Bir Yeryüzü Empatizanı: İlhan Berk | Kadir Korkut

0
620
Genç Şair İlhan Berk

Kadir Korkut

Bir Yeryüzü Empatizanı: İlhan Berk

Iğdır’da büyüyen yabaninaneleri düşünen bir adam, ortaçağda sıkışmış kalmış bir şatonun soğuk duvarlarıyla güç bulan bir şair, denize çıkan sokaklar olmasa ne yapardı kim bilir diyeceğimiz bir yeryüzü düşkünü: İlhan Berk. Tarih ve doğa vazgeçilmezleri onun. Bu iki dalda oturup yazıyor şiirini. Bu dallardan ayaklarını sarkıtmış, dünyayı gözlüyor. Şiire öylesine düşkün ki yaşayacağı günleri yazacağı şiire uyduruyor. Bir keresinde Paul Klee’de Uyanmak şiirini çalışırken Ankara’daki Sakarya sokağı düşüyor aklına. Üzerinde çalıştığı Paul Klee yarım kalmasın, Sakarya sokağının cazibesi kafasını karıştırmasın diye Sakarya sokağına gitmiyor haftalarca. Oradan geçmiyor bile. Ne zaman elindeki şiiri bitiriyor, o zaman Sakarya şiirini yazmak için soluğu Cavuşağa’nın kahvesinde alıyor. Şiire sadakat deyince bunu anmalı.

Şiiri doğrudan yaşamak eyleminden tırnaklarıyla kazıya kazıya çıkartmaya çalışan, onu şairin hayattan elde ettiği ‘’öz’’ olarak tanımlayan bir ozandan böyle bir davranış görmek şaşırtıcı olmasa gerek. “Günlük güneşlik bir gün, ayakkabılarınızı boyatıyorsunuz, sonra da bir kahveye oturuyorsunuz. Böyle bir şey yazmak bence, yaşadığınızı duymak.”

Şiir onun için sabahları erken kalkıp mesaisine başlanacak ciddi bir uğraş gibi bir cümle kurmak istemiyorum çünkü şiir onda yaşamın kendisi ve yaşam onda günün ilk ışıklarıyla başlıyor, sabahı şiire doğru çıkmış bir balkon olarak imlemiş Berk. Üstelik şiirini odalarda değil sokaklarda yazıyor, yürüyerek, mırıldanarak tekrar tekrar kendine okuyarak büyütüyor onu. İlk gördüğü kişiye lunapark görmüş çocuk heyecanıyla seslendiriyor dizelerini. Kendine okumaktan usandığı için bunu büyük bir nimet sayıyor.

Birçok şairin başbelası şiirin demini alıp almadığını anlamaktır. Olmamış bir şiiri oldu zannetmek “düşman başına!” diye def edilecek bir felakettir şairler için. Bunun panzehirini Berk, ezberde bulur. Şiirin bütününe hakim olmanın, kopuklukları sezinlemenin şiirin ezberden okunmasından geçtiğine inanır.

Düzyazı Desem Değil, Sanki Öyle Ama Değil

Sadece vurucu dizeleriyle değil şiirin genel dokusuyla, onun örülme şekliyle İlhan Berk bir düzyazı toplamını şiire çıkarmayı başarıyor. Otları, kiliseleri, tarihi imgeleri, gökyüzünü, denizi ve aşkı eksik etmediği şiirinde o yayvan, yassı tat, her şeyi şiire bağlamayı başaran uzun maraton koşucusu gibi ağırdan, sabırla son noktaya erişiyor.

Dizeci şairler, edebiyatçılar için şiirde en çarpıcı yerlerin altını çizmek en çok beğenilenlerin de yanına yıldız koymak adettendir. Onlar için şiirde en önemli unsur; bütünlüğü, biçimle özün uyumu gibi genel prensipleri de gözden kaçırmadan şiirin hemen baştan sona altı çizilebilecek dizelerle örülmüş olmasıdır. Bu bakışla Berk şiirini okuyunca birçok şiirde altı çizilecek dizelerin öyle istenilen kadar olmadığını görmeme rağmen şaşırtıcı bir şekilde bu şiirlerin birçoğundan hoşlandığımı fark ettim. Damağımda genel havasıyla istediğini bıraktı şiirler. Ben bu durumu Berk’in şiirle bütünleşen hayat tarzına, kalbini ertesi gün bulacağı şiirlere ulaşmak için biriktiren yaşam enerjisine yoruyorum. Şiir yazarken onu görmedim ama nasıl bir halet-i ruhiye içerisinde olacağını sezebiliyorum. Şiire karşı sepetçilerin, halı dokuyanların sabrı ve şefkati var onda. Şiiri bir kediyi sever gibi yazıyor. Yeryüzünde bir koleksiyoner gibi dolaşıyor onu damıtıp şiirine desen yapabilmek için.

