Burçin Aşureciler, Doğu’dan Batı’ya Kadının Kadına Bakış Açılarına Dair Müthiş Bir İnceleme Yazısı Kaleme Aldı! Yalnızca Eleştiri Haber’de!

0
165

T.C.

ESKİŞEHİR OSMANGAZİ ÜNİVERSİTESİ

FEN EDEBİYAT FAKÜLTESİ

KARŞILAŞTIRMALI EDEBİYAT BÖLÜMÜ

KARŞILAŞTIRMALI EDEBİYAT SEMİNERİ

ALTIN DEFTER VE DÜĞÜMLERE ÜFLEYEN KADINLAR ADLI ESERLERDE ŞARK’TAN GARB’A KADININ KADINA BAKIŞ AÇISININ KARŞILAŞTIRILMASI

Öğr. Üyesi Mehmet SEMERCİ

Burçin AŞURECİLER / 121920153052

ESKİŞEHİR

2019

ALTIN DEFTER VE DÜĞÜMLERE ÜFLEYEN KADINLAR ADLI ESERLERDE ŞARK’TAN GARB’A KADININ KADINA BAKIŞ AÇISININ KARŞILAŞTIRILMASI

ÖZET

Bu çalışmada Doris Lessing’in Altın Defter adlı eseri ile Ece Temelkuran’ın Düğümlere Üfleyen Kadınlar adlı eserleri, eserdeki kadın karakterlerin kadınlara bakış açıları bağlamında karşılaştırılarak incelenecektir. Eleştiri yöntemi olarak birleşik yöntem kullanılacaktır. Freud’un psikanaliz yöntemi, sosyoloji ve psikoloji yöntemlerinden faydalanılacaktır. Bu çalışmanın temel amacı, Doğu’da ve Batı’da kadınların kadınlara nasıl baktığını ortaya çıkarmaktır. Olumlu ve olumsuz sonuçları nedenleri ile açıklayarak çözüm aranacaktır. Her iki eserde de kadınların hemcinslerine farklı şekillerde baktıkları dikkat çekmektedir. İlk olarak bu tutumlar Doğu ve Batı olarak ayrı ayrı incelenip daha sonra karşılaştırılacaktır. Ortaya çıkan bulgular ise sonuç kısmında verilecektir. Çalışma altı ana başlık altında toplanacaktır; bunlar giriş, teori, inceleme, eserlerin karşılaştırılması ve sonuç bölümleridir.

Anahtar Kelimeler: Kadın, Psikoloji, Bakış Açısı, Doğu, Batı

GİRİŞ

Çalışmaya kaynaklık eden eserlerden ilki Doris Lessing’in Altın Defter isimli romanıdır. Roman içinde ‘’Özgür Kadınlar’’ isimli bir iskelet yapı barındırmaktadır. Özgür Kadınlar beş bölüme ayrılmaktadır. Buna ek olarak Siyah, Kırmızı, Sarı ve Mavi Defter olarak dört defterden oluşmaktadır. Romanın sonunda bu dört defterden Altın Defter doğar. Bu defterleri Özgür Kadınlar bölümünde ana karakter olan Anna Wulf tutmaktadır. Bu eserin seçilme sebebi ise Doris Lessing’in Doğu Edebiyatında kadınları en mükemmel şekilde inceleyen yazar olmasıdır. 1971 yılında romana 17 sayfalık önsöz eklemiştir. Önsözde dikkat çektiği birkaç nokta, bu eserin çalışmaya kaynaklık edecek en iyi roman olduğunu destekler niteliktedir.

‘’ Ama bu kitap, kadın savaş borusu değil. Kadınların saldırganlık, kötülük, nefret gibi duygularını tanımlamaya çalıştı, bunları yazıya döktü o kadar… Besbelli kadınlar bu kitabın bütün düşüncelerini, duygularını, deneyimlerini anlattığını keşfettiler. Birden birçok eski silah çıktı ortaya; bu silahların sık karşılaşılanları, her zamanki gibi, ‘’dişilikten yoksun kadın’’, ‘’erkek düşmanı’’ konularını işliyordu. Düşünmeksizin verilen bu tepki, ortan kaldırılamaz gibi görünüyor. Erkekler ve birçok kadın haklarını arayan bu kadınların, kadınsılıktan, insanlıktan uzak, erkeksi ve duygusuz olduklarını ileri sürdüler. Kadınlar doğanın kendilerine tanıdığından fazlasını istediğinde, erkeklerin ve bazı kadınların onlara gösterdiği tepkileri bütün toplumların kayıtlarında rastlanır. Altın Defter, birçok kadını kızdırdı. Kadınların birbirine mutfakta homurdanarak, yakınarak ve dedikodu niteliğinde söyledikleri, kendilerine acı vermekten hoşlandıklarını belli eden sözcükler, çoğunlukla yüksek sesle söyleyebilecekleri son şeylerdir; çünkü bir erkek duyabilir. Kadınlar korkaktır, çünkü uzun zamandır birer köle gibi yaşamaktadırlar sevdiği adamla birlikteyken düşüncelerini, duygularını ve deneyimlerini savunmaya hazır kadın sayısı hala çok azdır. Bir kadın kendisine, ‘’kadınsı değilsin, saldırgansın, erkekliğimi öldürüyorsun’’ dediğinde, birçok kadın hala taşa tutulan küçük köpekler gibi kuyruğunu kıstırıp kaçar. Bana göre böyle bir kadınla evlenen ya da kendisini böyle tehdit eden bir adamı ciddiye alan bir kadın, bunların hepsini hak eder. Çünkü böyle bir erkek zorbanın tekidir.’’ (Lessing, 1971, s.13)

Bu alıntıdan da anlaşılacağı üzere Lessing kadınların güçsüz görünmelerinden rahatsız olmaktadır ve bu roman güçlü kadın profilini diğer kadınlara göstermek amacıyla yazılmıştır. Bu çalışmada ortaya konmak istenen ise, bir kadının başka bir kadını neden güçsüz gördüğü, neden yargıladığı ya da neden sevdiği ve takdir ettiğini göstermektir.

            Diğer ana kaynak ise Ece Temelkuran’ın yazmış olduğu Düğümlere Üfleyen Kadınlar adlı romandır. Roman 35 bölümden oluşuyor ve 4 kadının Lübnan’dan Mısır’a olan serüvenini anlatmaktadır. Roman bir serüvenden fazlasıdır. Doğu kadınlarını temsil etmesi için bu romanın seçilme sebebi ise Temelkuran’ın Doğu kadınlarını güçlü ve başkaldıran kadınlar olarak göstermiş olmasıdır. Bu romanda da kadınlar diğer kadınlara neden kötü gözle bakmış ya da neden sempati duyup sevmişler, sebepleriyle incelenip karşılaştırılacaktır.

TEORİ

Bu bölümde altı alt başlık altında iki eseri en doğru biçimde değerlendirebilmek amacıyla yapılan araştırmalar sunulacaktır. Türkiye’de, Doğu ve Batı Ülkelerinde kadının konumu, kadın psikolojisi, anne ve kız ilişkisi etraflıca incelenecektir.

Türkiye’de Kadının Konumu

Türkiye’de kadın konusunu daha iyi kavrayabilmek için incelemeye Osmanlı döneminden başlamak gerekmektedir. Osmanlı döneminde tezahür eden harem olgusu ve İslamiyet’in halka derinden nüfuz etmesi kadının etkinliğini derinden sınırlamıştır.

“Göçebe aşiretler dönemine görece üstün bir konuma sahip olan kadının, Osmanlı toplumunda eski önemini kaybetmesinin nedeni olarak iki görüş öne sürülmektedir. Bu görüşlerden birisine göre, İslam dininin kabul edilmesiyle kadın toplumda yerini kaybetmiş ve eve kapatılmıştır. Diğer görüşe göre ise, kadının toplumdaki yerini kaybetmesini temel etkeni Osmanlı Devleti’nin kuruluş aşmasından başlayarak Bizans kurumlarının etkisinde kalması ve kadının hareme kapatılmasıdır.” (Çitçi, 1982, s.81)

Tanzimat dönemi ile birlikte yapılan hukuki değişimler sosyal değişimleri de beraberinde getirmiştir. Evlenme, boşanma, miras gibi işlemlerde geleneksel yapının yavaş yavaş çözüldüğünü görmekteyiz. (Ortaylı, 2000, s.150-151)

Din olgusunu çok yanlış anlayan Türk toplumu kadını eve hapsetmiş ve sadece itaat etmesini beklemiştir. Toplumun temelini oluşturan aile yapısında ise yöneticiyi erkek olarak belirlemiştir.

‘’Kadınlar ancak Kanuni Sultan Süleyman ve Üçüncü Selim döneminden sonra çalışma yaşamına girmeye başlamışlardır. Bunun yanında o dönemin fetvalarında da yine kadınların sosyal hayatlarında yapılan birtakım düzenlemelere rastlamaktayız ki bunlar içerisinde kılık kıyafetleri toplumsal yaşamdaki yerleri bulunmaktadır. Bu fermanlar arasında ‘’kadınların erkeklerle birlikte aynı sandala binmemeleri, kaymakçı dükkânlarına girmemeleri, ferace biçimlerinde yenilik yapılmaması, mesire yerlerine gitmemeleri, ince kumaştan ferace giymemeleri, kadınların haftada dört gün evlerinden çıkabilecekleri (III. Osman dönemi), kadınların hiç evden çıkmamaları” (IV. Mustafa dönemi) vardır.’’ (Çitçi, 1982, s.82).

