Cesur Gültekin, Deli Ev Sahibi’ni Yazdı | Hikaye Atlası’ndan…

0
351

DELİ EV SAHİBİ

Cesur Gültekin

Yeni taşındığımız evin üst katından gürültüler geliyordu, bina sahibi karı kocanın tartışma sesleriydi, meğerse kadın yatalak olmuş. Sonradan öğrendim ki, kadın bir bardak su istemişti, kocası da suyu vermiyordu.

Ertesi gece yine tartışma sesleri geldi, dayanamayıp yukarı çıktım, içeri girdiğimde yaşlı kadının yataktan düşmüş vaziyette inleyerek yardım istediğini, kocası olacak vicdansız kişinin ”Seni kaldırırsam belim incinir’ dediğini duydum.

Kadını yerden kucaklayıp kaldırdığımı gören adam:

‘Ne yapıyorsun?! Kaldırma onu! O cezalı!” dedi..

Kadını taşırken, öylece kalakaldım ayakta.

”Neden cezalı?” dedim.

”Dün de düşmüştü, ondan” dedi.

Saçma sapan konuşuyordu, bu, insan olamazdı. Onunla tartışıp zaman kaybedemezdim. ”İyi günde, kötü günde” diye başlayan evlilik yemini böyle bir anda unutulamazdı. Son anlarını yaşamakta olan birine küsmenin hiç bir nesnel karşılığı, açıklaması olamazdı..

Acımasız adam, çapraz duran bir odanın girişinde, sandalyede oturduğu yerden zehirli yılan bakışlarıyla bizi izliyordu.

Kadını yatağına yerleştirdim, nur yüzlü, bebek yüzlüydü. Hani, bazı insanlar yaşlanınca daha da güzelleşirler ya… Evli bir kızı gündüzleri geliyormuş, akşamları mecburen kendi evine gidiyormuş…

”Başka bir ihtiyacın var mı?” diye sordum.

”Işığı kapatıver” dedi.

Zavallı kadın, sonradan hastanede vefat etti.

Alt katta oturuyorduk, ancak giriş çıkış kapısı, karısı ölen timsah ruhlu, acımasız ev sahibiyle aynıydı. Zayıf, orta boylu, elindeki bastonuyla yaşlılık yüzünden çok yavaş yürüyen biriydi… Seksen beş (85) veya doksan(90) yaşlarındaydı…

Bir gün, sinirli bir şekilde önüme çıkıp bana bağırdı, elinde elektrik faturası vardı:

”Üç milyar gelmiiiiş, üç milyaaaaar!” diyerek bağırıp duruyordu.

Faturayı, halayda başı çekenler gibi sallayarak üzerime doğru yürüdü. Faturaya baktım, otuz lira yazıyordu.

”Otuz lira yazıyor” dediğim anda elindeki bastonla bana saldırdı. Anormal, dengesiz biriydi. Yaşına başına saygımdan seslenmiyordum, ancak, zıvanadan çıkmıştı.

Tabii, elektrik faturası ortak geliyor.

”Dur! Sakin ol, hallederiz” dedim, durdu birden. Şaşırmıştı, acaba neden dur demiştim? Merak ediyordu. Kısa bir sessizlik oluştu.

”Gel sokağa çıkalım, ilk sokaktan geçen kişiye gösterelim faturayı, o söylesin miktarını” dedim.

”Tamam” dedi.

Sokağa çıktık, bekle bekle, yarım saat geçti. Sokaktan kimse geçmedi. Birden, kolumdan sımsıkı tuttu, kaçmayayım diye. İçimden ”Behey geri zekâlı adam, kaçsam eşyalarım var evin içinde” dedim.

Çocuklar köydeydi, anneleriyle birlikte.

Aradan yaklaşık bir yirmi dakika daha geçtikten sonra, sonunda bir adam göründü. Elinde tesbih, kara sakallı orta boylu, orta yaşlı bir adamdı, camiden geliyordu anlaşılan, bir dua mı mırıldanıyor, zikir mi çekiyordu, bilmiyorum. Dudakları sürekli kımıldıyordu.

”Şey, affedersin, okumamız yok da, işin içinden çıkamadık, bu faturada para tutarı ne yazıyor? Bize okur musun?” dedim.

Baktı ve ”Otuz lira” dedi.

Yaşlı adam, birden sinirlendi, bastonu ona doğru salladı, ”Sen de yalan söylüyorsun!” diye gürledi adama. ”Aynı şebeke bunlar!” diye bağırıp durmaya başladı..

Buna çok şaşırdım. İnsan, bu kadar mı dengesiz olur?

