Burçin Aşureciler’den Sineklerin Tanrısı Kitabına Çocuk Gelişimi Merkezli Bir Yaklaşım

0
281

BURÇİN AŞURECİLER

WİLLİAM GOLDİNG’İN SİNEKLERİN TANRISI ADLI ESERİNDE ÇOCUK GELİŞİMİNİ ETKİLEYEN ETMENLERİN İNCELENMESİ

ÖZET

Bu çalışmada Golding’in Sineklerin Tanrısı adlı eserinde çocukların gelişimini etkileyen etmenler incelenecektir. Eleştiri yöntemi olarak birleşik yöntem kullanılacaktır. Freud’un psikanaliz yöntemi, sosyoloji ve psikolojiden yardım alınacaktır. Çalışmanın temel amacı; “Çocuklar doğuştan kötü olabilirler mi?”, “Çocukları şiddete iten durumlar nelerdir ve neler yapılabilir?” gibi soruların cevaplarını aramaktır. Eserde geleceğe dair en büyük umudumuz olan çocukların doğru ve yeterli eğitim almadıkları zaman ne denli bir değişime uğradıklarını ve cennet olarak adlandırdıkları adayı yerle bir edişlerine şahit oluyoruz. Bu çalışmada çocukları bu duruma getiren etmenler nedenleri, sonuçları ve çözümleri ile birlikte gözler önüne serilecektir.

Anahtar Kelimeler: Ada, Çocuklar, Freud, Korku, Güç

GİRİŞ

İncelemeye kaynaklık eden kitap William Golding’in 1954 yılında yayınladığı Sineklerin Tanrısı’dır. Mina Urgan’ın Sonsöz bölümünde belirttiğine göre başlarda yirmiye yakın yayınevi kitabı basmayı reddetmiştir. Ne var ki eser 1963 yılında Peter Brook tarafından filme alındı, 1983 yılında da Nobel Edebiyat Ödülü’ne layık görüldü. Bu eserin seçilme sebebi ise kahramanları çocuk olan diğer eserler gibi bir ütopyayı anlatmamasıdır. Diğer bir deyişle adaya düşen çocukların hayatta kalma mücadelesi dışarıdan bir ütopya gibi gözükse de Golding’in anlatmaya çalıştığı şey çok başkadır. Onun amacı günahlardan ve iktidar mücadelelerinden uzak görünen çocuklarımızın kendi başlarına bırakıldığı zaman nasıl canavarlara dönüşebileceğini göstermektir. İşte bu sebeple konuya kaynaklık edebilecek en uygun eser olarak bu seçilmiştir. Eser Freudcu bakış açısı ile incelenecektir. Bu bakış açısının seçilme sebebi Freud’un psikolojideki başarısının yanı sıra ilk defa çocuk psikolojisi Freud’un ortaya attığı kuramlar sonucunda bir önem sahibi olmuştur. İnsanlar ilk kez çocuğu ve psikolojisinin önemini ciddiye almaya başladılar. Yöntem olarak birleşik eleştiri yönteminden yardım alınacaktır. Birleşik yöntem seçmeci ve birleştirici bir yöntemdir. Çalışmada da sosyoloji psikoloji ve psikanaliz birleştirilerek çok daha doğru kanılara varabilmek amaçlanmıştır. Çalışma giriş, gelişme, sonuç olarak 3 başlık, 9 alt başlık, sonuç ve kaynakça bölümlerinden oluşacaktır. Çalışmanın sonucunda ise varılması hedeflenen sonuç, çocukların gelişimini etkileyen, onları şiddete, içe kapanmaya ya da yanlış davranışlara iten etmenlerin neler olduğunu bulup, bu etmenlerin çözümlerine ulaşmaktır.

TEORİ

Çalışmada çocuk gelişimi incelenirken en çok faydalanılacak olan bilim dalı psikolojidir. Çünkü çocuk gelişimini incelerken psikolojik olaylar üzerinden gidilecektir. Bu sebeple sırası ile Freud’un yapısal kuramından, ruh sağlığı ve çocuk ruh sağlığından, aile, erken çocukluk dönemi, suça dönüklük ve Oidipus Kompleksinden etraflıca bahsedilecektir.

Ruh Sağlığının Tanımı ve Üst-Ben

19. yüzyılın sonlarına kadar bilim adamları daha çok bedensel hastalıkların tedavisi ile ilgilenmişlerdir. İlk kez Sigmund Freud ruh hastalıklarının tedavisine yeni bir bakış açısı getirmiştir. Sonrasında ruh hastalıklarına neden olan eğitim sistemleri, kültürel faktörler ve çevre incelemeye başlanmıştır.

