Cansaran Kızıltaş ile “Uzağın Sesine Ses Olmak” üzerine konuştuk

0
512
Cansaran Kızıltaş

“Uzağın Sesi” adlı kitabın yazarı Cansaran Kızıltaş ile “Uzağın Sesine Ses Olmak” üzerine söyleşi…

                                                                               Fatma Türkdoğan

Eğitimci / yazar / şair / resimle uğraşan bir sanatçı olan Cansaran Kızıltaş kimdir? Bize minimal öykü tadında kendinizi nasıl anlatırsınız?

Cansaran Kızıltaş

İstanbul doğumluyum.  İstanbul’un henüz tüketilmemiş halini, orasından burasından yakalayan şanslı bir insan olarak kabul ediyorum kendimi. Bütün tahsil hayatım İstanbul’da geçti. Ellili, altmışlı yıllarda kıyısı Karadeniz’e ilintili orta Anadolu’dan İstanbul’a gelip yerleşmiş,  iki çocuklu bir ailenin ilk çocuğuyum.  Yıllarca Tarih Öğretmeni olarak çeşitli okullarda çalıştım.  Yüksekokulu gece okuduğum için gündüzleri de büyük bir kaç firmada çalıştım. İng. Amerikan firmasında, halkla ilişkiler bölümünde reklam tanıtım ve anket yaptım. Bu günün parasıyla hiç de azımsanmayacak  -üç kişinin ortalama maaşına denk-  bir maaşla çalıştım. Bunu şunun için söylüyorum;  çok idealist bir şekilde öğretmen olmaya karar verdiğim için, ilk maşımı aldığımda cüziyeti karşısında şaşkınlıktan ağzım açık kalmıştı. Hemen kendimi toparlamış kendime: “Bunu sen istedin, hiç sesini çıkarma! Aza talip olan sensin! Haydi, yolun açık olsun!” dedim…

Çok çeşitli yerlerde çalıştım. İstanbul Radyosu’nda, Osmanlı Bankası’nda…  Yirmili yaşlarımda, ünlülerin modacısının yanında hem dikiş öğrendim hem de model çıkartmayı. Tabii bu durumun hikâyesi şöyle gelişmişti. Bir gün bindiğim otobüs Mecidiyeköy’de trafikte beklerken, ana caddedeki tabela ilişti gözüme.  “Paris’ten diplomalı modacı…” Aniden karar verdim, hemen indim otobüsten, hızlı adımlarla adrese ulaştım. Sonrası malum. Hocanın en çok değer verdiği öğrencisi oldum. Bu durumu diğer öğrencilerden ayrıcalıklı bir durum olarak göstermiş, bütün utanıp sıkılmalarıma rağmen ailemi bir iftar akşamı yemeğe davet etmişti. Çok sert bir hocaydı, disiplinliydi. Yemekte aileme söylediği ilk söz:  “Çok terbiyeli, saygılı bir evlat yetiştirmişsiniz sizi tebrik ederim ama bu çocuk çok uykusuz. Bunu uyutun, yazık!”  demişti… Hoca; her yere yetişme ve çalışma azmimden dolayı uykusuz kaldığım için iş hayatımda bana takılan ismin “yorgun savaşçı” olduğunu biliyormuşçasına bu düşüncesinde ısrar ediyordu.

Daha sonra Alarko Holding’de,  Üzeyir Garih’in yanında çalıştım. Çok idealist bir insan olmam nedeniyle ki o yıllar öyleydi;  çocukken ki hayalim doktor olmaktı, şayet hayalimdeki mesleği yapmış olsaydım, memleketimin her köşesinde fedakârane bir şekilde insanlara hizmet ederdim…  Parayı düşünmedim hiç bir zaman, eğer öyle olsaydı bana ciddi bir şekilde geniş imkânlar sunan işlerden birini tercih edebilirdim Ama ben Tanrı’ya ve kendime söz vermiştim insanlığa hizmet edecektim. Çünkü yaratılış gayemi insanlığa fayda, bilgi ve verme üzerine kurmuştum. Gerçekte de böyle olması gerektiğini düşünüyordum, o yüzden öğretmenlikte karar kıldım. Hep farklı olmaya çalıştım,  doğrularımla dimdik durmaya çalıştım. Öğrenmenin, sevginin ve merhametin olduğu bir eğitim sistemini uyguladım. Öğrencilerime sık sık sadece öğrenme konusunda hırslı olmalarını bunun dışında insan olmanın erdemini söyledim.  Hiç bir öğrencimi kazanç zihniyeti üzerine etkilemedim. Not her zaman benim için ikinci planda oldu. Öğrencilerimin not kaygısını ortadan kaldırdım. O yüzden vicdanım rahat…

