Bir Öykü: Gerçeğe Dönüşen Espriler | Cesur Gültekin Yazdı

0
509

GERÇEĞE DÖNÜŞEN ESPRİLER

Cesur GÜLTEKİN

Yaptığım esprilerin nasıl inanılmaz bir şekilde sürekli gerçeğe dönüştüğünü anlatacağım. Ben, bunu Allah’ın (c.c) bir lütfu olarak görüyorum…

 

Evlenmeden önce anneme ve kızkardeşlerime hep şaka olsun diye:

 

”Durun siz rahata iyi alıştınız, karateci bir kız alıp evleneceğim” diyordum.

 

Bunu şaka olsun diye onları her gördüğümde söylüyordum.

 

Sonra, evlendim. Bir kaç gün geçmişti, çekmeceyi açtığımda eşime ait siyah kuşak karate diploması görünce şaşırdım..

 

Sorduğumda ”Karateciyim” dedi…

 

Sonra, bir gün annem mutfaktan çok hızlı adımlarla çıktı, “Ne oldu?” diye sorduğumda, ” Git bak ” dedi. Mutfağa girdiğimde inanılmaz bir görüntüyle karşılaştım, eşim, kocaman tencere buzunu ”Kesme Vuruşu” denen karate vuruşuyla kırmıştı. Buz paramparça olmuştu. Bu yetmezmiş gibi, kırılan buz parçalarına da vurmaya devam ederek un ufak ediyordu. Onun yanına gidip elimi omuzuna attım. “Tamam, yeter. Ellerini inciteceksin.” dedim. Elleri demirden farksızdı.

 

Bir gece yarısı yediğim darbeyle yataktan aşağı uçtum. Rüyasında birilerini döverken ben de tekmeyi yemiştim. Yaptığım espri gerçek olmuştu. İnanamıyordum… Benim de kahverengi kuşak karate diplomam vardı… Onunla bir dövüş müsabakası yapmak istiyordum…

 

Sonunda aradığım fırsatı buldum. Yolcusuz giden bir trende sadece ikimiz vardık. Onu bilerek sinirlendirdim, cinnet geçirip saldırıya geçti. İnanılmaz kungfu sahneleri çıkıyordu ortaya, dövüş esnasında tren arada bir karanlık tünele girdiğinde birbirimizi göremiyorduk.

 

Onun karanlıktaki çakmak gibi parlayan gözlerinden nerde durduğunu biliyordum. Ben, daha çok savunma ağırlıklı dövüşüyordum, arada bir darbe yediğim oluyordu.”Eee gülü seven dikenine katlanır” diyordum içimden..

 

Küçükken okuduğum çizgi romanlar arasında ”Mister No” benim için çok farklıydı, çünkü diğerlerinin aksine, o bazen dayak yiyordu. Bu yüzden onu bir başka severdim. Mister No, gerçek yaşama biraz daha yakın dururdu… Mister No, eski bir savaş pilotuydu… Çevre değişince, kahraman olmanın kolay olmadığını anlamıştı…

Bacım Hülya’yı her gördüğümde ona hep ”Hüloto Bıroto” diyerek takılırdım. Bacım evlendikten sonra, söylediğim kelimelerin aslında bir kehanet olduğunu söyledi.. Eniştenin adı İbrahim’di, ancak , ona kendi çevresinde hep ”Bıro” diye sesleniyorlardı.. Bacım Hülya şöyle dedi:  ”Sonra bunun bir kehanet olduğunu, gördüğüm insanlara anlattım, onlar da şaşırdılar..”

 

Yaptığım bu espri de inanılmaz bir şekilde gerçeğe dönüşmüştü…

 

Gece güvenlikçisiydim. Nöbetçi şoför, boş zamanlarında yardımcım olarak yanımda dolaşırdı , ancak, önceleri bana çok zıt giderdi, ne zaman birlikte kulübeden çıksak, klima kendi kendine kapanırdı. Oysa, kimsenin kumandayı ellediği yoktu, bizden başka kimse yoktu.. Bu yüzden klimayı benim kapadığımı sanıp benimle tartışırdı.

 

Kış günleriydi. Bir gece, devriyeye çıktığımızda nöbetçi şoförün elinde demir çubuk görünce rahatsız olmuştum. ”Ne taşıyorsun bunu, aklınca beni mi korkutacaksın?” demiştim, o da: ”Belli olmaz” demişti.