 “İslamiyet’in 10.yy’dan itibaren yeni bir din olarak benimsenmesi, Türk aile düzeninde bazı değişikliklere zemin hazırladı. Zira bu yeni din, aile konusunda pek çok yeni esaslar getirmekteydi. Kanuni döneminden sonraki padişah fermanlarında ve şeyhülislam fetvalarında kadınların giyimleri, toplumda yaşama katılmaları ile ilgili birtakım kısıtlamalar yer almaktadır. Zaman içinde Arapların etkisinde kalan Türk toplumunda, kadınların toplum içindeki durumları da bozulmaya başlamıştır. Özellikle İslam toplumunun kabul ettiği iki gelenek Müslümanlığın gerilemesine sebep olmuştur. Bunlar kadınların inzivası ve erkeklerin birden fazla kadınla evlenmesi geleneğidir. Böylece Türk kadınının sosyal hakları giderek sınırlandırılır ve atalarından elde etmiş oldukları hakların önemli bir kısmını kaybederler. Peçe takmak bunun en iyi örneğidir. “Harem” düşüncesi de Bizans ve İran’dan bize gelmiştir. 15.yy’da sarayda uygulanmaya başlayınca, vezir ve beyliklerin konaklarına da yayılmıştır. Çarşaf ise İslam’dan çok daha eskidir. İslamlık çarşafı İbranilerden alır. Türkler ise çarşafla tüm Bizanslılarda ve tüm doğu Hıristiyanlarında karşılaştılar ve çarşafı onlardan aldılar. Başta şehirler olmak üzere kadınlarda çarşaf ve peçenin kıyafet olarak yaygınlaşması, giyim ve sokağa çıkma gibi dışa dönük davranışlar ülkenin her yanında kurallar haline sokulmuş, bu hususta fermanlar çıkarılmıştır. Zaman içerisinde Müslüman kadınlar bu uygulamayı kabullenip kısa zamanda çarşaf giymeye başlamışlardır. Bu değişim süreci, kentli kadınlarda kırsal alanda yaşayan kadınlara oranla biraz daha fazla ve hızlı yayılmıştır. Çarşaf giyme zorunluluğu hatta biçimiyle ilgili birtakım kararlar alındığı olmuştur. (Kurnaz, 1991, s.12)

1867’de yayımlanan bir gazete duyurusu kadına verilen değeri açıkça ortaya koymaktadır:

“Kadınlar yalnız ve ancak Sultan Ahmet, Haleti ve Şehzadebaşı camilerine gidebilecek bunlar dışında hiçbir büyük camiye gidemeyeceklerdir; namaz sırasında bu camilerde yalnızca ve yalnızca hizmetliler bulunabilecek, hiçbir erkek içeri alınmayacaktır. Kadınlar bir iftar çağrısı için bir yerden bir yere giderken, kalabalık yerlerde durmaksızın ve orada burada gezinirken vakit yitirmeksizin önlerine bakarak yürüyeceklerdir. Alışveriş yapmak için dükkânların içlerine girmeyecek, kapının önünde bekleyeceklerdir” (Caporal, 1982, s.142–143)        

Bu sancılı süreçler II. Meşrutiyet döneminden sonra değişmeye başlamıştır, nihayet Batı ile hemhal olan aydın kesim sesini duyurmaya başlar. Kadınlar dernekler kurar; kadınların, özellikle aile içinde zevcelik ve annelik rolleriyle sınırlandırılmalarını eleştiren çok sayıda dergi yayınlarlar.

‘’18.yy kadınları Osmanlının gözlerini batıya çevirmiş bürokratik elitlerinin modernleşme özlemlerine, bir yandan çökmekte olan bir imparatorlukta uyanan milliyetçilik hareketine, bir yandan da o yıllarda batılı ülkelerin siyasal hayatlarını kasıp kavurmakta olan uluslararası feminist harekete duyarlıydı.’’ (Tekeli, 1995, s.30).

Cumhuriyet dönemine bakıldığında ise 1923-1938 yılları arasında Mustafa Kemal Atatürk’ün, kadını toplumsal hayata kazandırmak amacıyla, kadının maruz bırakıldığı yukarıda sayılan etmenleri ortadan kaldırmaya yönelik çalışmalar yaptığı görülmektedir. Faaliyetlerine, eğitim alanından başlamış ve ilk olarak kız ve erkek çocuklarının aynı alanda eğitim görmelerini sağlamıştır. Evlilik kurumu ile ilgili düzenlemeler sağlamış ve kadına söz hakkı tanımıştır. Kadını iş ve siyaset alanlarına dahil etmiş, topluma kazandırmıştır.

Günümüz Türkiye’sine bakılacak olursa; Türkiye’de kadınların Cumhuriyet dönemi ile elde ettikleri haklar sayesinde ayakta durduklarını yavaş yavaş unutmaya başladıkları açıktır. Belki de unutturulmak istenmektedir. Günümüz Türkiye’sinde kadın, birçok alanda aktif faaliyet gösterme hakkına sahiptir. Ancak birçok televizyon kanalında yapılan yayınlarda kadının asıl işinin evi ve çocukları olduğunu toplumun gözüne sokarcasına empoze etmeye çalışan yayınlar yapılmaktadır. Bunların asıl amacı yukarıda bahsedilen dönemlerdeki kadın profilini Türkiye’ye geri getirmektir.

Türkiye’de Kadının Kadına Bakışı

Evren Karataş’ın Türkçe Anabilim Dalı Doktora Tezinden alınan bilgiler ışığında, Türkiye’de kadının kadını nasıl gördüğü açıklanmaya çalışılacaktır. Karataş, kadın hemcinsini arkasını dönmemesi gereken bir düşman olarak görür ve aslında kadın kamusal alandan görünür ya da görünmez birçok nedenle uzak kaldığı için kendini geliştirememekte, bu kez de kendi yaşama alnındaki diğer kadınların eksiklerini, hatalarını bulmaya çalışmaktadır. Tıpkı onların da kendisine yaptığı gibi, demektedir.

Geçmişten günümüze Türk yazınına ve tiyatro eserlerine baktığımızda Kadınlar sürekli kendilerini erkeklere değil, kadınlara, kayınvalideye, görümceye, komşuya beğendirmeye çalışmaktadırlar. Eserlerde dikkatleri çeken bu durum aslında gerçeğin esere yansıtılmış halidir.

  “Zira gayet iyi bilirdi ki, kadınlar en çok birbirlerine düşmandı. Kadınlar ne vakit bir araya gelseler evvela tepen tırnağa birbirlerini süzer, şıppadak birbirlerinin derdini tasasını keşfeder, ancak ondan sonra hal hatır sormaya geçerlerdi. Muhabbet koyulaştıkça, nerede bir yırtık yahut leke, karanlık oda yahut mezbele var ise, teker teker tespit edip özenle işerlerdi hasıraltı defterlerine. Arkadaşlıkları tavşan uykusuna benzerdi. Yüzleri birbirlerine dönük uyurlardı, en ufak çıtırtıya kulak kabartarak. Sırdaşlıklarının harcı yumurta aklarına bulanmış vehimlerle karışmıştı. Yapı sağlamdı sağlam olmasına da zangır zangır sallanırdı dipten vuran ilk kuruntuda. Oysa gümüş bir ayna olmadan, işini tam yapamazdı, gümüş tarak bir ayna lazımdı muhakkak. Memiş Efendi bilirdi ki, kadınlar birbirlerinin akislerinde çirkinleşirlerdi. Birbirlerine katiyen arkalarını dönmemeli; yan yana kol kola gelmelilerdi bu sebepten.” (Şafak, Mahrem, s.34).

Genel hatlarıyla değerlendirdiğimizde kadınların uğradıkları bir haksızlık durumunda eyleme geçmeyerek kin beslemeyi tercih ettikleri göze çarpmaktadır. Diğer bir tutum ise erkelere oranla hemcinsleri ile münakaşa etmek, onlardan nefret etmek ve kin beslemek daha kolay bir seçenektir.

Kadınlar sevdiklerini elinden aldıkları, kıskandıkları için başka kadınlara düşmanlık besleyebilmektedirler. Bu durum aslında kadının kendini tam olarak ifade edememesiyle ilişkilidir. Kadınlar uğradıkları haksızlıklar karşısında eyleme geçemediği için pasif bir şekilde kin beslemek onlara daha kolay gelmektedir. (Karataş, 2009, s.731) Bu tutumların temelinde toplumun kadınlara vermiş olduğu ‘’yalnız ve güzel kadınlar diğer kadınlar için bir tehdit oluşturur’’ imgesidir. Bu imgenin yarattığı negatif algı günümüzde kadınların kadınlar ile olan ilişkilerinin sahteleşmesine neden olmuştur.

İslam Ülkelerinde Kadının Konumu

Dünyada az gelişmiş 48 ülkenin 21’lik kısmını oluşturan İslam ülkelerinde; Tunus, Fas, Mısır, Suriye ve Cezayir’de kadın haklarına yönelik bazı iyi gelişmeler bulunuyorsa da bu ülkelerdeki kadınların istenilen bazı haklarını elde edebilmeleri için daha çok zaman gerekeceği görülüyor. Mısır ve Suriye’de kadınlar kendi hakları yönünden yeni bilinçlenmeye başladıkları, bu ülkelerde kadının seçme ve seçilebilme, eğitimin her aşamasında var olabilme hem özel ve hem de devlet kurumlarında çalışabilme, ülke içinde serbest dolaşabilme, kendi işini bile kurabilme gibi birçok haklarının var olduğu görülüyor. Ancak bu ülkelerde sayılan bu kadın haklarının daha çok kent merkezlerinde var olduğunu, kırsal kesimde ise kadının toplum içerisindeki yerinin dini anlayış kurallarına göre belirlendiği bir gerçektir. 

Günümüzde hala bu konuların tartışılıyor olması yeterince acı verici bir konu değilmiş gibi halinden hoşnut kadınların bulunuyor olması cabasıdır. Zaten sahip olması gereken hakların onlara verilmemesini dini emirlere bağlayarak, talep etmeye tenezzül bile etmemektedirler. Dini emirlerin çarptırılarak erkek egemen toplumun tekeline getirildiğini anlayamamaktadırlar. Bunun nedeni ise okuma-yazma oranının çok düşük olduğu göz önünde bulundurulursa doğdukları andan itibaren bilinçlerine yerleşen ‘’her halde doğrusu bu’’ düşüncesidir. Öte yandan Doğu Afrika’da başlatılan kadın hareketlerini yavaş yavaş sonuç vermektedir.

