Bir Sevgi Ataş Romanı: Emiko | Nevzat Akyar Yazdı…

0
304

BİR SEVGİ ATAŞ ROMANI: EMİKO

Nevzat Akyar

Yazar Sevgi Ataş’ın ilk romanı olan Emiko’yu eğrisi doğrusuyla değerlendirmeye çalışacağım.

Emiko, yazarın ilk romanı. Yazarın bir yıl önce yayınlanan “Arpa Boyu” isimli deneme kitabını, bir Anadolu kadınının sevdiklerine yazdığı mektuplarından oluşan bir derleme olarak değerlendirmiştim.

Şimdi ise bir romanıyla okurun karşısına çıkmış olması beni heyecanlandırdı. Çünkü daha öncesinde herhangi bir kısa öyküsü olmamasına, klasik edebiyat dünyasının ucundan köşesinden içinde olmamasına rağmen bir romanla karşıma çıkmıştı. Yayıncısının dediği gibi,  ister uzun hikaye ister roman densin, ki bence roman, bu alanda ilk eseri.

Kitaba, klasik bir Ege kasabasında, bağların en bereketli bir mevsimiyle giriyoruz. Adeta yeşil bir serinliğe frensiz bir bisikletle dalar gibi düşüyoruz.

“…gözümün gördüğü her yer renk cümbüşü içerisindeydi. Ebruli renklerle gökkuşağı, yağmurun altında ıslanıp üşümüş de, temmuzun sıcak toprağında yârin koynuna girer gibi sereserpe serilmişti yerlere”

Okuyucu olarak birdenbire bereketli bağların bahçelerin ve onları yetiştiren adeta insanüstü gönüllülükteki roman kahramanları ile girmek, doğrusunu isterseniz bende ilk önce bir pembe dizi havası yaratmadı değil. Ancak gerek az da olsa rastladığımız bu gönüllülükteki Anadolu insanımızın varlığı, gerekse yazarın hayal hanesinde yarattığı, özlem duyduğu insan tiplemesiyle ilişkilendirebiliriz.

… sen cennet bahçesi gördün mü ki böyle dersin evlat! Bir salkımdan ne olacak? Doldur sepeti. Madem cennet bahçesi dersin

Kitabın beni ilk şaşırtan özelliği, her bölümde roman anlatıcısının farklı kişiler olmasıydı. Doğrusu önce yadırgadım, ilk bölüm bitip ikinci bölüme başlayınca “anlatıcıda bir kusur var, dur bakalım” derken yeni bir anlatıcıyla karşı karşıya olduğumu anlamış oldum. Öykü ve romanlarda alışageldiğimiz, ben anlatıcısı veya dışardan seyreden anlatıcı yerine, yazar, her bölümde ben kişisini ayırmış, bölüm içinde de dışarıdan anlatıcılar devreye girmişti. Her ne kadar anlatıcının bölümler arasında değişmesini “ilginç ve kabul edilebilir” bulsam hatta hoşuma gitse de bir bölümün içinde de anlatıcının değişmesini ilk roman heyecanına bağlarsam hoş görülsün.

Roman ilk bölümde geçmiş zaman anlatısıyla başlayıp, şimdiki zaman ve geçmiş zaman arasında gidip geliyor. Cemil,  Emiko ve onların çocukları, hepsi kendi ağızlarından gerek kendi hayatlarını gerekse ailelerini farklı açılardan anlatıyor. Bu anlatıda zamanın da önemini yoktur. Karakterler kâh şimdiki zamanı kâh çocukluk günlerini döngüler halinde anlatsalar da romanın gizli kahramanı, bana göre gizli öznesi olan Fehime karakteri ön plana çıkıyor. Her bölümde, anlatıcı sözü bir yerde Fehime’ye odaklıyor veya finali onunla yapıyor. Konuya bu çerçeveden bakınca aslında yazarın ana temasının “suya sabuna dokunmadan güller pamuklar içinde” yaşayan bir Anadolu ailesinden öte, cehaletin ve törelerin altında ezilen kadın prototipi olduğu anlaşılıyor.

Bunda, yazarın kadınların maruz kaldığı psikolojik, töresel veya fiziksel şiddete bir karşı duruş ve çevresinde tanık olduğu toplumsal acının etkisi olduğunu düşünüyorum.

Gerek Fehime’nin evlendiriliş şekli ve buna karşı anne babasının ölüm sessizliğine bürünmesi, Kısmet’in bekaret kontrolü, Şahin’in öğrencilik günlerinden devam eden dik başlılığı ve hakperestliği, Arif’in hastanede görüp yaşadıkları ve geliştirdiği davranışlar örnek olarak verilebilir.