 

Kulübede yine klima tartışması yaşanırken şaka olsun diye:

 

” Belki hayaletler yapmıştır..” dedim.

 

‘’Ben böyle şeylere inanmam” dediği anda, arkasındaki demir çubuk havalandı , sonra masa üstüne düştü..  Pencere kenarından bir metre uzunluğundaki demir inşaat çubuğu havalanıp masa üzerine düşünce  ” Sende bir gariplik var ”  dedi… Ben de ” Benimle iyi geçin , yoksa hayalet arkadaşlarıma söylerim , yolunu keserler ha ! ” dedim… Tabii , bunu şaka olarak söyledim…

Sonraki gece , kan ter içinde kulübeye, yanıma kaçtı. ” Sahada bir ateş ve ateşin başında oturan adamlar gördüm, yanlarına vardım, yüzlerini bana doğru çevirip baktıklarında dehşete kapıldım… GÖZLERİ KIPKIRMIZIYDI… Son sürat kaçtım. Kaçarken arkama baktığımda ne ateş vardı, ne de adamlar vardı..” dedi. Çok korkmuştu…

 

Nöbetçi şoför , bu olaydan sonra bana hep iyi davrandı..

 

Mesai yeni başlamıştı. Şoförün biri aracından inerek yanıma koştu, çok aceleci görünüyordu.

 

”Kantara alayım aracı, kantarcı nerde?” diye sorunca, ben de espri olsun diye ”Kantarcı hastanede ! İnanmıyorsan arayayım!” dedim. Ve telefon açtım kantarcıya…

 

İçimden ”Mutlaka buralarda bir yerdedir.” diyordum..

“Nerdesin ?‘’ diye sordum. ”Hastanedeyim” deyince şok yaşadım, yaptığım şaka gerçek olmuştu. Oradaki şoföre: ”Kantarcı hastanede derken aslında sana şaka yapıyordum, ancak, gerçekten hastanedeymiş” dedim. Kantarcının yerine saha amiri baktı…

 

Bir sabah, yine bir şoför geldi, saha amirini sordu. Ben, yine espri olsun diye: ”Ha, o mu? Zavallıcık çok hasta, çömelmiş, zorla nefes alıyor, inanmıyorsan kendi gözlerinle gör ” dedim. Gittiğimizde saha amiri çömelmiş, güçlükle konuşuyordu. Çok şaşırmıştım.. SİNÜZİD krizi başlamıştı… Zor nefes alıyordu, burnu tıkalı gibiydi…

 

Temizlikçiye, sabah imza defterine imza attığı esnada espri olsun diye: ”İmzayı çok acele atıyorsun, öğlen doktora mı gideceksin?” dedim, güldü. ” Bu da nerden çıktı şimdi ? ” dedi.. Öğlen kocası geldi, eli şişmişti, temizlikçi kadın apar topar izin aldı, hastaneye koştular..

 

Ertesi gün ” Doktora giderken , sabah söylediklerin aklıma geldi, şaşırdım” dedi..

 

Bir arkadaş ”Yav biraz daha otur sohbet edelim ” dedi, ondan kurtulmak için: ” Bizimkiler dışarda kalmış, anahtarı içerde unutmuşlar ” dedim…
“Sallama” dedi, otobüse bindim, bizimkiler cepten aradı: “Dışarda kaldık, anahtar içerde kaldı, çabuk gel. Yedek anahtar yanında değil mi ?” dediler…

 

Demir kapıyı takan ustaya takılayım dedim. Yaptığın kapı olmamış, yeniden yap deyince, kapıyı söktü, ”Haklısın olmamış gerçekten” dedi…

 

Usta kapıyı sökerken, “Sen ne yapıyorsun?Kapıyı niye söküyorsun? Espri yapıyordum” dedim.

 

”Yok, kapı gerçekten oturmuyor.” dedi…

 

Buna benzer, esprilerimin gerçeğe dönüştüğü aklıma daha gelmeyen bir sürü olay var..

 

Birine “Sigara dumanımla timsah resmi yapıyorum” dedim. Tahmin etmediğim bir şey yaptı, çevresindekileri çağırdı:

 

”Gelin bakın, dumanla timsah resmi yapıyor!Koşun!” diye bağırdı.