Suriye ve Yemen, farklı bir durumla karşımıza çıkıyor. Özellikle yedi yıldır süregelen “Arap Baharı” iç savaşında, yüzlerce kadın tecavüze uğrama, öldürülme, köle olarak alınıp satılma, eşini, babasını, çocuğunu ve yakınlarını savaş nedeniyle kaybetme ile karşı karşıya olup, en sıkıntılı yaşam sürenlerin kadınlar olduğu gerçeğini unutmamak gerekiyor. 

‘’Irak, Ürdün, Yemen, Afrika İslam ülkeleri ve Arap Yarım Adası ülkelerindeki kadınların, büyük çoğunluğunun okur-yazar olmadığından, haklarının ne olduğunu bilemiyorlar. Bu bölgede Sudi Arabistan’da hala Şeriat yasalarını hükmüne göre, bir kadının görevinin evde kalıp, çocuklarına ve kocasına bakması gereği kadınların kaderi olarak öne sürülüyor. Bu ülkede kadınlar yanında kocası olmadan sokağa bile çıkamıyor ve kadının bireysel kimlik kartı bile bulunmuyor. 

İran kadını, İran’ın Şahlık dönemindeki dünyaya açılma ve modern yaşama haklarını biliyor. 1979’da İran’ın İslam Cumhuriyeti haline dönüşmesi ile kadınlar daha önce sahip oldukları haklarını kaybettiler. İran kadını artık kara çarşaf içinde tek tip urbaya büründü. Ancak günümüzde üniversitelerde okuyan kadıların neredeyse erkeklerden fazla olduğu İran’da, ne yazık ki devlet mahkemelerinde iki kadının şahitliği bir erkeğe denk sayılıyor. Ancak İran kadını haklarını almada ve gelecekte çağdaş ve modern kadın yaşamını elde etmede azimli çabasını her vesilede sürdürüyor.’’(Poyraz Ülger, 2018)

Batı Ülkelerinde Kadının Konumu

Her ne kadar Hristiyanlığın Meryem’e vermiş olduğu bir önem olsa da ilk çağlarda kadının durumu Batı’da da pek iç açıcı değildir. Kadın konusundaki cahiliye safsatalarının ilk emareleri eski Yunan ve Roma geleneklerinde de görmek mümkündür. Kadını kuluçka makinesi olarak gören Eski Yunan ve Roma kültürü, anneyi çocuğa akraba bile görmezdi. Yahudilikte dinsel nesebin kadından türemesi, kadına verilen değerden değil, annenin kesinliğine dair inanıştandı. Dahası, Hristiyan ve Yahudi geleneğinde bizzat ‘’kutsal’’ metinlerde kadınlar metalaştırılmış ve cennetten kovulmanın, fanileşmenin, dünyadaki sıkıntıların bir nedeni olarak görülmüştür.

Aydınlanma çağı ve kilise baskısının yıkılması ile birlikte başlayan modernleşme süreciyle yıkılan tabuların yerini Sanayi Devriminden sonra başlayan kadının iş gücü oluşu almıştır. Felsefi alt yapısı aydınlanmaya kadar giden feminizmin yapısal kökenleri Sanayi Devrimine dayanır. Aydınlanmanın değerleri olan eşitlik ve özgürlük söylemlerine Sanayi Devriminin eşitsiz ilişkileri de eklenince kadın hareketi için uygun zemin oluşmuş oldu. Kadın haklarını merkeze alan feminist hareket, çıkışından bu yana sürekli değişmiş ve farklı kadın söylemlerine ev sahipliği yapmıştır.

‘’Sanayi Devrimi’ne geldiğimizde eve hapsedildiği söylenen, miras hakkı tanınmayan, erkek egemenliği altında olması gereken kadın, önceleri babalarından alınıp kocalarına köle yapılırken, 18. yy’ın sonları ve 19.yy Avrupası’nda, iplik ve dokuma tezgâhı işverenleri, kadın ve çocukları işe alıyordu. Çünkü onlar daha iyi çalışıyor, daha az ücret alıyordu. Ayrıca içinden çıktığı dönemin koşulları itibariyle kadın, henüz özgürlük kavramından çok uzak, silikleştirilmiş bir öğe olarak görülüyor ve kapitalizm bu durumdan alabildiğine faydalanıyordu. 1831’de, Lyon’da, ipek işleyen kadın işçiler, sabah 5, akşam 11, günde 18 saat çalışıyorlardı. Bu sefalet koşullarını tüm çıplaklığıyla anlatan Emile Zola’nın Germinal adlı kitabında, çocuğunun yaşamını devam ettirmek, bakkala borç yazdırabilmek için bedenini satan anneler ya da beğendiği bir elbiseyi alabilmek için bile fuhuş yapan genç kızlar görürüz. Kadının ev hapishanesinden sokak cehennemine düşmesi, başta, onu tutsak kılan ikinci bir alan olarak tanımlanabilir.’’ (Alikoç, 2007)

Edward Said’e göre egemen Garp’ın hem esrarlı hem semavi ve hem de barbar Şark’ı icat etmesi gibi, erkek iktidar da insanlığın hem gizli hem bulanık hem de çekici yüzü olarak kadını icat etmiştir.

‘’Günümüze yaklaşırken, Avrupa’da, faşizm koşulları altında Hitler’in başını çektiği 3. Almanya parlamentosunun 3 K kadın tarifi ise, özgürleşme mücadelesinin tüm kazanımlarının gerisine düşüldüğünü ortaya sermektedir. “Kirche, Küche, Kinder” – “Kilise, Mutfak, Çocuklar”. Faşist diktatörlük şartlarında, kadınlar yeniden evlere hapsedilmeye çalışılmış, tüm politikleşme süreci unutturulmaya uğraşılmıştır. Faşizmin kadına yaklaşımı da bu şekildedir’’ (Alikoç, 2007)

Alman kadınlarının Hitler döneminde yaşadığı bu durumu Türk kadınları günümüzde hala yaşamaktadır.

Anne ve Anneliğin Kadın Üzerindeki Etkileri

Baba-oğul ilişkisinde babalar oğullarının kendi devamları olmalarını isterken anneler ise kızlarının kendilerininkinden daha iyi bir hayat yaşamalarını isterler. Çocuklarını hep bu amaçla yetiştirmeye çalışırlar ve yapalar da. Eğer bir anne kızı ile arasına mesafe koyuyor ise bunun tek sebebi onu istediği gibi yetiştirememekten korkmasıdır. Kadınlar baba evinde baskılandıktan sonra evlenip aynı baskıyı koca evinde de görünce yaşamak istedikleri   hayatı artık kızına yaşatma amacı gütmeye başlarlar. Kızlarını güçlü yetiştirmek ve kimseye muhtaç etmeme düşüncesi ile kendilerinden uzak yetiştiren anneler, ileride bu kızların sevgisizliklerini kendi evlatlarına yansıtacaklarını düşünmemektedirler.

‘’ Bu konuda Canbaz romanındaki Gülnaz kızını yetiştirirken temel yasasının “anasının kendisine ettiklerini kızına yapmamak” olduğunu belirtir. Romanda annelerin kendi annelerinden öğrendiklerini kızlarına dayatmaları, onların yaşamları üzerinde otorite kurup sürekli müdahale etmeleri, kısacası onlara birer birey olma hakkını vermeyip bir geleneğin sürdürücüsü rolünü kazandırmanın doğru olmadığını anlatmıştır. Artık büyükannelerden annelere, annelerden kızlarına aktarılan baskılayıcı, kuşatıcı davranışların değiştirmesi gerekmektedir. Çünkü birey olabilmenin ilk şartı özgür olabilmektir.’’ (Karataş, 2009, s.102)

Kız çocukları ise hayatları boyunca annelerini rol model alırlar ve ona benzemek için uğraşırlar. Ancak anne, kız çocuk çatışması yaşanan ailelerde; anneler kızlarını karşı cinsle yaşayabilecekleri tehditlere karşı korumak için evde tutmaya çalışır, kızları ise bunu özgürlükleri kısıtlandığı için annelerine karşı nefret duyarak cevaplandırır. Asıl amaçlarının kızlarını korumak olduğunu evlenip çocukları olana kadar anlamazlar.

İNCELEME

Eserleri karşılaştırmaya başlamadan önce bu bölümde yazarlar ve eserler hakkında bilgi verilecek, giriş bölümünde bahsedilen temel sorunlar her iki eserde ayrı ayrı ele alınacaktır. İnceleme bölümünün temel amacı, cevabı aranan ‘’kadınların kadınlara bakış açısını’’ kaynak eserler üzerinden detaylıca okuyucuya aktarabilmek ve karşılaştırma bölümüne hazırlık yapmaktır.