Emiko, , kendisiyle ve doğayla barışık bir kadındır. Onun hayatında bağlar bahçeler kuşlar rüzgar ve çocukları herkes neşelidir, kaderiyle barışıktır. Asla kötümser değildir ve her şey de yolunda gitmektedir.

gülümserken Cemil gözlerimin içine öyle baktı ki, sanki -gözbebeğindeki o siyah nokta ben olayım oradan dünyayı göreyim- diyordu”

“..bütün tatlı cümleleri kırk kat sarıp çıkınladım. Kırk katlı çıkını sol yanımda göğsümün üstünde sakladım. Aynaya baktım. Şimdi aynaları kıskandırarak güller takıyorum”

“…mutluluğun dudaklarından öpüyorum şimdi. Kelimelerin kalbine anlam koyan o kelime. Hayallerimizin yüklemi belki de izdivaç”

Köyden kasabaya taşınırken gördüğü rüya onun yeni bir hayatın zorluklarına karşı direnme gücünü ve kararlılığını okurun zihnine kazıyor.

“..tıpkı bizim köyden ayrılırkenki gibi kendimi geminin kaptanı hissettim.

Dedim ki – bu gemiyi terk etmeyeceğim…”

Buna rağmen kızı Fehime’nin hayatı bir trajediyle başlar. Gerek kendi evliliği gerekse biri sakat iki çocuğuyla babaevine sığınmasındaki trajediyi betimlemesindeki başarısı romanı Emiko ile birlikte Fehime karakteri üzerine odaklıyor. Yazar, her iki karakterde de rüya temasına büyük önem veriyor ki Fehime’nin geleceği hakkında da yine bir rüya ile yol gösteriyor.

“…beşer elinden kader çizen, her kimse ya da kimlerse onlardan davacıyım. Ey yaşamın mutluluğunu elleri ile örten insan “

“…akrep ısırığından daha da öldürücü insanın zehri. Defalarca öldürüp elemler çektiriyor. Ben ürkek bir güvercin gibi henüz palazlanan kanatlarıma, kalbimin tam merkezine vuran, ruhumun baharını hazana çeviren o karar günü…”

“ …sabah uyandığımda sanki bir avuç köz konmuştu ciğerlerimin üstüne. Çektiğim nefesin kızıl közlerinde dağlanıyordum. Dumanında töreler, el-âlemler, beşibiryerdeler sallanıp duruyordu. Sanki kocaman bir denizin içinde sahipsiz gemiydim. Korsanlar gemiyi yağmalamış, bütün yelkenleri parçalamış koparmışlardı. Rüzgar esmeyecekti artık. Denizler suskun dalgalar şarkısız kalmıştı. Umutlar hep kıyıya vurmuştu, denizkızı da başka denizlere gitmişti. Suları çekilmişti denizlerin…”

Yazarın trajediyi bunca güzel anlatması ve çok az tekrara düşmesi, orijinal cümleler kurmasını bir başarı olarak görüyorum. Yine gerdek gecesinde kocasıyla ilk karşılaşmadaki cümle kurgusu tek başına bir hikâye olabilecek kıvamdadır.

“…İdris içeri girip kapıyı kapattı. Örgüsü çözülmüş saçlarıma kördüğümler attım. Kanatları kırılmış da çırpınıp duran bir kuş gibiyim…”

Romanda Cemil, Emiko ve Fehime dışındaki karakterlerin romanın ana konusu üzerinde bir etkisi olmadığı biraz da dolgu malzemesi gibi kaldığı kanısındayım. Belki biraz Kısmet karakteri romanla kaynaşmış ama onun da eksik olduğunu düşünüyorum.

Arif, Şahin ve Kısmet’in anlatılarının sıradan olaylar dışında kahir ekserisinin “didaktik” olmasının romanda gereksiz olmak bir yana, hikâyenin bütünlüğünü bozduğunu söylemeliyim. Okuyucu zaten bu eğitsel sonucu kendisi çıkaracakken, bunu bir manifesto, bir öğreti edasıyla anlatıcının diliyle aktarması, bir oyunun en heyecanlı yerinde hakemin oyunu durdurup oyun kurallarını alfabesinden anlatmaya başlaması gibi heyecanı bitirmektedir.

“…bütün erkekler acı çekmeli. Çünkü onlar sadece kadınları ezmek için yaratılmış, kırıp döken, sadece beden gücüne güvenen, ama aslında kadınsız da yaşayamayan zavallılar. Kadının eteğine bakınca azacağı tutar, tensel duygularıyla hareket eder, kadını severmiş gibi gözükür…”

“ ..yaşamak bir şarkıyı söylerken notalarını öğrenmek gibidir. İnişleri çıkışları bemolleri diyezleri vardır..”