 

Etrafımda kalabalık bir çember oluştu, artık espri olduğunu söylemek için çok geçti.. Herkes gözlerini dört açmıştı. Pür dikkat bana bakıyorlardı.Sanki uzaya uydu fırlatacakmışım gibi nefesler tutulmuştu… Herkes heyecanla titriyor, olacakları bekliyordu. Dudaklarımı sağa sola oynatıp dumanı havaya bıraktım, şaka maka timsah resmine benzedi, herkes hayretler içinde kalmıştı…

 

”Arada yılan resmi de çıkıyor kendiliğinden.. O da hediyem olsun ” dedim gülerek…

Şaşkınlık içinde ardımdan bakıyorlardı..

 

 

Son zamanlarda özellikle gerçekleşmesi tamamen olanaksız, imkânsız espriler denemeye başladım. Bu oyunu bitireyim diye… Onlar da tuttu… Ben de hayretler içindeyim..

 

Bir akrabam İstanbul’dan aradı, ”İş yeri arkadaşlarıyla izin günümüzde dün okey oyunu oynadık, Yusuf vardı, Nurullah vardı, Durmuş vardı” dedi. Onları hiç tanımadığım, görmediğim halde, espri yaptım: ”Dikkat et, Yusuf taş çalıyor” dedim gülerek… Çok şaşırdı..

”Aaa evet dün onu taş çalarken yakaladım” dedi. Çok güldü. Yine şok geçirdim..

Bir şoföre bir yer gösterdim, ”Sakın şuraya vurma, dikkat et” dedim, aracıyla gösterdiğim yere çarptı…

 

İlk kez gördüğüm birine espri olsun diye ”Adınız Muzaffer’di galiba” dedim…

‘‘’Adım Zafer” dedi…

”Demek ki,” dedim içimden ”Zafer daha muzaffer olamamış, ilginç…”

 

Türkçesi çok zayıf, yaşlı bir kadının evini boyamaya başlamıştım… Sokaktan bir önceki gün kapısının önünden geçerken boyacı kıyafetimi görünce beni çağırmıştı. Boyanacak olan evini göstermişti.

 

Fiyatta anlaşmıştık.Ancak ismimi sormamıştı. Çat pat bir Türkçeyle konuşabiliyordu…

 

Sabah, işe başlarken, içimden ”Bu kadının Türkçeyle pek bir alakası yok, ismimi ona söylemedim… Şimdi Türkçe bir isim olan ”Taner” diye bana seslense ne kadar inanılmaz olurdu Ya Rabbim” Tam böyle düşünüp kendi kendime tebessüm ederken, ”Taaneeeer !” diye seslendi kadın bana… İçime bir korku girdi birden, kaçmayı bile düşündüm, ancak çıkış yeri sadece koridordu… Kadın da o taraftan geliyordu. Neye uğradığımı şaşırdım. ”Sana çay getirdim Taner” dedi. Tepsiyle çay getirmişti.. Donup kalmıştım.. Şok geçiriyordum. Teşekkür bile edemedim.

 

Kadın, ortadan bazen kayboluyor, sonra bir köşeden,  ismimi yıllardır biliyormuş gibi kendinden emin, melodiyle

 

” Taaaneeer!” diye sesleniyordu…

 

Korku filmi gibiydi… Akşama dek sürekli: ”Taaneeeer!” diye seslendi durdu… Çay, yemek filan getiriyordu… Bu yüzden bana “Taaneeeer!”  diye  seslendiğinde, her defasında irkiliyordum.

 

Bana göre çok korkunç bir olaydı. Kadın iriyarı uzun boylu, esmer, sert bakışlı biriydi…

 

Kadının içinde Allah’ın varlığını tamamen hissediyordum. Bu bende tarifi imkansız bir korkuya neden oluyordu.