İki yetişkin erkek çocuk annesiyim. Biri yüksek inşaat mühendisi, araştırma görevlisi. Diğeri ise hukuk mezunu,  uluslararası insan hakları üzerine mastır yapıyor. Şiire, müziğe, yazmaya meraklı.

Yayımlanmış eserlerinizden bahseder misiniz?

Cansaran Kızıltaş

Yayınlanmış eserlerim üç kitapta toplanır. Biri “Uzağın Sesi” adlı, sizin de incelediğiniz öykü kitabımdır. Diğeri denemelerden oluşan felsefi, tasavvufi öğelere tarihe ve mimariye, iç dünyaya dair içten dışa, bazen dıştan içe uzanan yazılardan ibarettir.  “Aslında Hüzün ve Hep İstanbul”  Üçüncüsü ise; yeni çıkan İstanbul ve şiirlerimden oluşan, kapak tasarım ve renkleri bana ait olan “Dallar Kuşlara Tutunmayı Unutmadı” adlı şiir kitabımdır. Aslında öykü kitabımın da kapak renkleri ve tasarımı bana ait bir öneridir. Şiirlerimde de çokça tarih, iç duygular, bazen hüzün, bazen huzur ve bazen de küçük mutluluklar vardır.

Gustave Flavbert: “İnsan her şeyden önce kendisi için yazmalıdır. İyi yazmanın biricik yolu budur.” der. Bu veciz söze katılır mısınız? Sizi yazmaya iten dürtü neydi?

Gustav Flaubert’in bu sözüne katılıyorum. Tabii bu söz benim ilerlemiş hayatımda önem kazanmıştı,  yazmaya başlayamamıştım henüz.  Hayat beni eteklerimden tutmaya devam ediyordu. Nihayet emekli olmaya karar verdiğimde nasıl yazacağım diye düşünürken, bir gün dedim ki kendi kendime: “Boş ver başka şeylerin önemi yok, sen kendin için yazmalısın!” İlk defa kendim için bir şey yapmaya karar verdiğim bir durumdu bu “yazma” işiBeni yazmaya iten dürtü,  ilk okumayı söktüğümde anlamlandıramadığım bir büyüydü. İki mısra düştü yüreğimden, akşamın alaca renklerinden gözlerime. Bir resim oldu; bir akşam kızılı sonra gümüş bir ay. Belki de çocukluğumun, artık gidemediğim özlediğim dağlarıydı… Altı yaşlarındaydım o zamanlar, gitme duygusunun sabırsızlığıyla annemi beklerken kapaklı bir ayakkabı sandığının üzerinde oturmuştum.  Sabrımın sınandığı duyguydu asla unutmam. Belki bir çocuğun annesiyle olan bağının, onu her gün okuldan alması için beklediği yerde ki duyguydu bu “şiir” Belki ayrılık, belki hüzün belki de umuttu ve sabırdı… O büyü hayatım boyunca hiç peşimi bırakmadı. Hep dedim ki kendime; “yarın,  yarın olsun”, sonra bu yarınlar hiç gelmek bilmedi. İşte o zaman karar verdim. “Kendim için yazmalıyım!”

 “Yazma sanatı hayatı incelemekle kazanılır.” tespitinde bulunur Amıe Sovcıte. “Uzağın Sesi” adlı hikâye kitabınızdaki hikâyelerinizin istisnasız hepsi yaşanmış gibi duruyor. Realist bir tavırla kaleme alınmış, hemen yanı başımızda olmuşçasına… İncelediğiniz hayatlardan esinlenerek mi yazdınız? Sizin yaşadıklarınız mı ya da kurmaca metinler mi?