Ruh hastalıklarına tam bir açıklama ve tanım getirilememiştir. Bunun sebebi ise ruhsal bozuklukların, bedensel hastalıklar gibi belirli başlıklar altında toplanamamasıdır. 1947 yılında Dünya Sağlık Teşkilatı ruhsal sağlığı ‘’tam bir fizik, zekâ ve sosyal iyilik’’ olarak tanımlamıştır. Bedensel sağlığı tanımlamak için 3 koşula ihtiyaç duyulur. Bunlar; gözlenen belirtilerde benzerlik, bu belirtilerin altında yatan bozuklukların aynı oluşu, belirtileri meydana getiren sebebin tek oluşudur. Ancak ruh hastalıklarında bu koşullara pek seyrek rastlanmaktadır. Çünkü ruh hastalıkları biyolojik, psikolojik ve sosyokültürel birçok nedenle ortaya çıkabilir. Bu nedenle evrensel olarak kabul edilmiş kesin bir sınıflandırması yoktur. Ruh hekimleri eski zamanlarda sadece ileri derece ruh bilimi olan psikoz ile ilgilenmekteydi. Ve bu sebeple ruhsal bozukların içine nevrozlar, psikomatik hastalıklar ve davranış bozuklukları karışınca çok geniş bir alan yaratılmıştır. Normal ve anormalin sınırları belirlenememiştir. Normal olma kavramına bir fikir beyan edilmeyince anormal hakkında kesin bir yanıt verilememektedir.

Freud’un yapısal kuramından bahsetmek gerekirse, insan ruhunu üç parçaya böldüğü söylenebilir. Bunlar Altben, Benlik ve Üstbenlik’dir. (Bu çalışmada daha çok Üstbenlik’ten bahsedilecektir.) İçgüdüsel ihtiyaçlardan ve dürtülerden türetilen psikolojik enerjinin kaynağı olan İd yani Altbenlik’tir. İçe özgü kişi ile dış gerçek arasındaki örgütlü bilinçli arabulucu olan Ego yani Benlik’tir. Kurallar, çatışma, ahlak, suçluluk gibi şeyler tarafından hafifletilmiş bilinçli zihnin içselleşmesi olan Süper Ego yani Üstbenlik’tir. Bir alıntı ile desteklemek gerekirse;

“Daha önceleri Freud ve arkadaşları çoğunlukla bilinçdışı yaşamın incelenmesine ve yorumlanmasına ağırlık vermişlerdi. Fakat bilinç ve bilinçdışı kavramları artık yeterli değildi ve kuramın tümleşebilmesi için yeni kavramlar gerekiyordu. Böylelikle Freud (1923) Yapısal Varsayımı (Structural Hypothesis) geliştirdi. Buna göre ruhsal aygıt üç parçadan oluşur: Altbenlik (Id), Benlik (Ego), Üstbenlik (Süperego)’’ (Öztürk, 2016, s.14)

Çalışmayı daha çok etkileyecek olan Üstbenlik kavramı ise bireyin çocukluk yılların itibaren belliğinde yer eden şeylerin ve sosyal çevreden edindiği değer yargılarının depolandığı bölümüdür. Bunlar daha çok iyi ve kötü, doğru ve yanlış gibi kavramlardır. Çocuğun yani kişinin hoşuna giden ve ona haz veren şeyler iyi, rahatsızlık uyandıran şeyler kötüdür. Öztürk bunu şu şekilde örneklendirmiş ve açıklamıştır;

“İkinci yaştan başlayarak çocuk çevreden gelen iyi kötü, doğru yanlış değere yargılarını anlamaya başlar. Fakat bunlar henüz kendisinin benimsediği değerler olmaktan uzaktır. Ancak anne, baba ya da başka önemli kişilerin neyi onayladıklarını neyi beğendiklerini ayırt edebilir. Onaylanmayan bir davranış yapınca dışarıdan bir acı gelebileceğini (örneğin sevginin azalması, azarlanma, belki dayak) sezebilmektedir. Giderek çocuk, başkalarının gözü önünde neyin yasaklandığını öğrenir ve bu yasağı başkalarının önünde yapınca korku ve utanç duygusu duyar. Korku ve utanç duyguları üstbenlik gelişiminin öncüleridir… Yargılayıcı dizge adını da verebileceğimiz üstbenliğin insan yaşantısındaki belirtisi suçluluk duygusudur. Kişinin kendi içine sindirmiş, benimsemiş olduğu yanlış-doğru, iyi kötü biçimindeki değer yargıları bireyin içinde bir yargılama ve ceza verme dizgesi olarak kalır ve onun davranışını frenler. Kişi, yasak olarak benimsemiş olduğu herhangi bir düşünce ya da eyleme kendisini kaptırırsa içinde suçluluk duyar. İşte bu suçluluk duygusunun derinliği ve ağırlığı üstbenliğin gücünü yansıtır. Kimi bireylerde üstbenlik çok katı ve özür tanımaz, bağışlanamaz bir güçte gelişmiş olabilir. Benlik katı bir üstbenliğin baskısı altında ezilebilir. Böyle ağır cezalandırıcı, suçlandırıcı üstbenlik gelişimi bir çok ruhsal bozukluğun doğuşuna neden olabileceği gibi, çok gevşek bir üstbenlik gelişimi de bireylerin toplum içinde önemli uyumsuzluklarla karşılaşmasına yol açabilir.’’ (Öztürk, 2016, s.18-19)