 

İki kelimeyi yan yana getirmekte zorlanan kadın, ben dua edince aksanı, diksiyonu bile düzelmiş, ses tonunda garip bir melodi ortaya çıkmıştı… İnanılmaz bir olaydı…

 

 

Aslında daha önce bir âlim bana şöyle demişti: ”İnsanı ya Allah konuşturur, ya da Şeytan…” Âlim böyle dediği anda iki yaşındaki kızım ayağa kalkıp kalabalık ortamda dini vaaz vermeye başlamıştı.Orda bulunan insanlar hayretler içinde kalmıştı…

 

Kardeşim Hasan, İtalyanca biliyordu. İstanbul’a çalışmaya otobüsle giderken yolda İtalyanca konuşarak bana bir şeyler söyledi, ben de bu dili hiç bilmediğim halde espri olsun diye kafadan sallayarak bir şeyler söyledim, çok şaşırdı. ”Vay canına! Sen konuştun! ‘Tamam, dediğin gibi olsun’ manasında yabancı dilde konuştun” dedi.

Bozuntuya vermeseydi, İstanbul’a kadar konuşup sallamaya devam edecektim. Kardeşim ikide bir bana doğru dönüp şaşkınlığını dile getiriyordu. ”Bu nasıl olur?” deyip duruyordu. Şok geçirmişti.

 

”Vay canına” deyince tılsımı bozdu, yoksa konuşmaya devam edecektim.

 

Bir arkadaş gülerek “Dua et, hesabımda yüklü miktarda para görünsün” dedi.

 

“Ne kadar istiyorsun?” dedim gülerek.

 

Arkadaşım, gülerek “Üç yüz milyar” dedi.

 

Dua ettikten bir süre sonra onu aradım,

 

“Şu anda şoktayım” dedi.

 

“İnanamıyorum.Hesabımda üç yüz milyar var” dedi.

 

Birine ‘’Maket bıçağını istediğin gibi bana fırlat, ben Ninja gibi yakalarım‘’ dedim, gerçekten maket bıçağını suratıma doğru hızlıca  fırlattı, işaret ve orta  parmağımla  tuttum  maket bıçağını,daha sonra esprimi ciddiye alan kişiyle arkadaşlığı bitirdim.

 

MATRİX filmini izlemiştim.Filmde,”Siyah Takım Elbiseli Adamlar” bir anda görünüp kaybolabiliyorlardı.İçimden ”Gerçek yaşamla hiç alakası yok, asla gerçekleşmeyecek şeyler… ŞUNLARA BAK! BİR DE SİYAH TAKIM ELBİSE GİYMİŞLER. Ahiretin varlığı bile bunların varlığından inanılmaz olamaz” diyerek güldüm…..Görünmez olmayı bir şekilde kendime kabul ettirsem de elbiselerle birlikte görünmez olmak bana çok daha akıl dışı geliyordu..

 

KENDİ  KENDİME  YAPTIĞIM   BU  ESPRİNİN  GERÇEĞE  DÖNÜŞÜP  BENİ  UZUN SÜRE  UĞRAŞTIRACAĞI  KİMİN  AKLINA  GELİRDİ  Kİ?

 

O anda biri çıkıp bunlardan biri karşına çıkacak dese, tabi ki inanmazdım…

 

Mersin / Mezitli’de bankaların arkasında denize yakın lüks sitelerden birine ”Joker özel güvenlik” olarak gece nöbetine gittim. Şirkete joker olmak istediğimi kendim söylemiştim,

 

Joker olmak nasıl bir şey merak etmiştim..

 

Yaz mevsimiydi.

 

Nöbete başladım, akşam oluyordu, hava kararmaya başlamıştı. Güvenlik kulübesi yanındaydım…

 

Birden, karşımda beni izlemekte olan siyah takım elbiseli genç bir adam gördüm, bakışlarımı yerden çekip kafamı kaldırdığımda fark ettim. Sanki önüme ışınlanmıştı. Uzaktan yürüyerek gelen insanların önceden farkına varmak mümkündür. Ancak, bu kez ters giden bir şeyler vardı…

 

Aramızda yaklaşık olarak üç adım vardı…

 

Anormalin çok ötesinde bir yakışıklılığı vardı. Bu aşırı anormallik, onun insan olmadığının ilk işaretiydi… Aynı zamanda takım elbisenin insan yapımı olmadığı belli olan şıklığında, elbisenin hiç insanlarınkine benzemeyişinde, bakışlarındaki aşırı dikkatin içinde bile gizliydi… İnsan olmadığını hemen görür görmez anladım. Konuşmadan, garip esrarengiz bir şekilde duruşundan da belli olan metafizik (madde ötesi) boyutu fark etmemek, duyumsamamak mümkün değildi….

