZ hemen gözyaşlarına boğulur, ağlardım. Hesabıma göre, bana karşı yapılan bunca saldırıya uygun bir çirkinliğim olmalıydı…Artık güzel olan her şeyi duyumsadığım tek şey olan bu zifiri karanlık, derdimi anlayan TEK arkadaşımdı.. Mağarada mistik, garip bir güç ve enerji HİSSEDİYORDUM. Pozitif enerji kazanırken, aşkı sırtı büklüm taşıyan acıların bir manası olabiliyordu. Belki de bahsettiğim bu şeyler RABBİMİN kendisiydi. Belli ki, tam anlaşılması için çok düşünmek gerektiği belli olan bu ilahi düzende kaybettikçe kazanmak gibi insanların anlayamadığı tuhaf bir şey vardı ve bu mağarada hazine bulur gibi bunu keşfetmiş, anlamıştım. Evet, kaybettikçe kazanmak. Şehit olmak için bile dua etmeye başlamıştım. Çanakkale şehitleri arasında zaten akrabalarım vardı, çok duyguluydum. Cennete gitmek için artık başka çarem yoktu. Cehennem acısına katlanacak kadar güçlü değildim. Ateşli kamçılara, kaynayan kazanlara, at büyüklüğünde olan ve cehennem ateşinden bile korkunç bir zehire sahip olan akreplere asla dayanamazdım.

Bazen de kazandıkça kaybetmek demek olan bir imtihan dünyasında olduğumu anlamaya başlamıştım. Aslında dövüşü kazanan kişinin, mağlup olanın RABBİNE duyduğu sevgiye kaybettiği bir sistem vardı. Kaybeden aslında RABBİN şefkatini, merhametini, acıma duygusunu kazanıyordu. Daha ne olsundu? Kaybetmek karşılığında kazanılan bu şeyler demek ki ucuz değildi. Kaybedenler, her zaman daha sempatik görünüyordu. Kaybedenlerin kazanması için hayaller kurmak her zaman için daha eğlencelidir. RABBİNİ sevenlerin hayalleri zaten dua değil miydi?”

Yaşlı bilge:

”Şunu da eklemeden geçemeyeceğim” dedi. Denizin içindeki balıklar gibiyiz.

Kılıçbalığı, yunus balığı, balina, köpek balığı, elektrik balığı, yılan balığı, ahtapot, mürekkep balığı, hamsi, lüfer, istavrit, dülger balığı… Her şey var…

Bazı balıklar ‘Su vardır, ancak göremiyoruz’ derken diğer balıklar onlara gülüp, ‘Hani nerde? İspatlayın!’ diyerek tartışırlar.

Kimi balıklar ‘Denizin dışında bir dünya var’ derken, diğer balıklar bunlara gülmekte, alay etmektedirler…

Bazı balıklar, denizin yüzeyine doğru hızlı bir hamle yaparak bir kaç saniyeliğine gökyüzüne doğru uçmayı başarıp suya tekrar düşerlerken, gördükleri acayip metafizik olayları ANLATIRLAR. Diğer bazı balıklar inanmayıp onları deli olmakla suçlarlar…

Yunus balıkları denizin yüzeyinde, suyun olmadığı atmosferin farkında olup, geçen gemileri, gökyüzünü tanımışlar, ancak denizin sığ yerlerinde sürüyle dolaşıp yüzen balıklara gördüklerini anlatmanın hiç de kolay olmadığını bilmektedirler.

‘Balıklar birbirini yutmak içindir’ diyen bazı balıklar, zayıf, güçsüz, gariban balıkları gözlerine kestirip hemencecik onları yutarken, bazı balıklar da denizdeki yiyecek imkânları yeterliyken ‘Bu vahşet kabul edilemez’ diyerek bu duruma, tabloya karşı çıkarlar.