Çocuk Ruh Sağlığı

Giriş kısmında da değinildiği üzere Freud çocuk psikolojisinin temellerini atması bakımıyla bu çalışmada büyük bir role sahiptir. Sayesinde bugün yapılan bu çalışma doğru ve güvenilir kaynaklara dayanmaktadır. Erich Fromm Freud Düşüncesinin Büyüklüğü ve Sınırları adlı kitabında Freud’un çocuk ruh sağlığındaki önemini şu şekilde açıklamıştır;

‘’Freud yaptığı klinik araştırmalar onu erken dönemlerde yaşanılanların ve hele rüyaların, çocukların karakterini biçimlediği sonucuna vardırmıştı. Bu biçimleme öylesine önemliydi ki, daha çocuk ergenlik çağına gelmeden tüm geleceğini belirleyen karakter yapısına ulaşmakta ve bunu değiştirmek, bazı örnekler dışında olanaksız olmaktaydı.’’ (Fromm, 1991, s.99)

Üzerinde pek çok tartışma yapılan ‘’doğuştan iyi, doğuştan kötü olma’’ kavramı çocuklar için söylenemez. Çünkü çocuklar yaşadıkları topluma göre şekillenirler. Her geçen gün karakterleri biraz daha şekillenmektedir. Hem genetik hem de çevresel etmenler çocuğun ruh sağlığını etkilemektedir.

Çocuklarda ruh sağlığının bozuk olup olmadığına karar vermeden önce neyi neden yaptıklarını ve bunun normal olup olmadığını bilmek gerekmektedir. Örneğin olmayan şeyleri olmuş gibi anlatmak hayal güçlerinin doğal bir sonucudur. Bu onların ruhsal bir bozukluğu olduğu anlamına gelmez. Bunu söyleyebilmek için problemin onun hayat şartlarına zarar verebilecek ölçüde artmış olması gerekmektedir.

Çocuk Ruh Sağlığı Bozukluğu ve Korunması

Araştırmalara göre her beş çocuktan birinde ruh sağlığı problemlerinin olduğu gözlenmiştir. Günümüz şartlarında çocukların üçte ikisi gereken yardımı alabilecek kadar şanslı olamamaktadır. Ebeveynlerin çoğu ya problemi fark edememekte ya da gerekli maddi güce sahip olmadıkları için bunu göz ardı etmek zorunda kalıyorlar.

Çocukların ruhsal sağlık problemlerinin temelindeki nedenler de yetişkinlerde olduğu gibi tam olarak bilinmemektedir. Pedagoglara ve psikologlara göre temelde çevre ve biyolojik yapıyla ilgili sorunların yattığı söylenebilir. Biyolojik etmenler kalıtım, kimyasal dengesizlik ve sinir sistemi deformasyonudur. Çevresel faktörler çocuğun yaşam zorluklarına göğüs germesini kolaylaştırırken dayanma gücünü zorlamaya başladığında hem duygusal hem de zihinsel bozukluklara neden olabilmektedir.

Çocuğun ruhsal sağlığının korunması konusunda aile, öğretmen ve yakın çevreye birçok sorumluluk düşmektedir. Çocukta herhangi bir ruhsal bozukluk tespit edildiğinde gerekli yardım bulunana kadar aramaya devam edilmelidir. Aileler sağlık sigortası olmaması ya da tedaviyi karşılamaması sebebi ile problemi göz ardı edebilmekteler ancak bazı ruh sağlığı yardım kuruluşları ya da toplum ruh sağlığı merkezleri ailenin maddi durumuna göre ücret ayarlamaktadırlar. Bunların yanı sıra uzman yardımı olmadan ailenin yapabileceği koruma yöntemleri de bulunmaktadır. Bu konu ile ilgili birçok yardımcı kitap, video ve makale yayımlanmıştır. Aileye bu konuda çok iş düşmektedir.