Camiden gelen adam, uzaklaşıp gitmeden önce, ev sahibimi göstererek, ”Bu bir delidir, ondan kurtulmaya bak” manasına gelen bazı el kol işaretleri yaptı. Sağ elini kulağının üstünde kapak çevirir gibi bir hareket yaptı, sonra kendi elbisesini boyun altından iki üç kez çimdikleyerek bıraktı.

Adam gidince, ev sahibi, yeniden kolumu tuttu. Sert bir şekilde tutmuş, bırakmıyordu. ”Geeeell, sakın kaçmayı aklından geçirme” dedi. İnsanlar, pencerelerden, balkonlardan bize bakıyorlardı, rezil rüsva olduğumuzu düşünüp çok utandım…

Çok yavaş, bir karışlık adımlarla yürümeye başladı, mecburen ben de ona ayak uydurdum. Önce var gücüyle bir karışlık küçük bir adım atıyor, sonra bastonu güçlükle biraz öne atıp sanki uçurumdan karşıya atlayacakmış gibi kara kara düşündükten sonra, son kozunu oynayıp diğer bir karışlık atımı atıyordu. İnsan istese bu süre içinde çarşıya kadar alışverişe gidip gelebilirdi, ya da kırmızı gül desenleri olan açık kahverengi bir kazak örebilirdi. O kadar değilse de ne kadar yavaş yürüdüğünü böylece anlatmış oldum.

Nereye gidiyorduk? Ben de bilmiyordum. Sanki bir suçlu yakalamış gibi, hiç konuşmadan gidiyordu.

Öyle bir sessizlikti ki, bazı kelimeler için bile artık giriş kapalıydı. RABBİMİN ismini, ‘’Böyle bir deli RABBİME bile hakaret bile edebilir’’ diyerek diyalog esnasında hiç ağzıma almadım,

İçimden ”Bu deliden artık her şey beklenir, belki de karakola gidiyoruz.” diye düşündüm.

Yolda düşünmek için bol vaktim vardı, ölen karısına değil de gelen faturaya üzülen bu adam uzaydan mı gelmişti? Onun yerine neden ben üzülüyordum? İçimden vefat eden kadına dualar okuyordum.

Uzun bir yolculuktan sonra, en sonunda bir kahveye girdik.

Kahve kalabalıktı…

Okey oynanan masalardan birine yanaştık. Kırk, elli yaş aralığında olan kilolu diyebileceğim dört adam vardı. Fazla okul okumamış oldukları belliydi.

Faturayı önlerine fırlattı:

”Burda ne yazıyor?! Bana söyleyin” dedi.

Kolumdan çekiştirdiğini gördüler, belki de bu yüzden gırgır geçtiler.

Birisi ”Üçyüz’’ dedi.

Başka birisi ”Otuz lira” dedi.

Bir diğeri ”Üç milyar” deyince:

”Hay babana rahmet!” diye haykırdı.

Sonunda aradığı cevabı bulmuştu.

Kahveden çıktık, çok yorulduğu için artık kaplumbağadan bile daha yavaş gidiyordu, kahveden yolcu durağına vardığımızda, kan dolaşımı durmuş olan kolumu bıraktı.

”Kafam karıştı” dedi.

”Burdan sakın bir yere ayrılma! Burda beni bekle! Yoksa seni eşek sudan gelene kadar DÖVERİM. Çok pis döverim” diye bağırdı.

Gelen bir minibüse bindi, gitti. Nereye gittiğini tahmin etmiştim.

Orda onu beklemek aptallık olurdu.

Saatteki hızı en fazla bir kaç metreydi.

”Bir haftaya anca dönersin” dedim içimden. Ordan ayrılıp eve gittim. Zaten yerim belliydi.

İçimden ”Ne kadar aptalca, evde beni bulabilirsin zaten. Burda neden ağaç olayım ki? Başka birine bunları yapmaya kalksan kabul eder miydi sanıyorsun? Seni ahmak!”

Sonradan duydum ki, memurlar bile onu ikna edememiş, müdür güçlükle inandırabilmiş, otuz liralık fatura olduğuna.

Kışın ev taşımak kolay değildi, kiralık ev bulmak da zordu, mecburen deli ev sahibinin garip hareketlerine belli bir süre daha katlanacaktım.

Bir gün yine geldi, kapıya dayandı:

”Tükenmez kalemini bulamıyorum, siz mi çaldınız yoksa?!” dedi.

Ona bir kaç tane tükenmez kalem verdim.

”Kira parası ayın altısında, saat altıyı altı dakka bile geçmeyecek, aksi halde ertesi gün kendine ev ara” diyordu.

Ayın altısı gelmişti. Beklediğim para gelmedi. İş yaptığım taşeron adam ”Kusura bakma. Para bir kaç gün gecikebilir, ben de bir yerden parayı alamadım” dedi.