Evet bakın! Yazma olayı gerçekten hayatı incelemekle başlar, okumakla devam eder ve beslenerek hep akar, durur.  Uzağın Sesi’nde yer alan hikâyelerimin kahramanları çoğunlukla hayatın içindeki kişilerdir. Bir gün tanınmış bir yazara şöyle sorarlar: “Siz romanlarınızda yazdıklarınızı yaşadınız mı gerçekten?” Verdiği cevap ilginçtir: “Yaşamasaydım yazabilir miydim?” Elbette yaşanmamış şeyler gönülden çıkmaz, çıksa bile samimi olmaz.  Kuru bir dal gibidir anlatılanlar, hâlbuki yaşanmışlıklar her daim yeşeren, hep bir şeyler veren meyveli bir ağaç gibidir. Bazılarını yaşarsınız,  bazılarını da kurguyla zenginleştirirsiniz. Yani bu yemek pişirmeye benzer,  her yazarın yaptığı yemeğin üslubu ve lezzeti damaklarda farklı bir iz bırakır.

Yaşanmış bir olayı hikâye ettiğiniz var mı, “Uzağın Sesi” adlı hikâye kitabınızda?

Elbette yaşanmış olaylar daha çok mesela,  “Bir Kar Yağar Melekçe’den” adlı hikâye, benim çok etkilendiğim, bizzat yaşadığım bir olaydan hikâyeye dönüştü. “Boz Renkli Evdeki Bir Avuç Cennet” adlı hikâyemde,  kahramanım olan dedecikle yaşadıklarımı anlatıyorum.  Dediğim gibi yaşadıklarınızı kaleme alınca yazılar samimileşir.   Her bir satırda atan yüreği hissedersiniz.

Sanat ve toplum birbirinden ayrılmayan iki ayrı mevhumdur. Birbirinden hem etkilenir hem de beslenirler. Sanat ürünü kentin fiziksel dokusunun estetik taşıyıcısı olduğuna göre, sanatçı duruşu nasıl olmalıdır? Toplum ve yazar arasındaki bağ ne derece önemlidir?

Cansaran Kızıltaş

Klasik ama sıkça sorulan, sorulması gereken bir soru. Elbette sanat ve toplum hiç bir zaman ayrılmazlar birbirinden. Tarihe bakınız birçok sosyal olay kendi başına oluşmaz hiç bir zaman. Olayın ana fikri insandır. Toplum insanlardan oluştuğuna göre, sanat nereden oluşacak?  Toplumun içindeki insanların yaşadıklarından, duygu ve düşüncelerinden oluşacak. Bu yüzden toplum ve sanat birbirinden ayrı düşünülemez. Sanatçı yaşadığı toplumun bir parçası olarak; eser verecek, verilen eserlerden etkilenecek, yurtdışındaki sanatçıların eserlerini –diğer kültürlerin sanat anlayışını-  inceleyecek. Sanatla ilgili her şeyden haberdar olacak.  Sonra onları damıtacak, ruh dünyasından geçirip yüreğiyle ortaya eser koyacak, ait olduğu toplumun bir parçası olarak…

Yaşamın anlamını; “Yazmak için yaşamalı, yaşamak için yazmamalı.” diye özetleyen Jules Renard, yazmayı yaşamının merkezine konuşlandırmış, sizin için yazmak bu kadar hayati öneme haiz mi?

Jules Renard’ın dediği gibi eğer bir yolculuk yapıyorsak bunu yaşamak için değil, gerçekten “yazmak için” şekline dönüştürmeliyiz. Aksi olduğunda ortaya edebi kalıcı bir eser çıkmaz.

Yazma işi, çok okumakla ilintilidir kuşkusuz. “Bir tek kitap yazmak için yarım kitaplık okuyunuz.” diyen Samuel Johnson gibi sizin de kitaplarla aranız nasıl?  Okumaya vakit ayırabiliyor musunuz?