Mimesisçi Değil, Yenilikçi

Berk klasik sanat anlayışındaki mimesisçi (taklitçi) çizgiye karşı çıkıyor. Şair salt doğanın taklidiyle şiire ulaşmanın eskilerde kaldığının farkında. O, modern çizgiyi çabuk benimsemiş. O yüzden Mallarme’ler, Rimbaud’lar, Lautreamont’lar, Rene Char’lar, Baudelaire’ler dilinden düşmüyor. İkinci Yeni şairlerinin birçoğunda olduğu gibi Fransız şiirinin Berk’in imge dünyasını tütsülediğini görebiliyoruz. Bu da onun manayı şiirin birinci önceliği saymama konusundaki yenilikçi tavrına katkı sağlıyor. Anlamın şiirde dolaylı bir önemi olduğuna dikkat çekiyor. Şiiri anlamanın şiire herhangi bir şey katmayacağını ya da ondan bir şey götürmeyeceğini vurguluyor.

Aynı savunuyu çevreme karşı defaatle yaptığım için Berk gibi öncü bir şairin aynı bakış açısından daha da cesaretleniyorum. Şiirin bir anlamak işi olmaktan ziyade bir duyma, duyduğunu gösterme işi olduğuna yürekten inanıyorum. Bu konuda arkadaşlarıma verdigim örneği buraya alarak niyetimi somutlaştırmış olayım. Aya baktığımız zaman ondan, onun o tatlı aksinden keyif almamız için ayın bizim için ne işlev gördüğünü anlamamız gerekmiyor. Bu ışıltı içerisinde bize ulaşan hazzı damarlarımızda gezdirmek adına coğrafya ya da astronomi bilimlerine gerek duymuyoruz. Ondaki imajla onun bize tesir ettiği yerin buluşması şiiri ruhumuza duyurmaya yetiyor. Dizelerin arasında tam bir neden sonuç ilişkisi kurmaya çalışmak, onu paragrafta anlam sorularıyla sıkıştırmak şiirin has bahçesine usulsüz girmek demektir. Bu bağlamda aynı şiiri kimi insanların etkileyici kimilerinin anlamsız bulması bu insanların aralarında kalbi ve ruhi bir hassasiyet derecesi farkını da göstermekle beraber, esas olarak ona bakmayı bilip bilmemekten kaynaklanmaktadır. Burada Berk şiirin bir zanaat, bir yetenek işi olduğunu söylüyor. Şiir de tıpkı hekimlik, marangozluk gibi öğrenilmesi gereken bir bilgidir.

Bu konuda ayrıca şiirin anlama ne kadar muhtaç olduğu da tartışılmalıdır. Nesrin anlaşılmaya, anlatmaya ihtiyacı varken şiirin böyle bir gereksinimi var mıdır? Burada derdini anlatmak isteyen bir insan makale ya da deneme yerine neden şiir yazar sorusu bizi karşılıyor. Şiir kişinin fikrini keskin hatlarıyla taşımakla yükümlü müdür? Yoksa onu da potasında eriten daha aşkın bir tür müdür? Berk, dünya şiirinde anlamın şiirin bir parçası olma işlevini Rimbaud’ya kadar getirebildiğini daha sonra sönükleştiğini söylüyor. Rimbaud’nun dünya şiirinin kaderinde belirleyici bir şair olduğunu vurguluyor. El Yazılarına Vuruyor Güneş adlı kitabında Selden Rodman’dan alıntıladığı ifadeyle Lautreamont’un Rene Char’ın Dylan Thomas’ın, Ezra Pound’un ve Elliot’ın şiirde var olan anlamdan gelen güzelliği değiştirmeye başladığını, aslında güzelliğin anlamdan kaynaklanmadığını bu şairlerle fark ettiğimizi belirtiyor. Dylan Thomas’ın Poem in October ya da Pound’un In a station of the metro şiirlerini örnek vererek bunlardaki güzelliğin anlamdan değil, eğretilemeden, görüntüden kaynaklandığını söylüyor. Berk bu öncü şairler eliyle şiirin usdışına çıktığını, aklı terse yatırdığını ve modern şiirin ilk nüvelerinin atılmaya başladığını ifade ediyor.