 

Bakışlarını son derece pür dikkat bana yoğunlaştırmıştı, gözleri faltaşı gibi değilse de abartılı bir şekilde açıktı. Normal bir insanın size olan dikkati bu denli abartılı değildir. En küçük bir hareketimde uçup gidecek bir güvercin gibi duruyordu. Bu yüzden göz kapaklarımı bile oynatmadım…

 

Saçları gür ve parlaktı. Sanki güzellik merkezinden gelmiş gibi parlayan saçlar, aşırı taranmış, şekil verilmiş, saçlar…

 

İnsan işi olmadığı belli olan ceketin her iki yakası, bir karış büyüklüğünde fil kulağı şeklindeydi. Mont özellikleri olan bir ceket gibiydi. Çok yakıştırdım…

 

Ayrıca, Mersin’de yaz akşamları aşırı sıcak olur, takım elbiseli birini YAZIN SICAĞINDA sokaklarda dolaşırken görmek, şayet o kişi deli değilse, imkânsızdır..

 

Aşırı sıcaktan şort atlet giyenleri bile kimse yadırgamadığı gibi, sıcakta giyilen fazla elbiselerden insanların zekâ yapısı hakkında bazı ipuçları elde edilebilir.

 

Garip bir şekilde, karşımda siyah takım elbiseli olarak duruyordu…

 

Bu yüzden siyah takım elbiseli adam, insan olmadığını bu şekilde bile belli etmişti aslında…

 

Korku filmi başrol oyuncusu gibi duruyordu..

 

Korkunç görünmediği halde, esrarengiz bir şekilde, bana korku sinyalleri gönderiyordu…

 

Orta boyluydu, ne zayıf, ne kiloluydu, siyah takım elbise üzerinde kalıp gibi duruyordu, minyon tipliydi, burnu küçüktü, ancak esmer gibiydi. Güneşin altında çok dolaşmış izlenimi veriyordu… Sanki, balmumundan yapılmış gibiydi, saçları da tel tel, itinayla yerleştirilmiş gibi aşırı bakımlıydı…

 

Aniden canlanmış bir çizgi roman kahramanı gibiydi. Geçirdiği maceralar bakışlarına sinmişti adeta…

 

Hayretler içinde kalmamak mümkün değildi… Onu ürkütmemek için hiç yerimden kıpırdamadım, biraz daha ipucu, detay yakalamak için görüntü sürmeliydi, en küçük bir hareketimde görünmez olacağını zaten biliyordum. Bir saniye bile ‘’mücevherde gram’’ misali, çok değerliydi…

 

Ağzım açık kalmıştı. İzlediğim bazı korku filmlerinde oyuncular ağızlarını açtıklarında abartıyorlar sanırdım, demek ki öyle değilmiş, benim de ağzım böyle açık kalmıştı.

 

Sanki, dünyanın en zeki, en yakışıklı, en kahraman, en kurnaz, aynı zamanda, en üçkağıtçı, en vurdumduymaz, en kalleş, en şeytan kişisiydi… Bütün bu özellikler bir arada nasıl toplanır gösterisi gibiydi…

 

Derler ki, bir gün şeytan, Mevlana’ya görünmüş.

 

 

Mevlana şöyle demiş : ”Anlatıldığı gibi çirkin değilsin, insanlar neden senin resmini çirkin olarak çiziyorlar? Hamamlarda bile resmini çok çirkin çiziyorlar ”

 

 

”Doğru demiş şeytan. Beni çirkin çiziyorlar, çünkü , kalem düşmanlarımın elinde”

 

Daha önce başımdan geçen bu ”SİYAH TAKIM ELBİSELİ YAKIŞIKLI HAYALET ” olayından bir kaç kez bahsetmiştim. Ancak bir şeyi hep es geçiyordum, sanki benimle zihinsel telepati şeklinde konuşuyordu, daha doğrusu konuşuyorduk

 

-Kimsin sen?

 

-İnsanları korkutan bir şeytanım, benim görevim sadece insanların psikolojisini bozmak..

 

-Nerden geliyorsun?

 

-Denizin ortasından, gemilere takılmayı çok severim..

 

-Kaç yaşındasın?

 

– Orta çağdan beri yaşıyorum,

 

-İnsanları korkutmakla eline ne geçiyor?