Dünyada olup biten olayların felsefi ekstra boyutları, balıkların yaşamı gibi cereyan etmektedir…”

Yaşlı bilge şov yapar gibi beni uçuran bu güzel cümleleriyle, ‘şah mat’ der gibi bakıyordu. Bu, kung fu da olsa olsa ‘şeytan çarpması’ tekniği olabilirdi…

‘Darbeli matkap’ stilimi görmemişti anlaşılan.

”İnsanlar tarafından terkedilmenin acısına değer olan şey, ALLAH’IN gerçek dost olduğunu anlamaktır” dedim…

Ben de şov yapar gibi konuşmaya devam ettim.

”Affetmeye yatkın bir kişiliğe sahip olmak ve bunu gündelik yaşamda sürekli hale getirmek insan olduğunu söyleyen birine daha çok yakışacaktır. Affetmek kolay değildir elbette. Zaten kolay olsaydı insan olmak da kolay olurdu. Bir kaleci gibi nerden geleceği bilinmeyen hakaret şutlarını karşılamaktan daha tehlikeli olan, geri pas yapar gibi atılan sinsi gollerdir.

Aslında, sevgi emanet edilmesi zorunlu olan bir anahtara benzer. Başkası için imkânsız olan bir olanak, ayrıcalık sunulmuştur. Çabuk güvenmeye duyulan ihtiyacın bir nevi açlık yüzünden olduğunu söyleyebiliriz. İnsanlar bu ihtiyacı gidermek uğruna bazen sevgiden oluşan tuzaklara bilerek, bilinçli olarak girmektedirler. Gerçek sevginin bir kıtlık haline geldiği günümüz dünyasında sahte olduğu bilinen her sevgi bile baş tacı olmaktadır. İnsanlar, zaten her şeyi sahte görmekten, acı çekmekten bıktığı için kendisine acıktıkları sevgi de nasıl olursa olsun bir an önce masaya gelmelidir. Her ne kadar Sahte ve tadı iğrenç olsa bile.

Doktora gitmeyen hasta, önüne ne gelse ilaç niyetine tahminen yutmaya başlar. Kendisini yaratan Rabbini sevmeyi öğrenemeyen kişi aslında ne yapsa bu sevgi açlığını tam olarak gideremez…Belki çare olur diye her gördüğü şeye yapışır…Çare olmaz.. Çoğu zaman terk edilir, bu çok acıdır, çünkü, değişkenlik ALLAH’ın dışında olan her mahlukat için geçerlidir.

Bazen, içinde biriken ukdeleri başkalarına anlatırken, birinin ortaya çıkıp ‘Haklısın’ demesini beklersin ve o anda kimse ortaya çıkmaz, bu garip sessizlik, öyle moral bozucudur ki, ölüm acısıyla bile yarışabilir.

Saatlerce derdini anlattığın insanlardan birinin bile ortaya çıkıp ‘Haklısın’ demesi çok mu zor? Gerçeğe, hakikate tepkisizlik sorunu, kişide, gerçek bir yaşamın içinde olmadığını düşündürtüyor. Bazen, ben böyle oluyorum, duygularım alt üst oluyor. Bu, şuna benziyor; bir aşçı, saatlerce uğraşıp güzel yemekler hazırlar, yemeğe oturanlardan hiç birisi ‘Eline sağlık’ bile demeden çeker gider. Aşçı, üstelik hepsine ‘Afiyet olsun’ demeyi bile ihmal etmemiştir. Etki ile tepki arasında görünen uyumsuzluk sorunları kişiyi yalnızlaştırır, dolayısıyla onu irfan sahibi bir filozof yapabilir.

İnsanlar değişkendir, beğendikleri şeyler, karakter yapıları çevreye ve ortama bağlı olarak değişir, dolayısıyla yeni arkadaşlar edinirler, bu yüzden terk edilen kişi, çoğu zaman bu duruma hazır değildir, bunu içine sindiremez, depresyona girer.