Dile Saldırı Modern Şiirin En Büyük İşareti

Şiirde anlamın başat bir öğe olmadığını desteklerken bu pozitif dışlamanın dil vasıtasıyla yapıldığını yukarıda saydığımız şairlere Edgar Allen Poe’yu da ekleyerek belirtiyor Berk. Tabii dile saldırmanın, onu bozmanın ve eti kemikten sıyırır gibi şiiri anlamdan sıyırmanın yeni şiirin fark yaratan özelliği olduğunu dile getirirken, tüm bu sürecin modern şiirin herhangi bir anlam ifade etmeyeceği fikrine sebep olmaması gerektiğini ayrıca belirtmeliyiz. Anlamın ötelenmesi, tamamen karışmış öğeler toplamını gelişigüzel söylemek değil kuşkusuz. Burada kasıt; ilhamın, kızışmış kanın önünü açmak. Onu akılla, önceden belirlenmiş bir öyküyle sınırlandırmamak ve şiirin götürdüğü yere gitmektir. Şiiri öyküye kurban etmemek, bir yerde başlayıp bir yerde bitmesini önlemektir asıl gaye. Çünkü bu Homeroslar’ın, Virgile’lerin, Dante’lerin, Hugo’ların, Aragon’ların şiiridir. Bu çizgi ise bütün ağırlığını, sahih şairliğini korumasına rağmen günümüzden hem toplum yapısı hem dilin kullanım şekilleri bakımından oldukça uzak bir döneme aittir. Onun da birikimine sırt çevirmeden onu içerip aşan bir şiirin gerekliliği dinamik bir şiir oluşturmak bakımından mühimdir. Böylece usu yıkan, anlamın ötesinde yeni bir anlam bulabilen, varlık ve dili aşan bir hakikate kavuşabiliriz. Burada Berk Türk şiirinde bu atılımın İkinci Yeni eliyle yapıldığını söylüyor. İkinci Yeni’nin bunu paravan kullanarak Türk toplumunun değerlerini dil üzerinden yıpratmaya çalıştığını iddia eden kimi edebiyat çevreleri de bulunmaktadır ama genel kanı İlhan Berk ile örtüşmektedir.

Türkçe Şiir İçin Yetersiz Bir Dildir

Türk şiirinde kalitesi ispatlanmış yüzlerce şiiri olan bir şair İlhan Berk. Hem dile getirdiği poetikayı uygulamada, şiirlerinde göstererek yeni arayışları, farklı deyişleri denemekten çekinmemiş, dili şiiri içinde büyütmeyi, onu sade bir biçimde kullanarak bile bir güç elde etmeyi başarabilmiş bir ozan. Bu doyum duygusunu yaşamasına rağmen Türkçe’nin Fransızca ile kıyasla şiire güç yetiremeyen, kimi güzellikleri ifşa edemeyen bir dil olduğunu söylemesi karşısında oldukça şaşırdığımı ve bir nebze hayalkırıklığı yaşadığımı ifade etmeliyim. Berk Rimbaud ve Lautreamont’un birkaç şiirini çevirmek için masaya geçtiğinde dilimizin buna müsaade etmediğini söylüyor. ‘’Doğrusu bu haliyle bizim bu dille bir şey yapılamaz. Bunu bozmak yeniden yaratmak gerek, çıkar yol bu bence. Batı dillerinin o güçlü yapılarını örnek alarak bu dili yeniden yapmalı.’’ Berk’in birkaç şiiri çevirirken yaşadığı zorluktan dilin tamamını işe yaramaz bulmasına uzanan genellemeye nasıl vardığını merak ediyorum doğrusu. Bu yaklaşımın Türkçe’ye, onu damarlarıyla besleyen ve özellikle güçlü şiir geleneği ile bilinen Arapça ve Farsça dillerine karşı bir haksızlık olduğunu düşünüyorum. Burada sanırım Berk yaşadığı hayat tarzından dolayı bu kültüre karşı beslediği önyargının kurbanı olmuş. Yoksa özellikle Rimbaud’nun ya da diğer dünya şairlerinin hem şiirlerini hem de düzyazılarını Türkçe’de kaliteli çevirilerle okuyup şiir zevkimizi doyurabiliyoruz günümüzde.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here