Cansaran Kızıltaş

Bu sorunun cevabı bazı yazılarımın satır aralarında geçer… “Aslında Hüzün ve Hep İstanbul” da, Bir Vakitler Aşiyan Yolları”nda; “Okumaya yazmaya, güzelliklere âşık hayatı anlamlandırmaya çalıştığım on yedili yaşlarımdı.” diye. Bu cümleler zaten okumanın, düşünmenin hayatı sorgulayıp anlamlandırmaya çalıştığım yıllarımı ve bunların bendeki önemini çok iyi ifade eder. Bir hatıramı anlatayım. Üniversitede okuduğum yıllardı. Hz. Mevlana’nın mesnevisini almak istiyordum. Liseli yıllarımdan beri gittiğim sahaflara gittim, zaten her hafta sonu giderdim, hiç bıkmadan. Bir kitabevi vardı sürekli oradan alırdım. Oranın yetkilisi bir hanımdı. Türk Dili ve Edebiyatı mezunuydu.  Sevdiğim, hayatımda izi olan, nurani yüzlü, derin farklı bir yapısı olduğunu hissettiren duruşu vardı. Onun yüzünden,  ruhuna giden balmumu ışıltılı yolculuklarda huzur bulurdum. Bazen hiç konuşmazdık ama böyle zamanlarda, “ne çok konuşurduk”  aslında.  Mesneviye param yetmemiş, alamamıştım. O arada çalışmıyordum,  çalışırken zor zamanlar için biriktirip koluma taktığım bir bileziğim vardı. Hemen koştum, bozdurup geldim ve mesneviyi aldım. İşte ben böyle kitap hastasıydım… Kendim çalışarak her şeyi çözdüğüm için hayatta kimseden bir şey istememeyi de küçük yaşta öğrenmiştim. Evlenirken malum çeyiz taşınır,  akşama kadar yorulan akrabalar kitapları bırakacaklarını söylediler, itiraz edince de ne yaparsan yap dediler. Zaten benim aklım kitaplarda kaldı, aman ne olur sakın ellemeyin ben kendim taşırım dedim.  O hengâmede kitaplarıma bir şey olacak diye hep korkuyordum. Kitap ve okumayla aram hep iyi olmuştur. Okumayı çözdüğüm altı yaşımdan itibaren okuma serüvenim düzenli ve hızlı bir şekilde başlayıp benimle devam etmiş bir olgudur.  Zaman içinde okuyamadığım, bitiremediğim kitaplarda var elbet ama, uygun bir zamanda geriye dönüp okurum. Okuyamadığım süreçler zihnim yorgundur, dünyaya dair telaşlarım vardır.  O zamanlarda okuması kolay, anlatım dili akıcı olanları tercih ederim.  Yoğunluğu olan kitapları daha dingin bir zamana bırakırım.

Tarzını, kalemini sevdiğiniz, dimağınızı zenginleştiren hangi yazarları okumayı tercih edersiniz?

Cansaran Kızıltaş

Eskiden olsa ayırırdım tarzları. Liseli yıllarımda dünya klasiklerini bitirmiştim. Sonrasında tasavvuf okumaları, tarih kitapları ve felsefe yer almıştı hayatımda. Şimdiyse o kadar çok çeşit var ki, birde her çıkan kitabı alıyorsunuz. Tabii okurken zihniniz ve ruhunuz ayrım yapıyor. Son okuduklarım: Gabriel Garcia Maruez, “Yüz Yıllık Yalnızlık”,  Şule Gürbüz, “Zamanın Farkında”, İhsan Oktay Anar, “Yedinci Gün”,  Emile Ajar,  “Onca Yoksulluk Varken”, Borges “Şifre”, Jenny Erpenbeck, “Gölün Sırrı” En son elimde olan, seyahate götürüp getirdiğim Pascal Mercier’in, “ Lizbon’a Gece Treni”ni bitirmeye çalışıyorum. Onat Kutlar’ın  “Bahar İsyancıdır” adlı kitabındaki denemelerini beğeniyorum. Çok derin, hüzünlü, hayatın içinden sade betimlemeleri derin ama insanı bıkmadan götüren bir tarz. Şule Gürbüz ve Sadık YalsızUçanlar’ın eserlerini beğeniyle okuyorum. Ayşe Kulin’in eserleri, akıcı, dinlendirerek okunan bir tarz. Nazan Bekiroğlu’nun  “Mimoza Sürgünü”  en son deneme kitabını okumuştum sanırım bir yıldan fazla oldu.  Orhan Pamuk en son kitabını okumaya çalışıyorum.