Kendi kendine nerde hata yaptığını düşünüp üzülür. Belki de hiç bir hata yapmasına gerek yoktur. İnsanların yapısında, özelliğinde zaten mevcut olan karakter değişimi, hiç bir zaman dostluğun devamı için garanti vermez. İnsanların dış görünüşü de değişkendir, kısacası, tam bir sevgiyle insanlara bağlanmanın zararları, faydalarından çoktur. İnsanlara duyulacak sevgi, ALLAH’A DUYULAN SEVGİNİN KIVILCIMI gibi olmayınca, şirk denilen günah da ortaya çıkar.

İnsanlar tarafından terk edilince acı olsa da, kişinin etrafını görmeye başlaması güzeldir, KENDİSİNİ YARATAN RABBİNİ FARK ETMEYE BAŞLAR. O’nu düşünerek ibadet etme fırsatını bulur, yoksa kene gibi kolundan çıkmayan ve iki de bir ‘Ne düşünüyorsun sevgilim?’ diye soran birine ‘Tabii ki seni, başka kim olacak?’ diye cevaplar vermekle bir ömür tükenebilir”

Yaşlı bilge, beni pür dikkat dinlerken, kayalıkların arasından fışkıran buz gibi sulardan içtik, ceviz ağaçlarının gölgesinde şakıyan bülbüllerin cıvıltısı beni coşturdu. Devam ettim konuşmaya. Yaşlı bilge, alnımdan öperek anlattıklarıma hayran kaldığını belli etti. 

”Yere konmuş bir sürü güvercin vardı. Yere dökülmüş buğday tanelerini yiyorlardı” diyerek yeniden anlatmaya başladım. Yaşlı bilge soğuk suların fışkırdığı kayalığın üzerinde oturmuştu, sanki zaman durmuş gibiydi. Sanki o an, dualar için çok uygun bir zamandı.

Anlatmaya devam ediyordum…

”Güvercinlerden birisi, birden uçup gidince, diğerleri de ‘Bu mutlaka bir şey gördü, boşuna uçmadı ya, bizde uçup gidelim’ düşüncesiyle ardından ‘Hurraaa’ uçup gittiler.

Ancak, bir tanesi uçamadı, izdiham esnasında belki, kanadında bir sorun oluştu, evet uçamadı.. Sorun neydi? Bu durumu fark eden bir güvercin, uçtuğu yerden geri döndü, onu taşıyarak uçmaya çalıştı. Ancak yapamadı. İkisi yerde sürüklenmeye başladılar… Saatlerce uğraştı, vazgeçmedi…

Başarılı olup olmamak ayrı bir konudur. İyilik yapmaya çalış, sonucu kadere bırak.

İyilik yapma makinesi olarak tasarlanmış, bu yüzden yaratılmış bir insanın, bu güvercinde var olan iyilik seviyesinden bile uzak oluşu, düşündürücüdür…

Bu güvercinde var olan merhamet duygusu, vicdan azabı anlayışı, ne yazık ki, insan şeklinde dolaşan bazı kimselerde yoktur… Kaderin imtihan sillesiyle düşen birini ayağa kaldırmak yerine, tam tersine diğer kanadını da kırarlar.

İyilik yapmadıkları gibi, üstelik kötülük yapmaya kalkarlar…

Güçlüyken herkes arkadaştır.

Kanat kırılınca hangi güvercin sürüden ayrılıp geri döner!?

Acı bir çığlık sessiz olduğunda bunu hangi kulaklar duyabilir!?

Uçurumdan düşene kim son anda elini uzatabilir!?