Aile Sisteminin Çocuk Gelişimindeki Önemi

Anadolu Üniversitesi’nin yayımlamış olduğu Çocukta Ruh Sağlığı, Uyum Bozukluğu adlı kitaptan edinilen bilgiler ışığında şunlar söylenilebilir; çocuğun doğumundan sonra aile sistemi değişime uğrar. Artık anne ve babanın hayatları değişmiştir ve aile sistemini yeniden düzenlemeleri gerekmektedir. Birçok anne-baba, çocukla birlikte yaşamaya başlamanın hayatlarını önceden tahmin etmedikleri şekilde değiştiğini ifade etmektedirler. (A.Ü Yayınları, 2004, s.51) Ailenin bu uyum sürecini başarı ile atlatması çok önemlidir. Çünkü çocuğun gelişimini etkileyen başlıca etmenler anne ve babadır. Araştırmalara göre anne ve çocuk arasında doğumdan itibaren kurulan bağ ileriki yıllarda çocuğun sosyalleşmesi ve çevresi ile olan uyumunu direkt olarak etkilemektedir. Ve yine yapılan araştırmalar sonucunda anne-çocuk arasındaki duygusal bağın uyumsuz olduğu ailelerde büyüyen çocukların okulöncesi çağlarda çevresine problem davranışlar sergilediği görülmüştür. Bir diğer önemli husus ise çocukların özsaygı, cinsel kimlik, bireysellik gibi özellikleri de aileden alıyor olmalarıdır. Bu sebeple anne ve babanın uyumlu çiftler olmaları gerekmektedir. Karakteristik özellikleri oturmuş olmalı ve bunu çocuğa en doğru şekilde yansıtabilmelilerdir. Bu etmenler yerine getirildiği zaman çocukta her anlamda özsaygı, bağımsızlık ve bireysellik bir arada gelişir.

Erken Çocukluk Döneminde Karşılaşılan Sorunlar

Erken çocukluk dönemi 0-6 yaşları arası dönemdir. Hatta bu dönem için, çocuğun ileriki hayatının belirleyicisidir demek yanlış olmaz. Çocuk bu dönemde yaşadığı her şeyi alt belleğine depolamaktadır. Bunlar onun hayatını şekillendirecektir. Bu dönemden söz edilmesinin sebebi ise çalışmanın ana karakterleri olan çocukların 6-12 yaş arası çocuklar olmasına karşın erken çocukluk döneminde sıklıkla görülen problemleri hala yaşıyor olmaları ve bunun nedenini bulabilmektir. Bu problemler: ayrılık kaygısı, alışkanlıklar, tuvalet eğitimi, korkular, kıskançlık ve imrenme, kardeş kıskançlığı, başkalarının eşyalarını izinsiz almak, içe dönüklük, akran kabulü, öfke ve saldırganlık, cinsel davranışlar, yalan söyleme, yemek yeme sorunlarıdır.

Suça Dönüklük

Melanie Klein çocuklarda suça dönüklüğün korku sebebi ile ortaya çıktığını ileri sürmüştür. Klein’a göre her çocuk bir dönem erken sadistik evreden geçmektedir. Bu dönemde çocuk nesnelerden duyduğu korkuya karşı kendini korumak amacı ile saldırgan davranışlar sergiler. Bu korkuları üreten çocuğun üst-benliğidir. Korkuları çocuğa o nesneyi yok etmesini söylüyor, bu durum çocuğun korkusunun artmasına sebep oluyor ve nihayetinde çocuk nesnelere karşı fiziksel bir saldırıda bulunuyor. Bu olaylar dizisini Klein kısır döngü olarak adlandırmaktadır. Bu döngü bireydeki asosyal ve kriminal eğilimlerin temelini oluşturmaktadır.

‘’ Korkuları en başta Üst-Ben’in yarattığı olaylarda, Ben’de aslında ne ahlaki ne de sosyal yönü olan yoğun savunma mekanizmaları ortaya çıkıyor. Ama çocukta sadizm azalır da çocuktaki Üst-Ben’in karakter işlevi, Üst-Ben giderek daha az korku daha çok suçluluk duygusu üretecek biçimde dönüşür dönüşmez moral ve ahlaki davranışların temelini oluşturan savunma mekanizmaları etkinlik kazanıyor.

Çocuk böylelikle kendi nesnelerine daha dikkatli davranmaya ve sosyal duygulara karşı daha açık olmaya başlıyor.’’ (Klein, Öner, 1993, s.39)

Özetle çocukta suça dönük olma eğilimi bir süreçtir, yetişkinlere oranla ileri evrelere seyir etmesi halinde psikoterapi ile çözülebilmektedir. Tedavi sonrasında çocukların kırıp döktükleri nesneleri tamir etmeye başladıkları gözlenmiştir.

Oidipus Kompleki

Sıkça kendinden bahsettiren ve çocuk gelişiminde ismi bolca geçen Oidipus Kompleksi’ne değinmeden geçmek bir eksiklik yaratacaktır. Klein’a göre çocukta karakterin tüm biçimlenişi Oidipal gelişmeden kaynaklanmaktadır. Yani kriminal (suça dönük) duyguların ortaya çıkışında da büyük rol oynamaktadır demek yanlış olmayacaktır. Bu sebeple incelenecek olan eserdeki çocukların da bolca şiddet eğilimine sahip oldukları göz önünde bulundurulunca, eseri daha doğru açıdan analiz edebilmek için bu kompleks hakkında bilgi sahibi olunması gerektiği ortadadır.