 

-Ben durdurulamaz bir programın içindeyim.

 

-Neden benden korkuyorsun?

 

-Okumandan çekindiğim bazı ayetleri ezbere biliyorsun. Seni tanıyorum. Onları okursan yanabilirim, onun için her an görünmezleşip kaçabilirim… Belki de senden korkuyorum derken yalan söylüyorum, benim dürüst olmak gibi bir derdim olamaz. Belki de şu anda seninle oyun oynuyorum… En küçük bir hamlende hemen görünmez olacağım…

 

Aaa! Birden, sadece iki-üç adım kadar atarak, sağı solu boş olan site girişinde bulunan kolonun ardına kaçıverdi… Kaçmak için önce yan döndü, ancak üç adımlık bana göre saçma, gereksiz olan kaçış, yine beni ürküttü. Burada bile normal olmayan bir durum vardı. Bu davranışı beni çok şaşırttı. Böyle bir davranışı ancak korkak bir kemirgen yapabilirdi.İnsan kılığına girmiş korkak bir kemirgen gibi davranması, ona olan hayranlığıma karışan garip bir korkuya neden olmuştu…bu kokteyl duygu çok değişikti, bunu sevmiştim. Hayalet ne yapmak istemişti? Aslında, böyle pür dikkat gözlerimin içine bakılmasına çok ihtiyacım vardı. Duygusal bir edebiyatçı olarak sevgiye susamış kalbimin aralık duran kapısından içeri girecek birini beklerken, bu kişinin metafizik bir varlık olacağı kimin aklına gelirdi? Erkek bir hayalet  hesaplarımı alt üst etmişti. Şok geçiriyordum.

 

Belki de cesaretim onu çok şaşırtmıştı;cesaret, zaten korkuyu gizleme sanatıdır. Acaba, o da gideceği yerde beni mi anlatacaktı?O da bana hayretle bakmıştı. Bende bulduğu şey neydi?

 

Konuşabilseydim onunla, şöyle diyecektim ”Seni böylesine güzel yaratan ALLAH  için daha güzel bir ahlak ile davranman gerekmiyor mu?Vicdanen söyle”
Hayranlığıma son anda  sızan korkunun, hayal kırıklığının şokuyla, üzüntüsüyle karışık duygular içinde, kara treni kaçırmış yolcu gibi üzgün ne yapacağımı düşünüyordum.

 

Kolonun ardında boş cadde vardı , yani normal koşullarda, bana görünmeden oradan başka yere kaçıp gitmesi imkânsızdı. O anda ortalık çok tenhaydı…

 

Orada görünmezleştiğini gerçi anlamıştım, yine de kontrol ettim, tahmin ettiğim gibi oracıkta görünmez olmuştu…

 

Dikkatli bakışlarımı site girişine iyice yoğunlaştırdım. İki saat kadar geçti, ortalıkta görünmüyordu…

 

Üzerimdeki şoku birazcık atlatınca aklıma kamera kayıtları geldi..

 

Kamera kayıtlarına bakmak için menüye girince bilgisayar benden şifre istedi… İnanılır gibi değildi, bunca yerlere joker olarak gidip kamera kayıtlarına fıldır fıldır girebildiğim halde  ilk kez böyle bir durumla karşılaşıyordum.

 

Gündüz mesaisine gelecek olan güvenlik görevlisine telefon açıp, hal hatır sorduktan sonra, şifreyi istedim,

 

”Neden?” diye sordu. Yandı  keten  helvam. Gel de anlat… Anlatsam,  kim bilir neler derler adama?… Üstelik  işe gireli iki üç ay olmuştu. Ödemem  gereken taksitler vardı. Bu olayı anlatmaktan  çekinmekte çok haklıydım. Bence,  hayalet bunların hepsini biliyordu… Yardım isteyeceğim  kişilerin  bana  engel  olacağını, gıcıklık yapacaklarını bildiğinden özellikle bu siteyi seçmişti… Biliyordu,  görünmezlik moduyla  karşıma geçmiş bana kıs kıs gülüyordu, bundan yüzde yüz emindim…

 

Çaktırmadan geri vitese taktım. Pirince giderken evdeki bulgurdan olabilirdim. Millet zaten dedikodu için ölüyordu. Bir laf duyabilmek için bile, başka şehire yolculuk yapan insanlar olduğunu  yaşam tecrübemden  biliyordum.