İyi insanlar vardır, ancak onları da engellemeye çalışan yakınları bulunur. Tam bir iyilik yapacakken ‘İyilik yapma ona, o gün senin için neler demişti..’ derler…

İyi ki, güvercinler konuşmaz.. Güvercin, ölünce bile çığlık atmaz… Acıları, sessizce karşılar…

Bir usta, yaptığı işin ücretini taşarondan almaya gitmişti, taşaron elini cebine attı…

Usta, tam parasını alacağı esnada, olayla alakası olmayan birisi, sazan gibi ortaya atladı ‘Canını mı alıcın? parası yok işte..’ deyince, taşaron elini cebinden boş olarak çıkardı. Ustaya ‘İki gün sonra gel’ deyince kavga çıktı. Usta, güçlükle de olsa parayı alınca, ortalığı karıştırmaya çalışan kişi, limonata gibi sararıp solmuştu, sanki canı gitmişti. Bir tokatlık canı kalmış gibi korkuyla titriyordu. Kaçar adımlarla ordan uzaklaştı.

Düşündüm de, belki de insan şekline girmiş bir şeytandı. Çünkü, taşaron da tanımıyordu onu, usta da dahil kimse onu tanımıyordu.

Şeytanın yapacağı hareketi bir insan yapıyorsa, artık ona insan denmez, o kişiye ‘şeytan’ denir.

Bazen kız istemeye gidenler, damadın önünde gelin adayından daha fazla süslü duran eski gelinleri ve komşu kızlarını görürler… Yani ‘Ben daha güzelim, sen aslında çok şey kaçırdın’ demekten başka manaya gelmeyen bir tablo ortaya çıkar.

Aynen bunun gibi, günümüz insanları şeytanlığı bile şeytana düşürmüyorlar.

Günümüzde, kendisinin bile beceremeyeceği kötülükleri insanların yaptığını gören şeytan, bir köşeye çekilip hayretler içinde kalmıştır.

Şaşırmış, şok geçirmiş, olduğu yerde donup kalmıştır.

İnsanların yaptığı bunca kötülüğü ben bile işleyemem diye düşündüğünü tahmin ediyorum. Üç beş kuruş için insanlara adaletsizce, acımasızca davrananlar, başkalarına bu yüzden dünyada maşa olanlar, öbür dünyada cehennemde kömür gibi yanacaklar

İyilik yapmak için değil de, kötülük yapmak için fırsat kollayan böyle kişiler dolaşır ortalıkta.

Zaten çevre kirliliği var, boşuna güzelim oksijeni tüketirler. Neye yaradıklarını ağaçlar, bitkiler bile anlayamamıştır. Bilmem ki, anne babaları bunlara on saniye bile vakit ayırıp İyi kalpli insan olun demedi mi acaba?

Daha önce de söylediğim gibi, cennet ve cehennem birbirimizde gizlidir… Çekilen acılar, cenneti çizen ressamdır. Cehennem de başkalarına yapılan eziyetlerle, haksızlıklarla şekillenip resimlenen ünlü bir tablonun ismidir”

Yaşlı bilge ”Bravo” dedikten sonra beni alkışlamaya başladı

Sonra, durgunlaştı. Çok düşünceli ve üzgün görünüyordu…

”Neyin var senin?” dedim.

Unutamadığım bir anımı anlatayım, dedi

“Tam bir camiden çıkıyordum ki, yine saçı başı dağınık, perişan görünümlü bir deli çıktı karşıma ‘Belki de yeterince dua etmedin’ diyerek kaçıp gitti” diye başladı anlatmaya yaşlı bilge.

“Merakta kaldığımdan onu kovalamaya başladım.

Ne demek istemişti acaba?

‘Duuur! Paranı düşürmüşsüüün!’ diye bağırdım.

Öyle bir şey yoktu, deli ya, belki inanır, diye düşünmüştüm.

Deli kaçarken ‘onunla kendine dondurma al, dünya delisi. Ben aşkıma gidiyorum’ dedi.