‘’Oidipus kompleksinin Freud için ne anlama geldiğini söylemek kolaydır: Dört veya beş yaşlarında cinsel arzuları uyanan erkek çocukları erkek çocukta annesine yoğun cinsel istek ve bağlılık gelişir. Onun bu isteği babasını kendisini karşıtı, hem de rakibi olarak görmesine yol açar. Bu durumda babasının yerine geçmek ve onu ortadan kaldırmak isteyen çocukta babasına karşı büyük bir düşmanlık duygusu doğar. Babasını rakibi olarak görmesi aynı zamanda onda iğdiş (hadım) edilme korkusunu da geliştirir. Freud’un bu düşüncesine Oidipus kompleksi adını vermesi, Yunan mitolojisinde Kral Oidipus’un öyküsünden esinlenmesindendir. Aşık olduğu ve evlendiği kadının annesi olduğunu öğrenmesi ile tüm dünyası yıkılan Oidipus, gözlerini kör eder (kendisini hadım etmenin sembolü) ve yanına iki kızını alarak terk eder ülkesini’’ (Fomm, 1991, s.47)

Ancak Fromm bu düşünceye tamamen katılmaz. Ona göre anneye olan bağlılık cinsel bir dürtüden gelmemektedir. Freud’a göre erkeğin hayatına giren kadına cinsel istek duyması normaldi. Fromm bunun sebebinin annenin her zaman yanında bulunması, olağanüstü bir ilgi ve şefkat ile yaklaşması olduğunu düşünmektedir.

ESERİN İNCELENMESİ

Yukarıda elde edinilen tüm bilgiler ışığında eser üç başlık altında incelenmeye çalışılacak ve giriş kısmında değinilmiş olan soruların cevapları aranılacaktır.

Eserin ve Kahramanların Psikolojik Açıdan İncelenmesi

Genel hatlarıyla esere bakıldığında Altbenlik, Benlik ve Üstbenlik çatışması hakimdir. Eserdeki kahramanlarımız yani çocukların henüz gelişmiş olan Egoları ile sürekli bir çatışma halinde oldukları görülmektedir.

Ralph, ana karakterlerin ilkidir. Daha yeni on iki yaşını doldurmuş olmasına rağmen sorumluluk duygusu en gelişmiş olan çocuktur. Kitapta tasvir edildiğine göre kaslı ve yakışıklıdır. Bu yakışıklılığı diğer çocukların onu şef yapmasını sağlayacaktır. Babası asker olduğu için belki de yetiştirilme şartları onu daha on iki yaşında sorumluluk sahibi yapmıştı. Yine babası sayesinde bir disiplin özelliği vardı, adaya kurallar getirdi ve çocukları disiplin altına almaya çalıştı. Ta ki çocuklar birer vahşiye dönüşünceye kadar. Domuzcuk ona akıl hocası gibidir. İlk başlarda Domuzcuk’u sevmemesine rağmen onun aklının ne kadar değerli olduğunu anlayıp, onu yönder olarak görmeye başlar. Bir deniz kabuğu ile ses çıkartarak adaya düşer düşmez tüm çocukları bir araya getirip toplantı yaparlar. Ralph bir nevi adadaki çocukların koruyucusu gibi olmuştur. Yemek, barınak ve ateş gibi tüm ihtiyaçları düşünerek adanın en olgun çocuğu olma özelliğine sahiptir. Ralph aynı zamanda umudun temsilcisiydi. İlk günden itibaren babasını gelip onları kurtaracağının umudunu taşıyordu. Bilmediği şey ise oradan kol kanat gerdiği herkesi sapasağlam kurtaramayacağıdır.

Domuzcuk, bu karakterin gerçek ismi bilinmemektedir. Kitap boyunca bir kişi bile gerçek ismin nedir diye sormamıştır. Domuzcuk şişman, okul hayatında da hep dışlanmış, babası ölmüş ve teyzesi ile yaşayan bir karakterdir. Adaya düştüğü andan itibaren de diğer çocuklar tarafından sevilmeyen bir çocuk olmuştur. Onu bu duruma getiren etmenler hep ailesi tarafından yaşadığı hem de fiziksel olarak yaşadığı eksikliklerdir. Yaşadığı sağlık problemleri de cabasıdır. Tüm bunların yanı sıra Domuzcuk bir dâhidir. Tabi ada şartlarına göre. Ralph’in de dediği gibi ‘’ O şişko bedeninde bir beyin vardı.’’ Yazar Domuzcuk’a kötü bir son biçmiş olsa da eğer diğer çocuklar onu biraz dinlemiş olsalardı her şey çok farklı olurdu. Zavallı Domuzcuk Roger’ın üzerine bir kaya yuvarlaması sonucu can verir. ‘’Domuzcuk canını sıkardı insanın. Şişmanlığı, ‘’astım’’ dediği hastalığı, hayal gücünden yoksun görüşleri eğlendirici değildi.’’ (Golding, 2008, s.74)

Jack Merridew, bir nevi küçük Hitler. Jack kitaba korosu ile birlikte girer, askeri kilise korosunun lideridir. Kendini bir Tanrı gibi görmektedir. Yaşına göre fazla hırslı ve özgüveni fazla gelişmiştir. Başlarda Jack adanın yönetimini ele geçiremediği için kıskançlık yapar, Ralph ve Domuzcuk ile küçük sürtüşmeler yaşar. Ancak bunların çok masum olduğunu ileride anlayacaklardır. Jack baştan beri Domuzcuk’u hiç sevmemiştir ve adaya lider seçilememesinin hırsını ona saldırarak çıkarır. Bunu güç sahibi insanların akıldan ve bilgiden hiç haz etmemelerine bağlayabiliriz. ‘’ Jack de ona doğru yolu gösteren zavallı domuzcuğu sonunda öldürtecektir. Jack karakteri bir sonraki bölümde detaylı incelenecektir.