“..dünya keyfimize göre davranacağımız yer değil. Benim bir düzeni olmayan şu bozuk sistemin kokuşmuş düşüncelerini benimsemem sindirmem mümkün değil. Baş kaldırıyorum bu düzene, asiyim ben, asi. Adil adaletli, zengin fakir ayrımı olmayan okullar olacak. Parayla ahlaksızlığın karaktersizliğin, müptezel hayat yaşanmayacak ( burada cümle kurgusu da sorunlu )..”

Bu örneklerde yazarın doğrudan okura didaktik seslenişleri olduğunu ve romanın sıcaklığına zarar verdiğini söyleyebilirim.

Bunun sık sık yapılması daha kötü iken, romanın 15. ve son kısmının tamamen bir manifesto olduğunu görüyoruz. Romandan tamamen kopuk, “özetle şu çıkarımlarda bulunuruz” edasıyla yazılmış bu kısım noktasına virgülüne karışmadan romandan çıkarılmalıydı, zaten 14. bölümün son paragrafı da okuyucuya güzel bir final veriyordu.

Yazarın acıyı aktarma konusundaki yeteneği, kelime seçimi ve cümle kurguları dram yazmadaki yeteneğini göstermektedir.

..göm beni baba! Şu bahçeye göm. Yeter ki! Salma beni köye, yapamıyorum

Burada da cümle kurgusunda hata olsa da trajediyi aktarmada başarılı olduğunu söylemeliyim

Yine bir kurguyu dokuz ayrı anlatıcının ben diliyle ve ana konudan kopmadan akıcı bir dille kurgulayabilmesinde de başarılı olduğunu düşünüyorum. Yazarın acıyı anlatmadaki başarısı yanısıra gönenci aktarmasında da çok orijinal cümle kurgusuna sahip olduğunu görürüz.

Fehime’nin konuşmalarından örnekler vermek gerekirse

“ ..seven bir kalbin önünde başaklar gibi eğilmek gerekir..…güneş bütün sıkıntılarını bohçasına almış da başka ülkelere gitmişti…. Annemin karnından sancılar içinde yeni doğmuş gibi hissediyorum kendimi” gibi çok hoş kurgularla karşılaşıyoruz.

Romanda çok sayıda tezatlar da karşımıza çıkmaktadır ki bunların kimisini yazarın kurgulama hatası görsek de kimisi de hayatın akışında nadir de olsa karşımıza çıkan örneklerdendir diye düşünüyorum.

Cemil’in yıllar önce Emiko’ yu babasından isterken köyde gösterdiği celadet bir yana, kızı Fehime’yi de kendisine kızı istemediği bir evliliğe zorlaması, ezik karakter Fehime’nin iç yakan serzenişlerinin ortasında evini ateşe verip terk edecek kadar cesareti, Kısmet’in bekaret kontrolünden sonra içine kapanması ama sonrasında ne Fehime ne babası ne de diğer kardeşleri gibi dik duramaması, hatta Kısmet’e ne olduğunun belli olmadan romanın sona ermesi gibi

Romanda kısmen editoryal kısmen kurgulamayla ilgili çok sayıda sıkıntılı cümleler, kurgular ve imla hataları da mevcut. Yer yer konuşma diliyle, ağzımızdan çıkıverir gibi kurulan cümleler, gereksiz duraklar, devriklik ötesi tepetaklak cümleler de yok değil. Bunları kitabın çok hızlı yazılması ve yeterli tashihten geçirilmemiş olmasına bağlayıp editörle yazar arasında paylaştırabiliriz.

Yine gerek roman karakterlerinin genel karakteri, gerekse yazarın diline uymayan, zorlama yazılmış bazı kelimeler de yok değil.

Gereksiz yere “firari uykular, aranjman, hodgam, nutfe mudga aleka vs “ kullanılması yazıya ilginçlik katmak için kullanılmış hissi vermektedir. Yazarın dili yeterince sade ve akıcı iken bunlara gerek olmamalıydı.

Kitap baskısına genel olarak özen gösterilmiş, kapak resmi iyi seçilmiş, yazı tipi ve puntolama  doğru seçilmiş. Bu konuda kitaba bir ciddiyet katan yayıncıyı kutluyorum. Bununla beraber kapak renginin romanın sıcaklığını göstermediğini belirtmeliyim. Böyle akıcı ve sıcak bir aile romanına daha sıcak renkler seçilebilirdi. Bu rengiyle psikolojik roman veya bilimsel bir yayın izlenimi vermiş olduğunu söyleyebilirim.

Sonuç olarak, gönenç ve acının yazarı olarak Sevgi Ataş’ı kutluyorum. Daha özenli romanlarla önümüzdeki yıllarda edebiyat dünyasının içinde olmasını diliyorum.

[Eleştiri Haber, Mart 2019]

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.