Kovalamaca sonunda, deli, bir tren istasyonuna girdi, ben de ardından istasyona girdim, istasyon çok kalabalıktı. Deli orda gözden kayboldu… İstasyona yaklaşmakta olan bir tren vardı… Ne zaman bir kara tren görsem, zaten kendimi tutamaz, ağlardım, sevdiklerimi acı düdüğüyle sürekli alıp giden kara treni görünce yine gözyaşlarına boğulmuştum…

Bir yolcu iner son vagondan 
Ayak izlerini elleriyle çizen
Gözyaşını sırtlamış bir adam
Kalbi her zaman kırık/ SEVGİLİM gece karanlığı
Ne ayak izi tanır ne elveda
RAYLAR BİTİNCE SEN DE KAYBOL DELİ İSTASYON
ANLADIM AŞK bir acıklı son / Sessiz çığlık saplı bıçak

EVET! Bir yolcu iner son vagondan 
Ayak izlerini elleriyle çizen 
Gözyaşını sırtlamış bir adam
Zamana kısık bir imdat
Hangi şehir yitik ayak sesleri
Hayran değil artık bana incir ağaçları
YENİ SEVGİLİM hıçkırık savuran rüzgâr
Sürekli bana karanlık olan güneş (c.g)

Kalabalık istasyonda insanların ardına bakıp deliyi arıyordum

Birden, deli önüme çıktı, elinde kırmızı bir kâğıt vardı. Üzerine kalp işaretleri çizmişti. Gözyaşları kağıdı ıslatmıştı. Deli, AĞLARKEN işaret parmağıyla gökyüzünü gösteriyordu. Yine orda ‘Belki de yeterince dua etmedin’ dedi.

Gözyaşları içinde konuştum…

‘O zaman, sen önümde namaz kıl. Birlikte dua edelim’ dedim.

‘Şeytan kıldığı namazla çok şımardı. Sonunda ne oldu? Kibir başladı. Kovuldu. Namaza çok fazla güvenip, şeytan gibi ukala konuşursan, seni ıslak odunla döverim’ dedi. ‘Tercih senin! Ateşli kamçı mı? Yoksa ıslak odun mu?’ dedi.

Gözyaşlarımı elimle silerken;

‘Ateşli kamçı da nerden çıktı?’ dedim.

‘O, cehennemdekiler için akıllım’ dedi..

Sevinçle çığlık attım: ‘Islak odun!’

‘Çüş! Yavaş. Gören de cennete girdin sanacak’ dedi.

Ben senin gibi akıllı deli görmedim, gel elini 
öpeyim, dedim.

‘Bırak şimdi, ikinci ders başlıyor” dedi, deli.

Heyecanlandım… Pür dikkat deliyi dinliyordum. Bir deliden ders aldığıma inanamıyordum,

‘Dua etmekten asla vazgeçme. Kabul olmayan dua yoktur. Sevgi nedir biliyor musun? Her şey değişse bile asla vazgeçmemendir. Pahalı olan şey, çöpe atılmaz’ dedi.

‘Doğrudur, hocam’ dedim. Bunu duyan deli, kulağımı çekmeye başladı…’Ödevini yaptın mı len?’ dedi…’Ne ödevi?’ dedim. Kulağım sanki bir türlü açılmayan gazoz kapağı olmuştu. Deli, kulağımı çevirmeye bir türlü doymuyordu.

Sonra iyice tatmin olunca kulağımı bıraktı, kendi kendine dans etmeye başladı. Ardından, şok geçireceğim bir şey oldu. Yok oldu birden. O neydi? Şeytan mıydı? Deli şeklinde bir melek miydi? Anlayamadım. 
İçimden ‘Amaaan iyi ki defoldu gitti, onunla baş gelemiyordum. Artık cana gelmiştim’

Oturduğum yerde kurt uluması stiliyle ağlamaya başladım

Yaşlı bilge, mistik bir hava içinde öyle canlı anlatıyordu ki, anlattığı dünyadan çıkmak istemiyordum. Erenlerin bahsettiği manalar âlemini görünce uçabilen kalbimi artık zapt edemiyordum… KUYTU, ulaşılmaz MANA dallarına bile artık SERÇE GİBİ konuyordum…

”ALLAH’ın sevgili kulu olmak istiyor musun?” dedi, yaşlı bilge.