Ben çok fazla imgelerden yana değilim. Kelimeleri alıp yan yana, üst üste koyarak karmaşa yaratırsınız sadece. Oysa her bir yapı taşını kendi içinde uyumla yerleştirirseniz orada ahenk oluşur. Derinlikleri seviyorum ama derinlikler illa da karmaşayla olmamalı,  insanı yormamalı yani karmaşaya boğmamalı.  İnsana farklı bir şeyler sunmanın yolu karmakarışık desenlerden geçmemeli. Bir resmi boyayıp karıştırararak, bu sizin ne yaparsanız yapın demeye benzer. Oysa biraz daha uyumlu desenlerle bir tablo ortaya konabilmeli, yumuşak geçişleri olmalı, ruha huzur vermeli. Çünkü günümüz yeterince karmaşa zaten.

Hepimizin hafızasında çocukluğumuzun o gamsız günlerinden kalma nice unutamadığı anıları, kokuların rayihaları, şımartan lezzetleri mevcuttur. “İğde Kokusu” adlı hikâyenizdeki iğde ağacı, sokağı “Yoğurtçuu! Yoğurt!” diyerek yaygaraya boğan satıcı, “Bir Çift Kırmızı Ayakkabı” adlı hikâyedeki kırmızı papuçlar,  sizin geçmişinize ait izlerden bazıları mı?

Cansaran Kızıltaş

Hayatımın yorgunlukları arasında koşuştururken, her gün soluklanıp durduğum sokağın başındaki    -onca karmaşanın içinde bu da burada nasıl duruyor diye düşündüğüm, bana nefes aldıran- iğde yani “hayat ağacı”ydı.  Bir bakıma ona bakıp insanın başını döndüren kokusunda hep “yarın” saklardım. Yani benim için “umuttu…” Yoğurtçu ise; çocukluğumun merdivenli, dik yokuşlu sokaklarında, ardından üzülerek baktığım, omuzlarına yüklediği tepsileri zorlukla taşıyan yoğurtçunun, “Yoğurtçuuu!” sesine karışan yüklendiği hayattı benim için. Kim bilir belki de bunun için sevdim hep yokuş başlarını. “İnsanı, insan olmaya omuzlandırdığı için”, kim bilir?

Bir çift kırmızı ayakkabı; hepimiz biliriz çocukluğumuzun ayakkabılarının rengi siyah ve beyazdı. Kırmızı çok nadir bulunurdu. Çünkü amaç ihtiyaca yönelikti. Böyle olunca da kırmızı renk her haliyle dikkat çeken bir renkti. Çocukluk dönemlerimizde aldığımız terbiye dikkat çekmeyi engellerdi. Kırmızı bu yönüyle de özgür hayaller demekti bir bakıma. Sonraları kırmızı ayakkabılarım oldu elbette. Neden olmasın dedim kendi kendime. Demek ki yaşım bir hayli ilerlemiş, bense hayallerim için geç kalmadığımı kendime fısıldamak için, “Bir Çift Kırmızı Ayakkabı” ismini seçtim.

Hayatın her alanına,  insanın her hâline dokunuyor hikâyeleriniz.  Çocukluğu, yalnızlığı, fedakârlığı, anneliği, ayrılığı, gurbeti, hasreti, hüznü, ölümü, gençliği, komşuluğu, Anadolu kadınını, Marmara’nın kâh dingin, kâh coşkulu sularını… Hikâyelerinizin hepsinin mekânı İstanbul ama konular hiçbirimize yabancı değil. Yaşanmışlık kokusu sinmiş üzerlerine yanılıyor muyum?

Evet, yanılmıyorsunuz. Hayat yaşadığımız anların ve hallerimizin toplamıdır zaten… Öyle olmasaydı, derinlik olmazdı.

Tarih Öğretmeni olmanız nedeniyle tarihe telmih var çoğu hikâyenizde. Tarihi mekânları, uhrevi dünyamızın mümtaz şahsiyetlerinin edebi istirahathânelerini ziyaret ettiriyorsunuz hikâye karakterlerinizi. Manevi iklimin sonsuzluğunda kanmış, gönül ehli yürekten kopup gelen bir duruş sergiliyorsunuz kaleme aldığınız hikâyelerinizde. Bu tespitim hakkındaki düşünceleriniz nelerdir?

Onlar benim tasavvufla hemhâl olduğum gençlik yıllarımın; hayata yürüdüğüm, yalnızca içsellik biriktirdiğim, derinlik oluşturduğum zamanlarımdır. Bana verilen rüyalardır çözülmesi istenen, gece ve gündüzün birbirine karıştığı vakitlerin anahtarlarıdır. İç yolculuklarımdır ve bana aittir. Okuyucu buradan kendine uygun hangi yolu seçerse ona göre yol alacaktır.