Uçurumdan düşmüş gibi sarsıldım. Sanki kuduz bir köpeğin saldırısı başlamış gibi irkildim. Bunun üzerine ona şöyle dedim:

”O zaman, ev sahibine durumu sen anlatacaksın, çok deli bir ev sahibim var. Kesinlikle çıngar çıkartır, ayıp nedir bilmez, sokaklarda avazı çıktığı kadar ”Çıkııın evimdeeeen!” diye bağırıp beni rezil eder. Utanmak, haya nedir bilmez. Haberlere çıkmak üzereyiz zaten, her gün kavga ediyor. Benle gelmek zorundasın, belki sen bir şeyler söylersen, bir ihtimal sana belki inanır” dedim. Çok ısrar ettim, sonunda adam beni kırmadı, biraz da anlattıklarımı abartılı bulup böyle bir insanın var olabileceğine inanamamış, her şeyi gözleriyle görmek istemiş, kafasına takılan soruların cevabını merak etmişti. Zavallıcık, başına geleceklerden habersizdi… İçimden kıs kıs gülüyordum. Gittik… Üst kata çıktık… Kapıya yaklaşmak bile heyecan vericiydi, garip bir ölüm sessizliği vardı, kapıya elimizi yumruk yapıp vurmaya başladık.

Ev sahibi, Kasım emmi ‘’kim o?’’ diye sormadan kapıyı açtı, vitesin boşta olduğundan iyice emin olmaya çalışır gibi tuttuğu bastonu sağa sola hızla sallamaya başladı. Bu, hemen dikkatimi çekti. İçimden ”Bu, hayra alamet değil” diye düşündüm.

Taşeron adam başladı anlatmaya ”Bugün arkadaş kirayı veremeyecek, çünkü ona para veremedim, beklediğimiz para gelmedi. Alacağımız takılmış. İki üç gün müsaade istiyoruz. “Taşeron anlattıkça, ev sahibime garip bir şeyler olmaya başladı. Sanki başka bir yaratığa dönüşüyordu. Renkten renge giriyor, halay çekmek istiyormuş gibi vücudu olduğu yerde mütemadiyen sarsılıyordu. Faltaşı gibi açılmış gözleriyle, taşerona bakarken, daha çok bir hayalet görmüş gibi görünüyordu. ”Sinirden, tuttuğu bastonuyla sanki otobanda gidiyormuş gibi sürekli vites değiştiriyordu… Birinci vitesten bazen yanlışlıkla üçe takıyordu. Bazen, dönel kavşak levhasını görmüş gibi, üçüncü vitesten birden ikiye takıyor, ardından, dinlenme tesisine varmış gibi vitesi yeniden  boşa alıyordu, sonra da her zamanki gibi,  vitesin boşta olduğundan iyice emin olmaya çalışır gibi, bastonu hızla sağa sola sallıyordu.

Aksi gibi, taşeron adam ile ev sahibi arasındaki mesafe bir karışı geçmiyordu.

”El frenini çekmeyi unuttun!” diyecektim nerdeyse, ev sahibi, birden bastonla saldırıya geçti. Bastonu aniden havaya kaldırdı, ”Sen ne diyorsun laaan?! Çabuk çıkar parayı!” diye bağırdı. Taşeron adam, irkildi önce, sonra ani bir refleksle geri çekildi. Baston darbelerinden kurtulmak için merdiven basamaklarından aşağı koşarak kaçıp gitti.

Çok korkmuştu zavallıcık. Ben de ardından kaçtım. İyi ki, ev sahibi, o gün gelip kapıma dayanmadı.

Taşeron adamla da aramızda bu yüzden bir soğukluk oluştu. İşimden de oldum. Kışın ortasında işsiz kalmıştım. Hâlbuki usta olduğum için o sıralar iyi para alıyordum. Kış olunca iş değişikliği yapmak bazı şehirlerde kolay değildir. Aklıma tablacılık yapmak geldi. Mahalle bakkalı önceden tablacılık yaparmış, tablayı bir kenara atmıştı. Onu bana verdi, paranın yarısını verdim, ”Kalan parayı yavaş yavaş ödersin” dedi.

Tablacılık yapmaya başladım…

Sebze satıyordum. Turp, limon, marul, kara lahana, soğan, sarımsak satıyordum. Kıt kanaat bir geçim, kazanç yok denecek kadar azdı, nerdeyse aldığım fiyata satıyordum, çünkü insanların satın alma gücü günden güne gittikçe azalıyordu. Bunun farkındaydım.

Bir gün, tabla üzerinde sebze satarken, yine evden çok uzaklaşmıştım.