Doris Lessing ve Ece Temelkuran Hakkında Bilgi

Doris Lessing

Doris Lessing, ya da gerçek adıyla Doris May Tayler 22 Ekim 1919’da İran Kermanşah’da doğdu. Annesi de, babası da İngiliz’di. İngilizlerin İran Şahı ile yakın ilişki içinde olduğu yıllardı. Babası I. Dünya Savaşı’nda sakatlanmış ve İran Kraliyet Bankası’nda memur olarak çalışıyordu. Annesi ise hemşire idi. 1925 yılında Güney Rodezya’ya (Zimbabwe) taşındılar. Katolik olmadıkları halde, iyi bir eğitim alması düşüncesiyle Katolik okuluna gönderildi. Rahiplerin sert tavırları nedeniyle okuldan soğudu. Henüz 13 yaşındayken, okuldaki başarısızlığı nedeniyle eğitim hayatı sona erdi ve bu onun yıllar sonra dünyanın en önemli yazarları arasına girmesine zemin hazırladı. Evde oturmak zorunda kalınca, kitap okumaya başladı. Lessing, annesinin baskısına dayanamayıp 15 yaşında evi terk etti. Annesi gibi hemşirelik yapmaya başladı. Çalıştığı yerdeki yöneticisi de, onun yazarlık yaşamına katkı sağladı. Doris’e okuması için politik ve sosyolojik kitaplar, romanlar verdi. İlk öyküsünü gazete ve dergilere yolladı. Güney Afrika’da yayınlanan bir dergi yayınladı, hatta telif bile ödedi. Bu, Doris’i teşvik etti. Dönemin kadınları ikinci plana attığı, ev hanımlığına zorladığı kültürü reddederek, evliliğe ve çocuk sahibi olmaya karşı çıkıyordu. Ama buna rağmen, 19 yaşında bir çiftçiye aşık olup evlendi; iki de çocuk yaptı. Kısa sürede hata yaptığını anladı; 10 yıl sonra oğlunu alarak kocasını terk etti. Ancak yaklaşık 1 yıl sonra Komünist Partisi üyelerinden Gottfried Lessing ile evlendi. 6 yıl sonra 1949’da boşandılar. İlk romanı The Grass is Singing da aynı yıl, İngiltere’de yayınlandı. 1956 yılında da Güney Rodezya ve Güney Afrika’da “istenmeyen kişi” ilan edilse de, ırkçılık temaları ve Afrika kitaplarında hep oldu. Feminizmle, mistisizmle, kozmik fanteziyle ilgilenen Lessing, bunları romanlarına da yansıttı ve giderek yüzyılın en iyi yazarları arasına girdi. İngiltere’nin eski Başbakanı Tony Blair, onu Kraliçe’nin asil ilan edeceği kişiler listesine eklemişti. Lessing’in ise buna tepkisi sert oldu ve asalet ünvanını reddetti. Son romanı Yarık 2007’de yayımlandı ve aynı yıl Nobel Edebiyat Ödülü’nü kazandı. 2013’te Londra’da öldü.

Ece Temelkuran

1991 yılında Bornova Anadolu Lisesi‘ni, 1995 yılında Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi‘ni bitirdi. 1993 yılında Cumhuriyet Gazetesi’nde gazeteciliğe başladı. İlk yazıları Patika Dergisi‘nde yayınlandı. Kadın hareketi, siyasi tutuklu ve hükümlüler, Güneydoğu sorunu üzerine çalıştı, röportajlar yaptı. Almanya‘da kadın hareketi üzerine bir araştırma yaptı. Ardından avukatlık ruhsatnamesini aldı ancak bu mesleği henüz icra etmedi. Yurtiçinde ve dışında çeşitli dergilerde yazılar yazdı, CNN Türk‘te muhabirlik yaptı. Dünya Sosyal Forum sürecini izlemek için 2003’te Brezilya‘ya, 2004’te Hindistan‘a gitti. Venezüella‘daki sosyalist devrimini ve Arjantin‘de ekonomik krizden sonra oluşan halk hareketini inceledi. Bu harekete ilişkin yazıları “Buenos Aires‘te Son Tango adı altında yazı dizisi olarak Milliyet‘te yayınlandı. Milliyet gazetesinde “Kıyıdan” adlı köşesinde yazdı. Habertürk Gazetesi’nde 8 Şubat 2010 gününden itibaren yazmaya başlayan Temelkuran’ın 4 Ocak 2012 tarihinde işine son verildi.  Her yıl Dünya Sosyal Forumu‘nu yerinde izlemeye devam ediyor. Ece Temelkuran, Aslı ErdoğanÜmit KıvançBejan MaturBeliz GüçbilmezMurat Uyurkulak ve Şamil Yılmaz ile birlikte Son Bir Kez oyununun yedi yazarından biridir. 17 Ekim 2010 tarihinden itibaren Habertürk TV kanalında her pazar yayınlanmaya başlanan “Kıyıdan” adlı bir programı hazırlayıp sundu. Penguen karikatür/mizah dergisinde yazı yazmaktadır. 1996 tarihli Bütün Kadınların Kafası Karışıktır kitabı, 2015 yılında Selen Uçer tarafınan tiyatroya uyarlanarak sahnelenmiştir. 2013 tarihli Düğümlere Üfleyen Kadınlar romanı Uluslararası Edinburgh Kitap Festivali tarafından verilen İlk Roman Ödülü’ne layık görüldü.31 Mayıs 2018 tarihinde İngilizce ve diğer dillerde yayınlanan Türkiye: Çılgın ve Hüzünlü kitabıyla, gerçek bir yurtsever ve Avrupa savunucusu olduğu gerekçeleriyle Polonya‘da Avrupa Dayanışma Merkezi tarafından verilen “Yeni Avrupa’nın Büyükelçisi” ödülüne layık görüldü. Temelkuran’ın son kitabı Bir Ülke Nasıl Kaybedilir önce Şubat 2019’da İngiltere‘de How to Lose a Country: The Seven Warning Signs of Rising Populism adıyla yayınlanacak, daha sonra 10 dile çevrilecek.

Altın Defter Adlı Eserin Özeti

Lessing’in başyapıtı olarak kabul edilen kitabı “Altın Defter”, artık eser veremediği için tıkanan ve çocuğunu tek başına yetiştiren bir anne, yazar, aşık, dost, aktif politikacı kimliklerinin baskısı altında ruhsal çöküntünün eşiğine gelen bir yazar olan Anna Wulf’un kendi içindeki bölünmeyi, dört ayrı renkteki deftere yansıtmasını ele alır.  Bu defterlerden ayrı Anna Wulf ve arkadaşı Molly’nin hayatını konu alan Özgür Kadınlar adlı bir kitaptan oluşur. Her defter yazarın kişiliğinin bir bölümüne odaklanır. Sarı Defterde Anna’nın kendi üzerine yazdığı bir romanı, siyah defterde komünist dönemlerindeki Afrika deneyimleri, kırmızı defterde politik duruşu ve komünistliğinin doğruğunu, mavi defterde ise gündelik olaylara değinir.    Komünizmin hayal kırıklıkları, kadın erkek ilişkilerindeki sorunlar, cinsel sıkıntılar, yazın hayatı ile ilgili kaygılar nedeniyle ruhsal çöküntünün sınırına dayanmış olan yazarın, kendini çözümleme aşaması, Şeker Anne ile yaptığı psikoanaliz seansları, aydınlar arasında yapılan sıkı tartışmalar eserin içinde ele alınır. Anna’yı çılgınlığın eşiğine getiren bu çalkantılı çöküntünün ruhsal çözümlemesi beşinci defter olan Altın Defter ile gelecektir.

Eser ayrı kitaplardan oluştuğu için özetlemek pek kolay değil ancak olaylar kısaca şöyle gelişir, Anna ve Molly uzun yıllardan beri arkadaşlardır ve ikisi de boşanmıştır. Anna kendilerini özgür kadınlar olarak tanımlar çünkü hayatlarını hiç kimseye bağlı kalmadan diledikleri gibi yaşarlar. Anna’nın bir kızı Molly’nin ise bir oğlu vardır. Molly yeri geldiğinde Anna’yı kıskanıp, acımasızca eleştirilerde bulunsa da yaşamları boyunca birbirlerinden başka kimseye güven duymamışlardır. Molly Anna için hem arkadaş hem anne figürü olmuş. Eserin ortalarına doğru Molly’nin oğlu Anna ile konuştuktan sonra intihar girişiminde bulunuyor ve kör kalıyor. Anna kızı ile birlikte Molly’nin evinde yaşıyor ancak eserde yazarın farklı farklı isimler verdiği erkek arkadaşı onu terk edince o evde yaşamak istemiyor ve taşınıyor. Eserin sonuna doğru yanına taşınan bir kiracı ile yaşamaya başlıyor ve bu adama aşık oluyor ancak özgür kadın figürüne bu aşk ters geliyor ve ayrılıyorlar. Finalde ise Molly başkası ile evleniyor, oğlu babasının yanında şirkete işe giriyor, Anna ise aynı özgür kadın düşüncesi ile yaşamaya devam ediyor.

Düğümlere Üfleyen Kadınlar Adlı Eserin Özeti

Neffâsâti fi’l-ugad, yani Düğümlere Üfleyen Kadınlardört kadının yol hikayesini anlatmaktadır. Eser bölümlere bölünerek anlatılmaktadır ve yazar her bölümü kendine has bir yöntemle yazmıştır, önce bölümün ortasından bir parça veriyor ve daha sonra anlatmaya başlıyor. Hikâye Arap Baharı’nın ortasında geçmektedir, Orta Doğu ve Afrika’nın yeniden inşasına okuyucuyu dahil etmek amaçlanmıştır. Eser, aynı zamanda yazarın kendisi olan Türk gazeteci bir kadının Tunus’ta Maryam ve Amira ile tanışmasıyla başlar. Maryam Mısırlı bir akademisyendir. Mısır’da yaşamasının getirdiği normlar ile kendi içindeki savaşları arasında kalmış bir kadındır. Amira ise Tunus’lu dansa gönlünü vermiş ve devrimci bir kadındır. Dördüncü kadın ise Madam Lilla’dır. Madam yaşlı olmasına rağmen çok güzel ve çok güçlü bir salon kadınıdır. Eser Madam Lilla’nın kadın kahramanlara çıkmak istediği yolculukta eşlik etmelerini istemesiyle asıl konuya girer. Madam gençlik yıllarında onu terk eden sevgilisinden intikam almak, onu öldrmek istemektedir. Amira Madam Lilla’yı hayatı boyunca annesine duyduğu annesinin yerine koyar ve bu teklifi anında kabul eder, sonrasında yazar olan karakteri ikna eder. Maryam ise kitabın sonuna kadar Madam’a yakınlık duymaz ama arkadaşlarını yalnız bırakmamak için kabul eder ve Mısır’a yolculuk başlar. Madam’ın Maryam’in ve Amira’nın hikayesini kitabın içinde her bölümde birer parça olarak anlatılır. Kitabın sonunda her kadının hikayesi bir noktada kesişir ve birbirlerine o kadar bağlanırlar ki bir daha ayrılamazlar. Yolculuk çok maceralı bir şekilde tamamlanır ancak yazar Madam’ın Jezim’i öldürmekten vazgeçtiğini yazsa da son sayfadaki konuşmada Madam ‘’bunu hepimiz için yaptığımı biliyorsun’’ der ve okuyucuyu ikileme düşürür.