Simon, sessiz ve fazlasıyla içine kapanık bir çocuktur. Adaya koro ile gelir. Sara nöbetleri geçirir. Golding yarattığı bu karakteri İsa’ya benzetmiştir. Simon Domuzcuk kadar zekidir ancak onun kadar atılgan olamamıştır. Bildiği gerçekleri bağıra bağıra söylememiştir. Adadaki canavarın ancak kendileri olabileceğini anlayacak kadar zeki olabilen tek çocuk olmasına rağmen sesini duyurmak için hiç çabalamamıştır. Simon ilahi bir gücü temsil ediyor olmalı. Çünkü geçirdiği bir sara nöbeti sırasında canavar olarak adlandırılan, insanın içindeki kötülük ile konuşacak kadar ermiş bir karakterdir. Canavarı aramaya tek başına gitmesi, canavarla yüzleşecek kadar cesur oluşu, onun gerçek olmadığını anlayıp koşarak arkadaşlarına haber vermeye çalışması baştan beri ona lazım olan özgüveni bulduğunun göstergesi olmuştur. Ancak yazar Simon’a da Domuzcuk kadar kötü bir son biçmiştir. Zavallı Simon vahşilerin onu canavar sanması sonucunda parçalara ayrılarak can verir. Bu vahşilerin onun arkadaşları olması cabasıdır.

Sam ve Eric, yani adanın ikizleri. Adaya onlar da koro ile gelirler. Ralph ve diğerleri onların tek bir beyni paylaştığını düşünürler. İkizler ada yönetimi ikiye bölünmeden önce Ralph’in tarafında bulunuyorlardı sonrasında Jack’in yaptığı darbe ile zorla onun yanına geçirildiler. Genel olarak adada çocukların kişiliklerinin gelişmediği bariz bir şekilde gözüküyor. Çünkü hala onlara söylenenlere itiraz haklarının olduğunu farkında değiller. Hiçbir şeyi yapmak zorunda değiller. Korku adaya o kadar hâkim ki kendilerini boyunduruk altına aldırıyorlar. Hem de bir çocuğun boyunduruğu altına giriyorlar.

Roger adaya Jack’in korosu ile gelir. Başlarda herkesten kaçan, gizlenen ve içinde kapanmış bu çocuk ileride Jack’ten daha acımasız bir canavara dönüşür. Adaya ilk geldiği gün Jack ile Ralph arasında yaşanan iktidar polemiğine ‘’oylama’’ yapma fikrini sunacak kadar eşitlikçi ve iyi niyetli olan bu çocuğun arkadaşlarını öldürebilecek kadar insanlıktan çıkışını açıklamak gerçekten çok zor. Bu durum onların adada kurallardan bağımsız bir hayatla tanışmalarına ve oyun oynadıklarını zannetmeleri ile ancak akla yatkın bir şekilde açıklanabilir.

Eserde Johhny, Maurice, Robert, Henry, küçükler diye adlandırılan birkaç çocuk ismi daha geçmektedir. Yukarıda sadece ana karakterlerden bahsedilmiştir.

Kahramanların Suça Dönüklük Bağlamında İncelenmesi

Eserde en iyi karakterin bile ister istemez suça dönük hareketler sergilediği görülmektedir. Olaylar dizisine sırası ile baktığımızda ilk etik dışı davranış, Jack’in iktidar tutkusu, bunu elde edemeyince takındığı saldırgan tavırdır. Adada birinin lider olması gerektiği kanısına varırlar. Ralph kasları ve yakışıklılığı sayesinde çocukların hoşuna gider, Jack herkesi korkutuyordur diğerleri ondan hiç hoşlanmaz. Oylama yapılır, Ralph lider olur bunu sindiremeyen Jack, Domuzcuk’un söylediği bir şeye sinirlenerek onu ittirir ve küçük düşürür. Jack ilk baştan saldırgan tavırlar sergilemeye başlamıştır. Ona ne yapıp ne yapmaması gerektiğini söyleyen hiç kimse yoktur artık. İstediği gibi davranmakta özgürdür. Bir süre sonra yemek yemeleri gerekir ve Jack domuz avlamaya karar verir. Ormanda yavru bir domuzu yakalar ama öldüremez, domuz kaçar.