 

”Şey,  belki lazım olur, belki bir olay olursa bakarım diye düşünmüştüm de” diyerek konuyu sıvıştırdım, dağıttım..

 

”Şifreyi ben de bilmiyorum. Diğer güvenlikçiyle yönetici biliyor. Bir olay olduğunda onlara anlatırız. Oy birliğiyle kamera kayıtlarına bakma kararı verilirse kayıtlara bakılır” dedi…

 

Olağanüstü genel kurul toplantısı yapacaklarmış, sanki uzaya uydu fırlatacaklar… Çok sinirlendim… Sinirden deliye dönmüştüm. Elim kolum bağlandı…

 

Diğer gittiğim bütün sitelerde, şifresiz, kamera kayıtlarına gerek duyduğumda, bakabiliyordum. Güvenliği sağlarken, imkanların güvensizce kısıtlanması bana göre çok yanlıştı

 

Şansıma, burada kamera kayıtları şifrelenmişti. En gerekli anda…Olacak şey değil…

 

Yanıma gelen ”Şeytan veya her ne varlıksa” bunu çok iyi biliyordu…

 

Bana görünmek için şifreli kamera kaydı sistemi olan siteyi özellikle seçmişti. Şifreyi isteyeceğimi, onların da bana aksilik göstereceklerini biliyordu..

 

Bazen  çok  kurnaz kişilere ”Şeytan gibi” derler ya. İşte  bu , şeytanın ta  kendisiydi…

 

Evet, elim kolum bağlandı, diğer güvenlik görevlisine zaten hiç güvenim yoktu, sır saklamayı bilmiyordu. İkincisi yapmacık, sahte bir samimiyeti, kibarlığı vardı…

 

 

Yalakalık üzerine kitap bile yazabilirdi… Ancak, güçsüz, zayıf, yoksul kişilere karşı acımasızdı… Bu da insan değildi, ancak görünmez olmasına gerek bile kalmadan zaten benim için yok olmuştu…

 

 

Özel güvenlik olarak çalışanlar bilir, site gibi yerlerde en küçük şeyler için bile görev değişikliği olayı yaşanabilir. Pireyi deve yaparlar… Bırakın hayalete inanmayı, insanlar birbirlerinin varlığına bile pek inanmaz. Olayı  kime anlatacaktım?

GÖREVLİ,  zaten hatasız olmaya mecburdur, kimse aferin demez. Ancak hata varsa balıklama atlayış yaparlar… Hemen gözler “Faltaşı” gibi açılır, gereken yapılır, fark edilir, işe son verilmeden önceki aşama olan telefon trafiği başlar…Hani ilkokulda yanımdaki öğrenciler birbirlerini öğretmene şikayet ederlerdi ‘’Öğretmeniiiim, silgimi çaldı!… ÖĞRETMENİİİİİM  KALEMTRAŞIMI ÇALDIIII…ÖĞRETMENİİİİİMM!…ÖĞRETMENİİİİİM’’ DİYEREK SÜREKLİ BAĞIRIP DURURLARDI YA…

 

Bazıları da ‘’Örtmenim’’ diye seslenirdi

 

Eee, daha küçükken bile çok mız mız olan  bu insanların çoğu, büyüyünce, sahip olacakları yer, ünvan,  mevki ne olursa olsun mızmız olmaya yine de devam edecekleri kesindir…

 

Vefa olayı hiç  olmaz.. Özel güvenlik olarak yıllarca bir işyerinde çalışmak bile, yarına güvenle bakma garantisi vermiyor…

 

Bazı güvenlik kulübelerinde şöyle bir yazı görürdüm.

 

”Güvenlik görevlisi hata yaptığında, hemen yerine  bir başkası görevlendirilecektir”

 

Böyle bir yazıyı cama yapıştırmak, empati eksikliğinden başka ne olabilir? Yani kimisi uzayda nasıl koloni kurabilirim diye proje üretirken, kimisi de sabaha dek bulduğu  icat ettiği şey, birilerini nasıl ekmeğinden edebilirim planıydı..Cama yapışık duran yazıyı görünce ‘’İyi ki turistler burdan geçmiyor, yoksa rezil olmuştuk’’ diye düşünmüştüm..