Şiir, hikâye ve resim… Birbirinden farklı gibi gözükse de yeteneğe eşlik eden; estetik kaygısı, duygu ve düşünceleri ustaca dışavurum, bu sanat dallarına vurgunluk ve azimle çalışmayı gerektiren sanatın üç dalı… Hangisi daha ağır basıyor diye sorsam yanıtınız ne olurdu?

Cansaran Kızıltaş

Önce şiir, şiir hayatın ta kendisidir,  yani yürektir. Hep şöyle derim “Biz şiirimizi kaybettik, şiir yaşamaktı oysa.” Şiir sestir, yazmaya başlayan kalem ses ile ahenkle, yani şiirle başlar. Çünkü ahengin içinde sesi yürek olur. Sonra mısraya dönüşür. Bir inceleme yazımda bahsetmiştim bu konudan. Dediğim gibi altı yaşlarımdayken, iki mısranın gönlüme verilmesiyle şiir yazmaya başladım. Lisedeyken aruz vezni ile şiir denemelerim oldu. Fuzuli benim için önemliydi. Yunus ise sessizliğin çölünde sarı bir çiçek… Yahya Kemal, Ahmet Hamdi Tanpınar,  Cahit Sıtkı Tarancı, Orhan Veli, Cenap Şahabettin,  daha niceleri benim ruhumu besledi. Çünkü her gün aynanın karşısında şiir okurdum. Aynada ruhumun uzaklarına giderdim… Bunları paylaşabildiğim bir kız arkadaşım vardı. O da ayni yaşlardaydı ve hep ayni şeyleri seviyorduk. Bolca felsefe hakkında konuşur, okurduk. Bu çok önemliydi bizim için. Kişiliğinizi geliştiren unsurlardır. Ses deyince sözden ve şiirden sonra müzik gelir akla, benim çocukluğumun önemli bir parçası da piyanodur. Yine dokuz yaşlarında ilk defa görüp izin alarak başına oturmuştum.  Ürkek parmaklarımla sağ ve sol olarak seslerin ince ve kalın sesler diye ikiye bölündüğünü kendi kendime keşfettim ve çekinerek küçük bir melodi çıkartmıştım… Sonrası pahalı bir enstrüman olması nedeniyle asla alamayacağımın hüznünü yıllarca içimde biriktirdim… Yetişkin bir insan olduğumda, orkestra şefi olan hocamın beni desteklemesiyle piyanoda bir hayli zor olan parçaları öğrenmiştim. Hocam ilk derse başladığımızda: “Siz ne kadar çok dolmuşsunuz! Keşke daha önce başlasaymışsınız!” sözleri bana umut vermişti. Zira su gibi akıp gidiyordu parçalar. Yine hocam; “Siz yazmalısınız!” diyordu. Sohbetlerimizdeki doluluk ona bunu söylettirmişti. Beni yazmaya teşvik eden onun bu sözleri olmuştur,  çünkü içimdeki saklı derin yaraya dokunmuştu… Hayatımda müzik, renk, yazı ve tasarım hep oldu. Ama yazı kök salmış bir çınar ağacı gibiydi. Onu ortaya çıkarmam gerekiyordu. Fakat piyanoyu ve moda tasarımını da bırakmak istemiyorum, aslında hepsi beni tamamlayan parçalar. Çünkü ben onlardan besleniyorum.

Sanata gönül vermiş, dillerine dolanan kelamı kalemle buluşturma yolunda emekleyen gençlere deneyimli biri olarak neler önerirsiniz?

Sabırlı olmalarını, çok okumalarını, hayatı iyi gözlemlemelerini öneririm. Yazdıkları ile yaşadıklarının bir olmasını. Her şeyden öte bir yüreğe sahip olmalarını, bol bol yazmalarını. Mücadeleden asla vazgeçmemelerini salık veririm. Bu saydıklarıma ben yıllar sonra, bıkmadan her şeye rağmen çok mücadeleler vererek ulaştım. Zamanla, hayatla, işle, çalışmakla, sağlıkla, kimi zaman hep hesap yaparak, yaşamdan kırpıntılar yaparak ulaştım. Hayat önce sabır ve mücadeledir, hep çalışıp üretmektir. Kalıcı olmak istiyorsak böyle yapmak zorundayız. Çok eser üretmek önemli değil, biz üretim yapmıyoruz sanat yapıyoruz. Tıpkı bir kuyumcu gibi işleyerek,  kelimelerle içimize yolculuk yapıyoruz, en zoru da budur. Her bir kelime bize bahşedilmiş bir mücevherdir, onu yerinde iyi kullanarak yazmalıyız. Yani her bir kelimenin yere, göğe, suya düştüğü izi bilerek yazmalıyız. Çünkü her bir kelimenin hesabını vereceğimizi unutmamalıyız.