‘’ Jack ‘’ Bir yer arıyordum.’’ dedi. ‘’ Bir an bekliyordum bıçağı neresine saplayacağımı kestirmek için.’’

Ralph yabancı bir hırsla konuştu:

‘’Domuzun gırtlağı kesilir, kanı aksın diye’’ dedi, ‘’yoksa etini yiyemezsin.’’

‘’Neden onu…’’

Nedenini çok iyi biliyorlardı. Bıçağın canlı bir gövdeye inmesi, yaşayan gövdeyi parçalaması korkunçtu da ondan; kanın akmasına dayanamazdı da ondan.

‘’Onu öldürecektim,’’ dedi Jack. Önden yürüdüğü için yüzünü göremiyorlardı. ‘’ bıçağı saplayacak bir yer arıyordum. Bir dahaki sefere…’’

Bir dahaki sefere acımak nedir bilmeyecekti.’’ (Golding, 2008, s.31)

Domuzu öldürememişti. Çünkü daha önce yaşayan bir canlıya zarar vermemişti, bir canlıyı öldürmenin nasıl bir duygu olduğunu daha önce hiç tecrübe etmemişti. Oradaki hiçbir çocuk daha önce yaşayan bir canlıyı öldürmemişti. Henüz hiçbiri o kadar kötü değildi.

Bir sonraki olay ise çocukların kurtulma umudu ile ateş yakması sırasında ortaya çıkıyor. Ralph ateş yakılmasına karar verir ve Domuzcuk’un gözlüğü kullanılarak ormanın orta yerinde dikkatsizce bir ateş yakarlar. Her ne kadar Domuzcuk onları uyarsa da ateş kısa sürede büyür ve adanın yarısı kül olur. Bu esnada kimsenin fark etmediği küçüklerden bir çocuk o ateşin içinde kalır. Çocuklar bu olay hiç olmamış gibi hayatlarına devam ederler. Kimse bu olayı bir daha açmaz. Dikkatsizliklerinin birinin hayatına mal olmasını yok sayarak örtüyorlar.

Jack avlayamadığı domuzu avlamaya karar verir. Bu sırada ada karışmaya başlamıştır çoktan. Küçükler korkularına yenilmeye başlar ve adada bir canavar olduğu söylentisi yayılır. Tabi şimdilik bu yokmuş gibi davranır hepsi. Yayılan aslında korkularıdır. Onlar yalnızken onları izleyen bir şey olduğunu hissederler. Ralph barınak yapılması gerektiğine karar verir ama çocuklar oyun oynamak ister, Jack ve avcıları yemek bulunması gerektiğini düşünür. Ralph ile Jack arasındaki ilk anlaşmazlığın fitilidir burası. Jack ikinci sefer çıktığı avda başarılı olmuştu. Yaşayan bir canlının hayatına son verebilmişti. Bu sefer otorite boşluğu baskın gelmiş ve vicdanını yenmişti. İlerleyen zamanlarda Jack’in konuşma tarzı da değişmeye başlamıştı. Önceden Ralph ve kurallarına saygı duyardı. Ancak vicdan duygusunu yitirmiş olması ve canavarın varlığına inanmış olmalarından artan korku Jack’i daha da kötü birine dönüştürmeye başlamıştı. ‘’ Kuralların cehenneme kadar yolu var! Biz güçlüyüz… Biz ava gideriz… Eğer bir canavar varsa, biz onu avlayıp yakalarız. Çevresini sararız, vururuz, vururuz, vururuz!…’’ (Golding, 2008, s.109)

Adada işler karışmaya başladığından itibaren Domuzcuk, Simon ve Ralph’e bakıldığında onlarda suç’a dönük hareketler gözlenmiyor.

‘’ Hepimiz bir yanlara sürüklenip gidiyoruz. Her şey berbat oluyor. Biz evlerimizdeyken bir büyük bulunurdu her zaman. Lütfen efendim derdik, lütfen bayan derdik ve öğrenmek istediğimiz söylenirdi. Ne kadar isterdim… ‘’

 “’Teyzemin burada olmasını isterdim…’’

‘’Babamın burada… Of, ne işe yarar ki?’’

Domuzcuk ‘’ Büyükler bilirler’’ dedi. ‘’Karanlıktan korkmazlar. Bir araya gelirler, çay içerler, tartışırlar. O zaman işler yoluna girer…’’

‘’Olar adayı ateşe vermezlerdi. Kaybetmezlerdi de…’’ (Golding, 2008, s.111)

Onlar artık otorite eksikliğini fazlasıyla hissetmeye başlamışlardı. Korkuyorlardı ve bu korku Jack’te olduğu gibi onları suça itmiyordu. İçlerinde hala umudun barınmasıydı belki de onları korkularına karşı bir savunmaya itmeyen.