Altın Defter Adlı Eserde Kadınlar Arasındaki Arkadaşlık İlişkisinin İncelenmesi

Eser, Batı ülkeleri kadınlarını temsil etmesi bakımından önemlidir. Eserde önemli iki kadın karakter bulunur. İlki Anna diğeri ise en yakın arkadaşı Molly’dir. Arkadaşlık ilişkilerinde Molly daha baskındır, sözünü sakınmadan söyler ancak Anna ilişkilerinin beynidir, organizasyon onun işidir. Çok uzun yıllardır arkadaşlardır. Aynı dönemlerde evlenip, aynı dönemlerde boşanmışlardır. Çok samimi bir arkadaşlıkları olmasına karşın Anna çoğu şeyini Molly’e anlatmaz. Bunun sebebi Molly’nin söyleyeceklerini önceden bilmesi ve duymak istememesidir. Aslında Molly’nin onu yargılamayacağını bilmektedir ancak yine de duymak istemez. Molly Anna’ya hayatında olan biten her şeyi anlatır, Anna ne yorum yaparsa yapsın fazla önemsemez.

‘’Arkadaşlıklarındaki denge, dostluklarının başlangıcında kurulmuştu. Molly dünya işlerinde daha becerikli, Anna ise daha yetenekliydi. Anna düşüncelerine kendine saklardı. Bazı şeyleri çabuk kavrayamadığını kabullenerek Molly’e gülümsedi.

 ‘’ Birbirimizden bu kadar farklı olmamıza karşın bizi birbirimizin yerine koymaları tuhaf,’’ dedi Molly. ‘’ Belki de evlenmediğimiz, aynı tarzda yaşadığımız için öyle düşünüyorlar. Tek görebildikleri bu.’’

‘’Onlara göre biz özgür kadınlarız’’ dedi Anna alaylı alaylı. Sonra da, ‘’ Bizi hala erkeklerle olan ilişkimize göre tanımlıyorlar. En iyileri bile’’ diye öfkeyle ekleyince Molly, şaşırıp dikkatle baktı ona.’’(Lessing, 2017, s.32-33)

Anna ve Molly’nin kendilerine özgü bir arkadaşlık düzenleri vardır. Gerektiği kadar birbirlerine sadık olurlar ve gerektiği kadar birbirlerinden uzak dururlar. Dışarıdan görenler onları birbirlerinin aynı karakter özelliklerine sahip olduklarını düşünmektedir ve onlar bu durumdan rahatsızdırlar. Çünkü her ikisi de iki ayrı ‘’Özgür Kadındır’’.

‘’… yemeğe kalırım, bütün öğlenden sonra Molly’yle dostluk ve yakınlık içinde sohbet ederiz, bütün engeller ortadan kalkar. Sonra birbirimizden ayrıldığımızda, içimiz kinle dolar, çünkü aslında kadınlara değil, erkeklere sadakatle bağlıyız…’’(Lessing, 2017, s.87)

Anna ve Molly birbirlerinin tek arkadaşlarıdır, ancak yukarıdaki alıntıdan anlaşılacağı üzere okuyucu, arkadaşlıkları konusunda şüpheye düşmektedir. Kadınlar kendi hayatlarının derdine düşmüş oldukları için herhangi bir arkadaşlarının derdi onları fazla ilgilendirmemektedir.

‘’… oysa şimdi insanlarla her konuşmam, her karşılaşmam bir mayın tarlasında yürümeye benziyor.  En yakın dostların bile zaman zaman insanın kaburgalarının arasına bir bıçak saplayabileceğini neden kabullenemiyor?

Az kalsın ters ters, ‘’çok az para kazandığımı, çok yakında bir işe girmek zorunda kalacağımı bilmek herhalde seni sevindirecektir?’’ diyecekti. Onun yerine Molly’nin sözlerine yüzeysel olarak neşeyle yanıtladı.’’(Lessing, 2017, s.81)

Özetle eserden yola çıkarak, Batı’da kadınlar arasındaki arkadaşlık ilişkileri yüzeysel ancak gerekli olduğunda bir bütünlük oluşturulmaktadır demek yanlış olmayacaktır.

Altın Defter Adlı Eserde Batılı Kadınların Kadına Bakış Açısının İncelenmesi

Anna’nın kaldığı otelde June isimli bir kız vardır, aile baskısı ve yaşının artık geçmeye başlaması dolayısıyla etrafındaki insanlara kendini sapık gibi gösterir. Anna kıza baktığında şöyle düşünür,

‘’June iriyarı, uzun bir kızdı; kırmızı bacakları ve kolları çok biçimsizdi. Yüzü, annesininki gibi kıpkırmızıydı; şişman biçimsiz yüzünü aynen annesininki gibi kıvırcık, soluk renkli saçlar çevreliyordu. Çekici hiçbir yönü, hiçbir özelliği yoktu. Ancak, içinde sanki fırsat kollayan kasvetli, her an patlamaya yol açacak bir enerji vardı, çünkü birçok genç kızın geçtiği o bilinen evreden geçiyordu. Transa benzeyen bir cinsel saplantı içindeydi.’’ (Lessing, 2017, s.148)

Anna aşırı hümanist ve insanların onun hakkındaki düşüncelerini önemsemeyen bir kadın olmasına karşın June’u gördüğünde içinden bunları geçirmeden edemez. Üzerine arkadaşı Maryrose ile June hakkında konuşurlar,

‘’ Onunla karşılaştığımız ilk gece, Maryrose’la ben bakıştık, az kalsın June’un içinde bulunduğu ruh durumunu anladığımız için kendimizi tutamayıp yüksek sesle gülecektik. Gülmedik, çünkü bizim için çok açık olan bu gerçeği erkeklerin fark etmediğini anlamış ve June’u onların alaylarından korumak istemiştik. Oteldeki bütün kadınlar June’un ne durumda olduğunun farkındaydı.’’ (Lessing,2017, s.148)

Hem kızla dalga geçmek istemiş hem de erkeklerin acı verici sözlerine maruz kalmasına engel olmuşlardır. Bunun açıklaması bir sonraki sayfada şöyle verilmiştir: Kadınlar birbirlerine sadıktırlar; bu, öteki sadakat duyguları kadar güçlüdür. (Lessing, 2017, s.149)

Yazarın kadınlar hakkında bulunduğu yargılardan bir diğeri şu şekildedir:

‘’Güzel olduğunu bilen birçok kız, güzelliklerinin bedelini Tanrı’ya öder gibi, insanların kendilerine dokunmalarına, öpmelerine, kucaklamalarına izin verirler. Erkeklerin ellerine boyun eğerken, yüzlerinde esnemeye ya da sabırlı bir iç çekişe benzeyen bir gülümseme belirir’’ (Lessing, 2017, s.156)

Yazar kadınların kendilerini değersiz hissetmemelerinden, güçsüz görmelerinden rahatsız olduğunu kitap boyunca vurgulamaktadır.

‘’ Öncelikle o kadını kıskanmıştım. Geçen gece o kadının yerinde olmayı dilemiştim, ama o gece kadının kim olduğunu bilmiyordum. Şimdi bunu öğrenmiştim ve George’dan nefret ettiğimi, onu suçladığımı fark edince şaşırmıştım… İşin en kötü yanı, kadının zenci olmasından da hiç hoşlanmamıştım. Bu tür duyguları aşmış olduğumu sanıyordum, ama galiba bunu becerememiştim; bu yüzden utanmış ve hem George’a hem de kızmıştım.’’(Lessing, 2017, s.187)

Anna karakterinin hümanist olduğu daha önce vurgulanmıştı ancak bu alıntıda çifte tezatlık bulunmaktadır. Anna evli bir adamla birliktelik yaşamaktadır, karısına karşı suçluluk hissedip bundan vaz geçmek yerine o kadına karşı kıskançlık duymakta ve siyah bir kadın olduğu için de sinirlenmektedir. Aslında pişmanlık duymaktadır ama bu pişmanlık sevgiye aç bir kadın olduğundan dolayı çok etkili olmaz. Anna kitap boyunca bu sevgi açlığından dolayı ona ilgi duyan erkeklerin hepsiyle birlikte olur, bu erkeklerin hepsi de evlidir. Ama sadece karılarına üzülmekle yetinir. Buradan çıkarılacak bakış açısı sorunu ise bir kadın başka bir kadını sırf bencilliği sebebiyle göz ardı edebilir.

Anna ve Molly ile ilgili kitapta geçen bir şu bölüm kadınlar ve bakış açıları hakkında okuyucuya güzel bir bilgi vermektedir:

‘’ Julia’nın az önce söylediği sözler Ella’da tanıdık duygular uyandırmıştı. Kendilerini sıradan olmasa bile, normal, yani sıradan duygusal tepkileri olan kadınlar olarak görüyorlardı. Alışılmışın dışında yaşam sürmelerine, kendilerini gerçekten anlayan erkeklerle karşılaşmamalarına bağlıyor, bunun böyle olduğunu söylüyorlardı. Kadınlar onlara karşı kıskançlıkla ve düşmanca, erkelerde sinir bozacak kadar bayağı düşüncelerle yaklaşıyordu; ikisi de bu durumdan şikayetçiydi. Arkadaşları onları sıradan ahlak anlayışını gören kadınlar olarak görüyorlardı. Ella, boşanmayı beklediği süre boyunca kendisinden hoşlanan erkeklere fazla yüz vermemeye çalıştığını söyleseydi, herhalde ona yalnızca Julia inanırdı, aslına bakarsanız, erkekler kendilerini kısıtlamışlardı. Ella artık özgürdü. Kocasıysa boşanma işlemlerinin tamamlanmasından iki gün sonra evlenmişti. Ella buna pek aldırmamıştı. Evlilikleri çok yıpratıcıydı ve mutlaka pek çok evlilikten daha kötü değildi. Ancak Ella ödünler vermesine yol açan bu evliliği sürdürseydi, kendine ihanet etmiş olacaktı. İşin iç yüzünü bilmeyenler, George’un Ella’yı başka bir kadın için terk ettiğini sanıyorlardı. Ella insanların kendisine bu yüzden acımasından nefret ediyordu. Bazı nedenlere bunu gurur sorunu yapmış, bu yanlış anlamayı düzeltmeye kalkmamıştı. Üstelik insanların ne düşündüğü önemli miydi?’’