Şehitkâmil denilen yerdeydim, birden, kar yağmaya başladı, sonra hızlandı, yokuş yukarı hızla tablayı iterek eve doğru gitmeye çalışırken, kardan adam gibi olmuştum… Bir yandan da içi sebze dolu tablayı mecburen iterken ellerim buz gibi olmuştu… Parmaklarım çok acıyordu soğuktan. Tam eve doğru yaklaşırken, ortalık, kardan bembeyaz olmuştu. Kar, lapa lapa ve çok hızlı yağıyordu…

Ev sahibi, Kasım emmi, sokağa çıkmıştı, beni o vaziyette görünce, alay ederek, avazı çıktığı kadar bağırmaya başladı, kollarını havada sallayarak ”Komşulaaaar! Komşulaaaar! Bu günleri de gördüüük! Gelin bakıııın, kiracım tablacı olmuuuş!” diye haykırıyor, aynı sözleri tekrarlayıp duruyordu, lapa lapa yağan kar taneleri arasında tıpkı bir şeytan gibi görünüyordu. Aramızda tahminen yirmi  adım vardı. O böyle bağırdıkça, komşular sokağa çıkmasın diye dua ediyordum içimden. Yaptığım sanki ayıp bir şeymiş gibi bağırması çok zoruma gitmişti. Zaten onun yüzünden bu hallere düşmüştüm, yaşantımı alt üst etmişti. ”Ahlakın beş kuruş etmez” dedim içimden. Yanından geçerken hiç konuşmadım onunla. Seslendiği komşulara da kalbim çok kırılmıştı. Demek ki, böyle bir ahlaksız davranışı onlardan bekliyordu. Program içinde var olmayan bir seçenekten asla söz edilemez, bu yüzden komşulardan çok soğudum, onlara selam vermeyi bile kestim. Gerçi şehirlerde selam vermeyen kişilerin çokluğundan, küsmüş olduğum hiç dikkati çekmedi. Küstüğümü kimse anlamadı bile…

Eve girdiğimde her tarafım sırılsıklamdı. Elbiselerimi değiştirdim.

Kışı bu şekilde atlatınca, hemen o evden taşındık.

Hep benimle uğraşıyordu ya… Onu göremeyince içimde garip bir boşluk hissettim… Tiryakilik olmuştu sanki. Yeni gittiğim yerde kimse benimle uğraşmıyordu, ben buna alışkın değildim. Hep benimle uğraşan deli ev sahibime alışmıştım, üstelik aklına her geleni söylediği için belki de çoğu kişiden daha dürüst olabilirdi. Rahatlığa alışkın değildim, garip bir şekilde eski ev sahibimi, Kasım emmiyi özlüyordum. Bazen de kar yağdığında ”Komşulaaar! Gelin bakııın! Kiracım tablacı olmuuuuş” diye bağırdığı zamanı anımsayınca  ondan nefret ediyordum. Belki de zavallı bir deliydi, bu şekilde düşündüğüm zamanlar, ona hiç kızamıyordum, ikilemde olan duygularım sürekli gel git içindeydi…

Eşi vefat edince ”Bana çabuk bir avrat buluuuun!” diyerek figan etmişti. ”Evi onun üstüne yapayım, yeter ki bir avrat olsun! İsterse çamurdan olsun!” diye bağırmaya başlamıştı. Tırsmaya başlamıştım, artık kudurmuş gibiydi. En iyisi bu evden kaçmaktı. Çocukları, baktılar ki mirastan mahrum kalacaklar. Herkese ”Babamız delidir. Ne yapsa yeridir.” demeye başladılar. Bu yüzden kimse onunla evlenmek istemedi..

Kiralık bir ev bulup hemen ordan taşınmakla iyi etmiştim.

Bir gün ordan geçerken ev sahibini sordum, araba çarptı öldü dediler…

Ekmek almak için yolun karşısına geçmek istemiş, ancak adım atarken çok gecikmesi kazaya neden olmuştu…

Ölümü beni üzmüştü… Kötü davranışları olan insanları bile, affedilmeyecek hataları yoksa ALLAH için sevebilirim…

Ancak, yatalak eşine karşı işlediği zulüm, affedilecek bir davranış gibi görünmüyordu.

Karanlık tünellerde gizlenmiş olan kalleş bir çakal, aydınlıktan nefret ederken, ona gündüz güneşinden bahsetmek boşunadır. Vicdan azabı, toprağı gören çiçeğin yeşermesi gibi kendiliğinden ortaya çıkmıyorsa hikaye anlatmak bile hiç bir işe yaramaz…

[Eleştiri Haber, Haziran 2019]

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.