Vereceğim on kelimenin, sizde çağrıştıklarını istesem? Yalnızlık, annelik, hüzün, fedakârlık, ölüm, tarih, umut, merhamet, yaşanmışlık, anı…

Bütün bunların hepsi bir insan demektir.  İnsanın toplamıdır, kendisidir, yaşam serüvenidir.  İnsandan insana değişir. Herkesin vergisi farklıdır, her insan yaptığı yaşadığı kadarıyla vergilendirilir. Hayat bir ödeme şeklidir. Annelik ise, kadına yani bereket payesiyle verilmiş bir bağıştır. Onu nasıl kullanacağımız ise bizim anladığımız kadardır.  Bir yazar olarak: annelik, yaşadığım haliyle kendiniz olmadan onlarla yaşamak demektir. Kimi zaman dağılmak demektir, yazmak için zaman bulamamak demektir.  Ölüm bir bitişin eşiğinde yeni bir başlangıçtır. Yalnızlık, çok derin ne zaman geleceği belli olmayan hüzün artığı, iç köşe minderine zaman zaman çekilme duygusu. İnsanların kalabalıklar içinde özellikle bu günkü özne gibi duran, hep reklamlarla verilmek şımartılmak istenen duygunun, ruh öznesi olamayan tüketilen çok insanın yaşadığı içinden çıkamadığı, günümüz insanının hiçlik duygusu “yalnızlık” parçalanmışlık duygusu. Fedakârlık almadan vermektir. Tabii almadan vermek sadece Allah’ a mahsustur. Ama işte böyle bazılarımız adanmış bir hayata kendimizi adar zora talip oluruz. Tarih, zamanın içinden geçen bir atlıdır, onu doğru yakalayan kazanır. Bu sözüm şiir kitabımda da yer alıyor…  Merhamet, şimdilerde unuttuğumuz kendini başkasının yerine koyma empati duygusunun karşılığı. Çünkü o zaman sana yapılmasını istemediğini sen de başkasına yapmazsın. Anı,  yaşadıklarımız, biraz da bizi biz yapan yoğuran hamurun bir parçası. Kitabımın adı “Aslında Hüzün ve Hep İstanbul” Nasıl diyelim şimdi, “aslında hüzün hep vardı.” Çünkü hüzün hayatın kendisiydi. Mutluluk neydi?  Mutluluk anlardan oluşurdu. Oysa hüzün, aslından ayrılıktı. Bizim vatanımızdı ve hep vardı, tıpkı kamışın bağlı olduğu topraktan ayrılıp ney haline geldikten sonraki ayrılık acısıyla inleyen haliydi.  Hüzün gerekliydi, insanın olmazsa olmazıydı. İnsana en çok da “hüzün” yakışırdı…

Adıma imzalanmış; İstanbul, tarih, manevi iklim ve yaşanmışlık dolu “Uzağın Sesi” kitabının yazarı değerli Cansaran Kızıltaş Hocam, Eleştiri Haber takipçileri için sorduğum sorulara verdiğiniz samimi cevaplar için çok teşekkür ederim. Ayrıca değerli yazar Recep Aslan tarafından yayımlanan, yüz seksen dört sayfalık,  “Süleyman Çelebi’den günümüze kırk yazar” adlı kitapta –edebiyatçı, yazar, müellif, şair, mütefekkir-  tek bayan olarak sizin isminizi görmekten hemcinslerim adına mutluluk duyduğumu belirtmek isterim. Lütfen tebriklerimi kabul ediniz.  “Uzağın Sesi”’nin yolu açık, ilhamınız ve kaleminiz kavi olsun… Sevgiyle kalın.

Ben teşekkür ederim sizin de yolunuz açık olsun bereketle.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here