Bu alıntı hem Anna ve Molly’nin arkadaşlıkları hem de erkeklerle olan ilişkileri üzerinden yazarın kadınlara bakışını içermektedir. Lessing her koşulda güçlü kadınlar yaratmak istemiş ve bir erkek için gardını düşüren kadınlardan nefret etmiştir. Buradan çıkarılacak sonuç ise bir kadın başka bir kadından yine onu düşündüğü için nefret edebilmektedir. Buna tatlı bir nefret diyebiliriz.

  ‘’ Nelson’nın karısı çok ilgimi çekmişti; bunun bir nede bu insanın nasıl biri olduğunu merak etmemdi. Ancak ilgimi çekmesinin bir başka nedeni daha vardı; bende onda olmayan ne olduğunu merak ediyor ve bu düşüncemden utanıyordum. Görebildiğim kadarıyla benden bir eksiği yoktu.’’(Lessing, 2017, s.647)

Anna sevgilisi George’un evinde davete gider ve karısı ile tanışır. Kadını iyice süzer ve George’un bu kadını neden kendisiyle aldattığını anlamaya çalışır. Bu durumun iğrençliğini fark ettiği zaman ise kendisinden utanır.

‘’ … kocasının içişini kaygıyla seyrediyor, ona bir bebek gibi davranıp içmekten vaz geçirmeye çalışıyordu… Tanrım, adam gerçekten de içmedi. Kadın onu okşadı, ona bir bebek gibi davrandı; bunun çok aşağılayıcı olduğunu düşündüm; sonra evliliklerinin böyle bir temel üzerine kurulduğunu anladım- o güzel yeşil Çin ipeğinden elbisesi ve uzun güzel küpeleri, adama annelik etmesinin ona bebek gibi davranmasının karşılığıydı. Çok utanmıştım. Başka kimse utanmamıştı.’’(Lessing, 2017, s.649)

Yazarın burada ortaya attığı sav, kadınların kocalarına annelik yapmaları aldatılmalarına neden olur. Yazar erkeklerin kendilerine annelik yapan kadınlarla evlendiğini, ceplerine para koyduklarını ancak bir süre sonra kendilerine itaat etmeyen kadınlarla birliktelik yaşadıklarını anlatmıştır.  Anna, yani yazar kadına baktıkça ve kadının kocasına itaat ettiğini gördükçe ortamdan nefret eder çünkü onun düşüncesine göre hiçbir kadın kendisine bunu yapmamalıdır.

            ‘’ Marion’a yeniden dikkatlice baktı, çünkü yıllarca Marion’ı hep acıması gereken biri olarak görmüştü, korkutucu değil.’’ (Lessing, 2017, s.528)

            Marion; kocasına sadık, onun tüm emirlerine boyun eğen, aldatıldığını bile bile susan acınası bir kadındır Anna için. Birkaç yıl sonra Marion kocasından boşanmaya karar verir ve kendi hayatını yaşamaya başlar; bu durum Anna’nın hoşuna gider, çünkü artık onu ürkütücü bir kadın olarak görmeye başlamıştır. Morion, kocasından boşanıp, kendine yeni bir hayat kurana kadar Molly’nin de Anna’nın da gözünde nefret edilesi bir kadın olmuştur.

Düğümlere Üfleyen Kadınlar Adlı Eserde Kadınlar Arasındaki Arkadaşlık İlişkisinin İncelenmesi

            Eser dört kadın karakter üzerinden anlatılmaktadır, yolculukları boyunca birçok kadınla karşılaşırlar ve onlar hakkında yargıda bulunurlar ancak bu bölümde dördünün arkadaşlıklarına değinilecektir. Eser Doğulu kadınları temsil edecektir.

            Öncelikle anlatıcı, Amira ve Maryam şans eseri Tunus’ta aynı otelde kalmaktadırlar ve bu şekilde tanışırlar. Aradan bir, iki gün kadar kısa bir süre geçer ve birbirlerini çok sevmeye başlarlar. Aynı anda Madam Lilla hayatlarına girer. Anlatıcı yazar arkadaşları hakkında şunları düşünür:

‘’Mısırlı Maryam, eğer bir gecelik giymiyor olsa genç bir oğlan çocuğu sanılabilirdi. Ve eğer ağzını açmasa kalın sesiyle insanda nasıl bir kudret hissi yarattığı bilinemezdi. Tunuslu Amira ise geceliğin içinde balık gibi oynuyordu durduğu yerde. Ne zaman rüzgar esse bir yeri öpülmüş gibi cilveleniyordu. Maryam buranın erkeği Amira kadınıydı.’’ (Temelkuran, 2018, s.19)

Anlatıcı kadınları kısa sürede çok sevmiş ancak birini güçlü olmasından ötürü erkeğe benzetmiştir. Doğu’da güçlü bir kadın olmak erkek gibi davranmak anlamına gelmektedir. Devamında bunu şöyle açıklamaktadır:

‘’Maryam’in dümdüz, uzun bir vücudu var. Sıkı örülmüş, her ilmeğini çeksen yine sökülmez, öyle beton. Yüzündeki her şey olması gereken yerde; ama öyle sert bakıyor ki, sanki alnında hiç indirmediği bir kapalıyız tabelası asılı. Bu vücutla dünyaya konulduğu için mi kadınlıktan uzaklaşmış diye uzun uzun düşünebilir insan.’’ (Temelkuran, 2018, s.32)

Hal böyleyken arkadaşı hakkında kötü düşünen tek kadın anlatıcı değildir, Maryam de Amira hakkında şunları düşünmektedir:         

‘’ Ben Amira gibi her şeyi ortalıkta yaşayan biri değilim… Anlayamıyorum onu.’’

Benim bir şey sormamı ya da söylememi bekledi, ama sustum. O devam etti:

‘’Hakikaten bu kadar çocuk mu, yoksa numara mı yapıyor onu koruyayım diye?’’ (Temelkuran, 2018, s.87)

            Birbirlerini hem sevip, sahip çıkmakta hem de bir o kadar kolay sinirlenmektedirler. Bunun sebebi yaşadıkları toplumun sinir sistemleri üzerinde fazla baskı yapmış olması olabilir.

‘’ Biz ne zaman böyle içli dışlı olduk? Bu iki kadın kim? Madam Lilla neyin nesi?’’ (Temelkuran, 2018, s.110)

Birlikte bir yolculuğa çıkacak, yaşlı bir kadının ricasını geri çevirmeyecek kadar samimi olmuşlardır. Ancak anlatıcının kafasından geçen düşünceler yukarıdaki gibidir.

            Maryam bir bölümde Madam Lilla’yı da topa tutar:

‘’İnsanları idare etmekte ustalaşmışsınız, orasını anladık… Şimdi öylesine, sırf heyecan olsun diye, Amira’yı da peşinizden sürüklemeye karar verdiniz öyle mi? Kolay lokma, ha? Ne kadar oldu Madam Lilla? Gücünüzü insanların üzerinde denemeyeli epey olmuş olmalı? Genç kadınların kanını emmeye bizimle mi karar verdiniz?’’ (Temelkuran, 2018, s.88)

Aslında Madam sadece onlardan çıkacağı yolculuğa eşlik etmelerini istemiştir fakat sonradan Madam’ı çok sevecek olan Maryam, arkadaşlarını ve kendini başlarına gelebilecek her türlü tehlikeden korumak için karşısındaki çok yaşlı bir kadın dahi olsa bu şekilde tepkiler vermektedir. Yetiştirilme şartları ve öncesinde başına gelen şeyler Maryam’i böyle davranmaya itmiş, güvensiz ve erkeksi bir kadına dönüştürmüştür.

‘’Madem bu kadar iş yaptın, hayatta kaldın yani, derin kalınlaşmış olmalıydı? Ya derin bize gösterdiğinden daha kalın ya da hayatı yaşamadın…mı acaba?’’ (Temelkuran, 2017, s.94) şeklinde patavatsızca bir söz söyler Maryam. Ve bu cümleyi sırf istemediği bir ortamda, istemediği bir durumla karşı karşıya kaldığı için çok sevdiği arkadaşı Amira’ya söyler. Amira’nın tepkisi ise şu şekildedir:

‘’Amira durdu taş gibi. Kanlı kanlı baktı Maryam’e: ’’Demek zalimlik yapacaksın öyle mi Maryam Hanım! Gücünü ihtiyar kadınlarda deneyeceksin, bu mudur! Biz çocuğuz ama en yetişkin sensin, öyle mi? Demek ben Madam Lilla kadar deli değilim, böyle mi? Hah o zaman sana şöyle diyeyim Maryam Efendi, sen daha deli görmedin! Sen beni böyle güldüm oynadım diye… sen beni… derim ince diye! … O kel kafandan neler geçiyor bilmiyorum ama sakın kendini benden daha akıllı sanma. Senin bir derdin var anladık söylemeyeceksin. Ben hiç değilse boğuşuyorum derdimle. Aha da işte ortadayım böyle!’’(Temelkuran, 2018, s.100)

Çok iyi anlaşan insanlar olmalarına rağmen en ufak bir sarsıntıda birbirlerinin boğazını sıkacak hale gelmişlerdir. Kitabın sonlarına doğru ise dostlukları tamamen pekişmiştir:

‘’ Madam Lilla, çok kızabileceğiniz, bıkabileceğiniz ama asla içtenlikle nefret edemeyeceğiniz kadar nadide bir simya idi… Biz ihtimamlı kadınlardık, üçümüz. Gözümüz gibi baktığımız bize kör olsa bile, öyleydik. Biz üçümüz başka türlüsünü bilebilen kadınlar değildik kısacası. Çok abartılacak bir şey gibi gelmiyordu ama evet, biz böyle bir kadının kalbini kırmış bir adamı öldürmek için çölü geçebilecek tiplerdik. Hayat nedir ki nihayetinde! Nedir ki? İşte zaten tam da ondan emin olmadığımız bir zamandı. Ama kalender olduğundan şüphesi olmayan kadınlardık. Her türlü. Ömrümüzün bir kısmını- kimlere, nelere harcamışız- erguvanlara bedelsiz verebilirdik. Bu yüzden o gece Dido’nun evinin damına çıktık. Eğer aşka ve kalbe kıymet vermeyen kadınlar olsaydık çıkmazdık da, bu kıymetin hesabını yapacak insanlar da değildik. Amira, ben ve Maryam evin damına tırmanırken bunları konuşmadık bile, lüzum yoktu.’’ (Temel kuran, 2018, s.250-251)

Daha önce verilen alıntılara göre değerlendirme yapılacak olsa, Doğu’da kadınların kadınlara karşı nefretle baktığı yorumu yapılabilirdi. Ancak son alıntı bir bakıma kilit noktadır. Son alıntıdan yola çıkarak Doğu’da kadınlar birbirlerine ilk başta önyargı ile yaklaşmaktadır, sonraları birbirlerini tanıdıkları zaman koşulsuz bir şekilde birbirleri için yapmayacakları şey yoktur demek yanlış olmayacaktır. Bu durumun sebebi ise toplumda karşılaştıkları kötü olaylar ve bu olayların onları daha temkinli davranmaya itmesidir.