Gözlerim doldu birden, ”kim istemez ki?” dedim.

”O zaman, içinde zerre kadar kibir olmayacak” dedi..

”Bu nasıl olacak?” dedim.

”Yırtık pırtık elbiselerle sokaklarda, çarşılarda dolaşacaksın” dedi.

”Hiç güleceğim yoktu, ‘Moda’ zaten yırtık elbiselerle dolaşmak. Hatta yırtık elbiseler mağazada daha pahalı, ancak zenginler alabiliyor akıllım” dedim.

”Şu ALLAH’ın İşine bak” deyip secdeye kapandı.

İçimden, “Yaşlı bilge gelişen olaylara karşı kendini bazen güncelleştiremiyor. Kafanı kitaplardan birazcık kaldırsan… Kitapların içine fazla gömüldün… Arkanda vahşi bir ayı mı var? Önünde ayağına dolanmak isteyen zehirli bir yılan mı var? Dünyada ne oluyor, ne bitiyor? Biraz da gerçek yaşamın gerisinde kalmasan, önünü görebilsen…” diye düşündüm. Gerçi, onun bu eksiğini de ben tamamlıyordum, belki de bu yüzden beni yanında tutuyordu.

Yaşlı bilge, “O zaman nefsini, kibrini yok etmen için başka bir yöntem bulmalıyım. Hah buldum! Dilencilerden para dileneceksin!”

“Hay iblisin sakalı! Başka bir şey bulamadın mı? Nerden aklına geldi?” dedim.

“Buna mecbursun. Yoksa sütümü sana helal etmem” dedi

“Ne sütü? Sen beni emzirmedin ki!” dedim.

“Öyle değil akıllım, lafın gelişi dedim. Mecazi anlamda yani.
Haydi git! Nefsini, kibrini öldür, öyle gel” dedi

“Nefsim yok ki, onu öldüreyim. Ben onu çoktaan öldürmüşüm” dedim.

“Olsun, bunu bir nevi tekrarlama eğitimi olarak gör” dedi.

Yola çıktım. Ne yalan söyleyeyim. Yaşlı bilgeye çok kızgındım, ona çok sinirlenmiştim, yine de, “Vardır bunda bir hikmet” deyip yoluma devam ettim…

İlçede dilenci bulamadım. Ödevi tamamlamak için mecburen şehre gitmeliydim…

Şehre vardığımda gerçekten parasız kalmıştım.

Zaman ilerledikçe açlık, susuzluk, eve dönme isteği gibi sıkıntılar başladı, sonra bu sıkıntılar dayanılmaz hale gelip, birbirine karışıyor, kokteyl acıların dansı başlıyordu, başım dönüyordu…

Sağımdan solumdan geçen insanlar, uzaydan gelmiş robotlara benziyorlardı, insanların gözlerinde yaşama sevinci diye bir şey kalmamıştı, o parıltı sönüktü, herkes mutsuzdu, bu dünyada asık suratlı olmayan kimse yok gibiydi.

Birine selam verdim, deli görmüş gibi irkildi, kaçıp gitti, alışkın değildi belki. Selamımı almadı, içimden “İşimiz var. İnsanlar sanki mahşeri hissediyorlar, yoksa başka bir şey mi? Sanki herkes birbirine veya bir şeylere küsmüş, kırılmış, korkmuş gibi… Bu ne olabilir acaba?” diye düşündüm… Gerçi ben de yaşama küsmüştüm. Onunla artık muhatap olmak bile istemiyordum. Her şeyden, her yerden kovulmuş, dışlanmış birisi olarak bu duruma yabancı, antrenmansız olmasam bile, acı çekmekten bıkmış birisi olarak yeniden kalbim bir şeylere kırılsın istemiyordum…

Hayatım boyunca acı çekmekten artık yorulmuştum, yine de acılar beni bulmaya devam ediyordu… Sanki anneleri olmuştum. Bildiğim, öğrendiğim önemli bir şey vardı, o da; insanlar arasında birlik beraberlik yoktu, bir şeyleri kınamaya gelince herkes çok daha başarılıydı.