Romanın sonlarına doğru Jack insanlığını tamamen yitirmiştir. Simonu ve Domuzcuğu öldürür. Öldürtür. Sırası ile bakıldığında Simon canavarın olmadığını kanıtlamak üzere ormana gider, düşündüğü gibi canavar sandıkları şeyin ölü bir paraşütçü olduğunu görür. Koşarak geri döndüğünde Jack çocuklara korkularını bastırmak için şarkı söyletip dans ettiriyordur. Simon bu çılgın şölenin ortasına dalar ve onu canavar sanıp vahşice parçalarlar. ‘’Canavarı gebert! Gırtlağını kes! Kanını dök!’’ Çok açık bir şekilde canavarın korkusu onları suça itmişti. Ancak bu kalabalığın içinde Ralph ve Domuzcuk da vardı. Buradan ortaya çıkan sonuç içinde vicdan hala bulunuyor olsa da korku duygusu çok şiddetli yaşandığı zaman çocuklara suç işletebilmektedir. Olay yaşandıktan sonra hiçbiri öldürdükleri kişinin Simon olduğunu bilmek istemedi. Yine olay yaşanmamış gibi davranıldı. Sadece Domuzcuk ve Ralph arasında, hala vicdana sahip olmalarından kaynaklanan bir konuşma geçti. Diğer olay ise Domuzcuk’un öldürülmesi. Jack Domuzcuk’un gözlüğünü çaldırtır, geri almaya gittiğinde ise Domuzcuk’un Jack’in canını sıkacak şeyler söylemesi üzerine Roger kocaman bir kayayı çocuğun üzerine ittirir. Roger adaya ilk geldiğinde başka bir çocuğa kum attığına pişman olup özür dilemeyi düşünecek kadar masum ve kurallara bağlıydı. Ancak Jack avcılar olarak adlandırdığı askerlerini öyle bir güdülemişti ki çocuklar benliklerini unutmuşlardı. Sürekli vahşice kan döküyorlar ve bunu yaparken yüzlerini çamurla maskeliyorlardı. Bunun sebebi benliklerini korkularının karşısında gizlemeye çalışmalarıydı. Jack’in sıradaki hedefi Ralph’ti adada umudu temsil eden bir tek Ralph kalmıştı ölmeyen. Jack ordusuna Ralph’i bulmasını emreder ve bütün adada onu aramaya başlarlar. Bu sırada cennet diye adlandırdıkları o adayı küle döndürdüklerini farkına bile varmazlar. Ne de olsa bütün bunlar bir evcilik oyunuydu. Neyse ki dumanı gören deniz subayları adaya gelir ve onları kurtarır.

SONUÇ

Çalışma boyunca giriş bölümünde belirtilen soruların cevapları aranmıştır. Finale gelindiğinde ise çocukların doğuştan kötü duygular ile doğmadıkları, onları yanlış davranışlara yaşadıkları olayların ittiği kanısına varılmıştır. Çocukları bu davranışa iten etmenler içlerinde barındırdıkları korkuları olduğu açıkça görülmüştür. Vicdan duygularını kaybedip suça dönük davranışlar sergilemek bazı durumlarda maalesef bir seçenek haline gelmemektedir. Korku çocuklar için her zaman daha baskın olmuştur. Yani çocuğun o konumda düşündüğü tek şey zihninde yaşayan canavara karşı bir saldırıda bulunmak olmaktadır. Bu çocuk için ciddi psikolojik rahatsızlık yaratabilir ve en kısa sürede çözüme kavuşturulması gerekmektedir. Teori bölümünde bu davranışların ne olduğu ve nasıl çözüme kavuşturulacağı detaylıca açıklamıştır. Eserin incelenmesi esnasında bu teorilerden bolca faydalanılmış ve daha doğru bilgiler sunulmaya çalışılmıştır.

KAYNAKÇA

Golding, William, 2008, “Sineklerin Tanrısı’’, İstanbul: Türkiye İş Bankası Yayınları.

Öztürk, M. Orhan, 2008, “Psikoanaliz ve Terapi’’, Nobel Tıp Kitabevi.

Klein, Melanie, 1993, “Çocukken Başlar İsyan’’, İstanbul: Era Yayıncılık.

Fromm, Erich, 1991, “Freud Düşüncesinin Büyüklüğü ve Sınırları’’, Arıtan Yayınevi.

Gençtan, Engin, 2000, “Psikodinamik Psikiyatri ve Normaldışı Davranışlar’’, İstanbul: Remzi Kitabevi.

Aytürk, Nihat, 2013, “Sosyal Davranış, Sosyal Yaşamda Davranış Kuralları’’, Ankara: Nobel Akademik Yayıncılık.

Moran, Berna, 2014, Edebiyat Kuramları ve Eleştiri, İstanbul: İletişim Yayınları.

Açıköğretim Fakültesi Okulöncesi Öğretmenliği Lisans Programı, 2004, “Çocukta Ruh Sağlığı, Uyum Bozukluğu’’, Eskişehir: Anadolu Üniversitesi Yayınları.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here