Düğümlere Üfleyen Kadınlar Adlı Eserde Doğulu Kadınların Kadına Bakış Açısının İncelenmesi

‘’Başka kadınların çaresizliklerine öfkelenen kadınlar muhakkak kendi çaresizliklerine öfkeleniyorlardır Maryam Hanım. Senin neyin var böyle? … Eğer bir kadının kendinden sakladığı bir şeyi ortaya çıkarmak konusunda bu kadar yılmaz bir kâşif isen muhakkak kendinden sakladığın bir kadın var içinde. ‘’ (Temelkuran, 2018, s.92)

Yazarın burada ortaya attığı sav, kadınların başka bir kadının çaresizliğini içinde hissetmeleri ve bu duruma verdikleri tepkilerin sebebinin, karşıdaki kadın kim olursa olsun, empati yapmalarından kaynaklandığıdır. Doğu’da kadınlar yıllardır erkek egemenliği altında kaldıklarından, başka bir kadının çaresizliği onlarda ister istemez empati yapmaya yol açmaktadır.

‘’Hanımlar evvela… Ben, kurban olmadım. Ben, kalpsiz de olmadım. Bunu söylüyorum zira ekseriyetle kadınlar, kurban olmayan kadınları kalpsiz sanırlar.’’(Temelkuran, 2018, s.256)

Yazarın buradaki düşüncesi ise kadınların bir aşk karşısında kendini teslim etmediği durumlarda, yani bir erkeğe körü körüne bağlanmadığı zamanlarda, diğer kadınların onlara kalpsiz gözüyle bakmasıdır. Bir kadının, bir erkeğe bağlanıp, bu aşk uğruna harap olmaması aslında çok normaldir. Ancak diğer kadınlara göre bu kadın ya çirkindir hiçbir erkek ona bakmamıştır ya da bu kadın zalimin tekidir, aşıklarına yanıt vermemiştir.

‘’İnsanın yanında kendini olduğundan daha küçük ve daha etkisiz hissettiği kadınlardan biri Firdevs. Derinliğinden ziyade, genişliği olan bir kadın türü. Madam Lilla ile gerçek anlamda selamlaşmadıkları hepimizin dikkatini çekti.’’ (Temelkuran, 2018, s.362)

Firdevs Hanım, Madam’ın kuşağından ve en az onun kadar güçlü bir kadın olarak tasvir edilmiştir romanda. Yazar bu alıntıda, güçlü kadınlar karşısında hayatı boyunca bir kere bile hata yapmış olanlar ya da asla onlar kadar güçlü olamayacağını bilen kadınların kendilerini ezilmiş hissettiklerinden bahseder ve şu şekilde destekler sözlerini:

‘’Platin sarısı bu kadının insanı geren, tedirgin eden bir hali var. Sanki yanında fazla durursan kölesi olmaktan başka bir seçeneğin olmazmış gibi bir kudret bulutuyla kaplı etrafı. Bu buluttan uzaklaşmak istiyorsun ama sanki yeltenirsen korkunç bir şey olacakmış gibi ürkütücü bir duygu yaşatıyor insana. Üstelik insanı varlığıyla öyle bir eziyor ki, bu tedirginliği kendine bile telaffuz edemeden donup kalıyorsun.’’ (Temelkuran, 2018, s.370)

‘’Ben merak ediyordum, şoför kadın nasıl olmuş da adam gibi olmuş. Bence kesinlikle hikâyenin kulak memesindeki yarıkla ilgisi vardı. Sanki küpe delikleri vardı, küpeler çekilip eti yırtılmıştı. Kadının kulak memeleri sarkmış ve ikiye bölünmüştü. Ama Maryam raconunu korumak istiyordu, Amira’da bu mahrem soruyu Tunus Arapçası ile sorup meraklı turist durumuna düşmek istemiyordu, ikisinin muayyen zamanının da katkısıyla limuzinden böyle kendi içinde didişen bir küçük asabi yumak olarak indik. Fakat Firdevs Hanım’ın lafa ani girişi dikkatimizi dağıttı: ‘’İnsanların yüzlerindeki izlerle ilgili soru sormazsanız nezaket gösterdiğinizi değil, yüzlerini görmediğinizi düşünürler’’ İnsanlar birbirlerine yaralarını sürerek ortaklaşmak ister.’’ (Temelkuran, 2018, s.368-369)

Şoför kadının erkek gibi olması hepsinin aklından nahoş düşünceler geçmesine sebep olmuştu, bu sebeple ağızlarını açmıyorlar ve doğal olarak kadını incelemeye koyulmuşlardı. Ne düşündükleri açıkça belli oluyordu. Yazar burada Firdevs Hanım’a insanların yüzlerine bakıp onların dertlerine ortak olmaları gerektiğini söyleterek, insanların bu davranışlarıyla ilgili güzel bir eleştiri yapmıştır. Bu eleştirisini şu şekilde destekler:

‘’Madam Lilla konuştukça şoför mahallindeki erkek kadın, kadın olmaya daha çok yaklaşıyor böylece ortada ne yara kalıyor ne bir tuhaflık… Firdevs’in bahsettiği, yaralar hakkında soru sormak meselesini düşünüyorum. Madam esprilerine devam ediyor. Tam kaşımadan ortada duran kadın mı erkek mi sorusunu, bu soruyu hayata dahil ediyor, önemsizleştiriyor.’’ (Temelkuran, 2018, s.398)

‘’Kötü kadın mı? Rica ederim sevgili Maryam! Siz de mi? Bilmiyor musunuz ki bizim kültürümüzde ne istediğini bilen şehirli kadın hep kötüdür. Köyden gelen bakire kız iyidir ama talepleri olan ve ağızlıkla sigara içen kadın kötüdür. Lütfen! Çok rica ederim.’’ (Temelkuran, 2018, s.375)

Yazar burada Firdevs Hanım üzerinden, toplumun kadına dayatmış olduğu bazı gülünç hadiseleri artık kadınların birbirlerine dayatmaya başladıklarına vurgu yapar. Firdevs Hanım bu sözleri söylerken espri yapmaktadır ancak Doğu’ya yerleşen bu normları kadınlar kabullenmiş ve bunun dışına çıkan kadınlara ilk uyarı yine kadınlardan gelmeye başlamıştır.

KARŞILAŞTIRMA

Bu bölümde Altın Defter ve Düğümlere Üfleyen Kadınlar adlı eserler, kadınların arkadaşlık ilişkisi ve kadının kadına bakış açısı bağlamlarında karşılaştırılacaktır.

Altın Defter ve Düğümlere Üfleyen Kadınlar Adlı Eserlerdeki Kadınların Arkadaşlık İlişkilerinin Karşılaştırılması

Altın Defter’deki Molly ve Anna’nın çok uzun yıllardan beri arkadaş, hatta ev arkadaşı olduğuna değinilmişti, Düğümlere Üfleyen Kadınlar’da Anlatıcı, Amira ve Maryam’in ise arkadaşlık süresi çok azdır.

Anna ve Molly birbirlerinin hayatında büyük bir rol oynamak istemez, her ikisi de ayrı ayrı hayatlar yaşan özgür kadınlardır. Ancak diğer eserde Maryam, Amira’ya sanki annesiymişçesine sahip çıkmaya çalışır, Amira’nın hayatına müdahale etmek ister.

 ‘’ Artık Anna eskiden yaptığı gibi geçerken Molly’e şöyle bir uğramıyor ya da nedensiz ve teklifsiz ona oturmaya gitmiyordu. Molly’e gidecekse önceden telefon edip ona ona geleceğini haber veriyordu’’ (Lessing, 2017, s.505)

‘’Maryam gözlerini ne zaman kıssa, burnu ve çenesi havaya kalkıyor. Fakat böyle görünen kadınlarda pek rastlanmayan bir şefkati var, beklenmedik anlarda ortaya çıkan bir ihtimam. Benden ziyade Amira’ya yönelen, hatta istemeden sızan bir yumuşaklık bu. Kahvenin yanında gelen dev şekeri bu yüzden kırıveriyor hemen Amira için. İçine atıp -farkında değil yaptığının- karıştırıveriyor.’’ (Temelkuran, 2018, s.32)

‘’Az kalsın ters ters, ‘’çok az para kazandığımı, çok yakında bir işe girmek zorunda kalacağımı bilmek herhalde seni sevindirecektir?’’ diyecekti. Onun yerine Molly’nin sözlerine yüzeysel olarak neşeyle yanıtladı.’’ (Lessing, 2017, s.81)

‘’Çok abartılacak bir şey gibi gelmiyordu ama evet, biz böyle bir kadının kalbini kırmış bir adamı öldürmek için çölü geçebilecek tiplerdik. Hayat nedir ki nihayetinde!’’ (Temel kuran, 2018, s.251)

Her iki eserde de kadınlar birbirlerini sever ve birbirlerine kötülük yapmazlar ancak eserlerden yola çıkarak; Batılı kadınlar arkadaşlık ilişkilerinde kendi hayatları ve kendi problemleri ile uğraşır bir başkasının derdini yüklenmek istemezken, Doğu’da bunun tam tersi bir ilişki söz konusudur denilebilir.