Çekememezlik; evde, işte, okulda, hatta akrabalar arasında” bulaşıcı virüs gibiydi… Artık olağan bir şekilde masada başköşede yerini alıyordu, kimse bunu yadırgamıyordu. Çok yakında olup biten felaketler bile içinde olmayanlara sürekli masal gibi geliyordu, insanlığın en büyük sorunu, zaten, “Empati” eksikliğiydi…

Neyse…

Yaşlı bilgenin bana verdiği ödev kolay değildi, bu yüzden yaşlı bilgeye kırgındım… Beni ne hallere koymuştu…

Zavallı bir dilenci gördüm, adamın bir bacağı yoktu. Kaldırımda yerde oturmuştu. Dilenip duruyordu. Duvara yasladığı bir koltuk değneği vardı..

Cesaretimi topladım. Utanarak, ona doğru yürümeye başladım…

Sazlıkların arasından avına doğru sinsice yaklaşmakta olan bir leopar gibiydim…

Benim geldiğimi görünce, avucunu bana doğru çevirdi.

Bazen av, avcı olur, alnımızda yazılan bir şey varsa, ondan kaçış, imkânsızdır…

“Bana borç para verir misin kardeşim, yolda kaldım. Paranı iki üç güne kalmaz sana geri veririm kardeşim” dedim.

“Parasızlığın ne olduğunu benden iyi kimse bilemez” dedi, bir deste para çıkardı.

Gösterdiği parayla bir otomobil alınırdı…

“Ne kadar istiyorsun? Söyle” dedi…

Şok geçirdim.

İnanılmaz bir hareket yapmıştı, bir iş adamından bile iyi davranıyor, konuşuyordu.

“Hayır, hayır! Ben sadece yol parası istiyorum” dedim…

”Asfalt yolu mu gerekiyor? Ne kadar para lazım?” dedi

”Yok yav, karıştırdın. Bilet parası… Bilet” dedim,

”Haaa tamaam, öyle desene” dedi.

O anda anladım ki, iyilik de bulaşıcıydı. O günden sonra empati için yeniden ders görmeme artık hiç gerek kalmamıştı. Kimseyi hor görmemeyi, kimseye tepeden bakmamayı iyice öğrenmiştim…

Bir zaman sonra uzun uğraşlar sonucu o dilenciyi bulmayı başardım.

Ona sarılıp ağladım.

“Kardeşim” dedim. “Paranı fazlasıyla getirdim, al”

“Para istemem” dedi. “Ben ALLAH rızası için bir iyilik yaptım. Dua et, o bana yeter. Dünyadan öte tarafa, yalnız iyilik gider” diyerek akan gözyaşlarını sildi… Kim bilir ne derdi vardı? Ben de dayanamadım, gözyaşlarım sel olmuştu…

Ayrıldığımız anda ardımdan bana şöyle seslendi…

“Dilenciliğimi görmedin ya, bundan dolayı bana mutluluk verdin. Başkaları gibi bana etiket vurmadın, hor görmedin… Sen artık benim kardeşimsin”

Döndüm ona doğru, akan gözyaşlarımı silmeye çalıştım, tek ayak üzerinde doğrulmaya çalışıyordu. Sonra kollarını açtı. “Gel, sana son kez sarılayım kardeşim” dedi. Koşup ona sarıldığımda koltuk değneği düştü. Birlikte ağlamak için bundan daha güzel bir gün olamazdı. Melekler bizi alkışlamak için gökyüzünden iniyorlardı…

[Eleştiri Haber, Haziran 2019]

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.