Altın Defter ve Düğümlere Üfleyen Kadınlar Adlı Eserlerdeki Kadınların Kadınlara Bakış Açılarının Karşılaştırılması

‘’ … kocasının içişini kaygıyla seyrediyor, ona bir bebek gibi davranıp içmekten vaz geçirmeye çalışıyordu… Tanrım, adam gerçekten de içmedi. Kadın onu okşadı, ona bir bebek gibi davrandı; bunun çok aşağılayıcı olduğunu düşündüm; sonra evliliklerinin böyle bir temel üzerine kurulduğunu anladım- o güzel yeşil Çin ipeğinden elbisesi ve uzun güzel küpeleri, adama annelik etmesinin ona bebek gibi davranmasının karşılığıydı. Çok utanmıştım. Başka kimse utanmamıştı.’’(Lessing, 2017, s.649)

‘’Platin sarısı bu kadının insanı geren, tedirgin eden bir hali var. Sanki yanında fazla durursan kölesi olmaktan başka bir seçeneğin olmazmış gibi bir kudret bulutuyla kaplı etrafı. Bu buluttan uzaklaşmak istiyorsun ama sanki yeltenirsen korkunç bir şey olacakmış gibi ürkütücü bir duygu yaşatıyor insana. Üstelik insanı varlığıyla öyle bir eziyor ki, bu tedirginliği kendine bile telaffuz edemeden donup kalıyorsun.’’ (Temelkuran, 2018, s.370)

Bilindiği gibi ilk alıntı Altın Defter’den, ikincisi ise Düğümlere Üfleyen Kadınlar’dan. İki alıntı karşılaştırıldığında ise iki kadın farklı kadın profili ortaya çıkıyor. Lessing bir kadının kocasına bebek bakar gibi bakması, aldatıldığını bildiği halde kocasını bırakmamasını tiksinilecek bir olay gibi tasvir etmektedir. Önsöz kısmında böyle kadınların başına gelen her şeyi hak ettiğini söyleyerek çok ağır bir eleştiride bulunur. Temelkuran ise Firdevs Hanım’ı gıpta ile bakılacak, çok güçlü, hayatın tüm zorluklarını kocası olmasına rağmen tek başına üstlenmiş bir kadın olarak gösterir okuyucuya. İki yazarın da kadınlara göstermek istediği aslında aynı şeydir, ‘’Güçlü Kadın’’. 

‘’June iriyarı, uzun bir kızdı; kırmızı bacakları ve kolları çok biçimsizdi. Yüzü, annesininki gibi kıpkırmızıydı; şişman biçimsiz yüzünü aynen annesininki gibi kıvırcık, soluk renkli saçlar çevreliyordu. Çekici hiçbir yönü, hiçbir özelliği yoktu. Ancak, içinde sanki fırsat kollayan kasvetli, her an patlamaya yol açacak bir enerji vardı, çünkü birçok genç kızın geçtiği o bilinen evreden geçiyordu. Transa benzeyen bir cinsel saplantı içindeydi.’’ (Lessing, 2017, s.148)

‘’Ben merak ediyordum, şoför kadın nasıl olmuş da adam gibi olmuş. Bence kesinlikle hikâyenin kulak memesindeki yarıkla ilgisi vardı. Sanki küpe delikleri vardı, küpeler çekilip eti yırtılmıştı. Kadının kulak memeleri sarkmış ve ikiye bölünmüştü. Ama Maryam raconunu korumak istiyordu, Amira’da bu mahrem soruyu Tunus Arapçası ile sorup meraklı turist durumuna düşmek istemiyordu’’(Temelkuran, 2018, s.368)

            Bu alıntıları karşılaştırdığımızda ise; Doğu-Batı fark etmeksizin tüm kadınların, dikkatlerini çekecek kadar anormal görünümlü kadınlara aynı tepkiyi verdikleri dikkat çekmektedir. İçlerinden onların özelliklerini analiz edip yine içlerinden tepki vermekte ama asla ağızlarını açıp tek kelime etmemektedirler.

‘’Ah Anna, ben buraya sana özendiğim için geldim. Sen olmak istediğim kadınsın- özgürsün, sevgililerin var ve canının çektiğini yapıyorsun.’’(Lessing, 2017, s.377)

‘’Bir hikâyenin kahramanlarısınız.  Sizi esir alacak kimse yok. ‘Kal,’ diyecek kimse yok. Karar vermek mecburiyetinde değilsiniz. Ne şanslısınız…’’ (Temelkuran, 2018, s.285)

            İlk alıntıda Marion, Anna’ya onun gibi özgür olmak istediğini, ona gıpta ettiğini söylemektedir. İkinci alıntıda ise Madam Lilla, kızlara onlar kadar özgür ve dertsiz olmak istediğini söyler. Doğu Batı fark etmeksizin kadınlar aslında özgürlük istemektedirler. Kıskanılacak olan da imrenilecek olan da özgür kadındır demek yanlış olmayacaktır. Kadınlar arasındaki sorun zaten bu noktadan kaynaklanmaktadır; Altın Defter’de Marion, Anna’ya onun gibi olmak istediğini itiraf etmeden önce defalarca Anna’ya kötü ve ahlaksız bir kadın olduğunu ima etmiştir: ‘’Aman Tanrım, Marion beni kıskanıyor, bu aklımın ucundan bile geçmemişti.’’(Lessing, 2017, s.376) Kadınlar, özgür kadınları kıskanmakta ya da gıpta etmektedirler. Eğer baskı altında yaşıyorlarsa özgür olduğunu gördükleri diğer kadınlara saldırıda bulunuyorlar. Bunun sebebi onun gibi olmaya çalışmak yerine o özgür kadını da kendisi gibi yerin dibine sokma isteklerinden kaynaklanmaktadır. Bu durum sadece tüm dünya kadınları için böyledir demek yanlış olmayacaktır, sorun toplumsal faktörlere dayandırılabileceği gibi insan fıtratıyla da ilişkilendirilebilir.

            SONUÇ

            Bu çalışmaya başlanırken, Doğu’da ve Batı’da kadınların hemcinslerine olan bakış açılarının ortaya çıkarılması amaçlanmıştır. Teori kısmında amaca ulaşmak için yapılan araştırmalar sunulmuştur. İnceleme kısmında ise her iki eserdeki kadın karakterlerin ilk önce arkadaşlık ilişkileri sonrasında genel hatlarıyla kadınlara olan yaklaşımları ortaya çıkarılmıştır.  İnceleme ve karşılaştırma bölümlerinde elde edilen bulgulara göre Batılı kadınların arkadaşlık ilişkileri Doğulu kadınlara göre daha yüzeyseldir denilebilir. Doğulu kadınların arkadaşlarına yaklaşımları ilk başta temkinli olsa da sonraları birbirleri için yapmayacakları şeyin olmadığı gözlenmiştir. Batı’da ise Anna ve Molly üzerinden incelenen arkadaşlık ilişkisinin çok sadece olduğu ve hiç de Doğu’ya benzemediği ortaya çıkmıştır. Bakış açıları incelemesinde ise elde edilen bulgular şöyledir: Çalışmaya başlanırken aslında elde edilmek istenen sonuç ‘’kadınların en büyük düşmanı kadınlardır’’ sözünü doğrulamaktı ancak çalışma bitiminde bulgular bu yönde olmadı. Batı’da kadınların güçsüz ve erkek egemenliğinden kurtulamamış kadınlardan hoşlanmadıkları ve saygı duymadıkları ortaya çıktı. Kadınlar arasındaki kıskançlığın güçsüz kadınların, özgür ve güçlü kadınları, onlar gibi olamadıkları için kıskanmalarından kaynaklandığı tespit edildi. Doğu’ya bakıldığında ise kadınların özgür ve güçlü kadınlara imrendikleri hatta onlardan çekindikleri gözlemlendi. Güçlü kadınların, hemcinslerine akıllar verdiği ve onları kimseye ezdirmemek için savaştıkları ortaya çıktı. Bu bulgu ise ‘’kadınların en büyük düşmanı kadınlardır’’ sözünün çürümesine neden oldu.

KAYNAKÇA

Temelkuran, Ece, 2018, Düğümlere Üfleyen Kadınlar, İstanbul: Can Yayınları.

Lessing, Doris, 2017, Altın Defter, İstanbul: Can Yayınları.

Horney, Karen, 1999, Kadın Psikolojisi, Ankara: Öteki Yayınevi.

Anadolu Üniversitesi, 2011, Toplumsal Yaşamda Kadın, Eskişehir: Anadolu Üniversitesi Yayınları.

Demir, Zekiye, 1997, Modern ve Postmodern Feminizm, İstanbul: İz Yayıncılık.

Donovan, Josefine, 1992, Feminist Teori, İstanbul: İletişim Yayınları.

Karataş, Evren, 2009, Türk Kadın Yazarların Romanlarında (1980-2000) İşledikleri Konular ve Eğitim Kavramına Yaklaşımları, İzmir: Dokuz Eylül Üniversitesi Eğitim Bilimleri Enstitüsü Türkçe Eğitimi Anabilim Dalı Doktora Tezi.

Gülşen, Özgen, Doğu ve Batını Genel Hatlarıyla Kadına Bakışı, İstanbul: Marmara Üniversitesi Eğitim Bilimleri Ensitütüsü Anabilim Dalı Rehberlik ve Psikolojik Danışmanlık Bilim Dalı. 

Kaçar, Özge, 2007, Toplumsal Cinsiyet ve Kadının Konumu: Türkiye’de Yakın Zamanlardaki Değişimi Anlamak, Afyon: Afyon Kocatepe Üniversitesi.

{Eleştiri Haber, Haziran 2019}

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.