 

Neyse…

 

Gece yarısı olmuştu ”Bizim bakımlı, sosyetik hayalet nereye gitti acaba” diye düşünürken , kapıcının 17 yaşlarındaki sarışın oğlu paniğe kapılmış vaziyette  koşar adım yanıma geldi.

 

‘’Neyin var?‘’ diye sordum.

 

”Çok korktum. Odama bir karaltı girdi, ben de korktum, yanına  kaçtım” dedi. Sonra, kulübenin içinde oturdu, oturduğu yerde, iki  eliyle yüzünü kapatmış, kara kara düşünüyordu..Biraz  da  saklanmaya çalışıyor gibiydi…Garip  davranıyordu..İçe  kapanık biri olmuştu birden..O, çok hareketli, neşeli, kabına sığmayan hiperaktif, konuşkan çocuk gitmiş, sanki yerine bir başkası gelmişti…

 

Bir çocuk nasıl olur da böyle saatlerce kımıldamadan durur?Anlaşılır gibi değildi…

 

Ben de dayanamadım, başımdan geçen olayı ona anlattım. Beni dinlediğine dair bir ipucu vermiyordu.

 

Aslında,  kapıcının kapısı, belki hava sıcaklığından olabilir, bilmiyorum, sürekli açık duruyordu, kulübemin görüş alanında ve çok yakınımdaydı.

 

Hayalet isterse kapalı kapıdan da geçebilir, ancak kapıyı açık görünce ”Bunlar kaşınıyor galiba, işe bunlardan başlayayım” demiş olabilir. Bunlar tabii ki varsayım sadece.

 

Aslında birbirimize şahitlik edersek doğru söylediğimiz belki anlaşılır, kimse bize yalancı filan diyemezdi. Bunu da düşündüm.

 

‘’İkisi de kafayı yemiş’’ derlerse, işte o zaman iş kötüydü..Böyle bir sitede bunu da diyecek birileri vardı mutlaka…Bu açıdan bakıldığında taksitleri ödemek için susmaktan başka seçenek kalmıyordu…

 

Başımızdan geçen esrarengiz olayları kimseye anlatamamak ne acı .

 

Gecenin bir vakti öylece kalakalmak …

 

‘’Karnım acıktı ” desem, kesin bu söylediğime inanacaklardı, kimisi makarna, kimisi biber dolması, kimisi şehriyeli çorba v.s. getirecekti…Çünkü ,”Acıkmak”  herkesin yaşadığı tatmış olduğu bir duyguydu, kimseye yabancı gelmiyordu. Ya da ”Başım ağrıyor” deseydim,  herkes çok normal karşılayacaktı..Çünkü, nerdeyse başı ağrımamış kimse yoktur. Bu duygu da onlara yabancı gelmeyeceğinden empati kurmaları daha kolay olacaktı..

 

İnsanlar duydukları şeyleri, kendi hayat tecrübeleriyle karşılaştırıp değerlendirme yaparlar…

 

Kapıcının oğlu, ortamı yumuşatmak için yaptığım esprilerin hiçbirine gülmedi. Artık konuşmuyordu bile.Taş kesilmişti sanki. Şekerli içecekler verdim ona…İçti…sabah oluncaya dek yanımda bekledi…Yerinden kıpırdamadı bile. Sabah olunca eve gitti…

 

Onun küçük kardeşiyle bir kaç ay sonra başka bir yerde karşılaşıp sohbet ettim biraz..

 

Konuyu o meseleye getirdim,

 

”Abimin odasına bir karaltı girmiş, sonra yarasaya dönüşen bu şey, onu kovalamıştı..” dedi…

 

”Vay canına” dedim içimden, olayı kendi ailesine anlatırken, bana anlatmadığı bu detayı anlatması çok ilgimi çekmişti…Bazen,yaşamda öyle inanılmaz şeyler oluyor ki, insan anlatmaya kalkınca bile mantığa biraz daha uygun bir anlatım şeklini tercih ediyor. Demek ki ona inanmayacağımı düşünüp bu detaya girmemişti. Tabii, başından geçen olayı bu detayı vermeden bana anlatmasında mantıklı bir neden daha vardı. Kapıcılar haklı olarak dedikodudan çekinirler…Çünkü, sürekli gözlem altında olurlar, davranışlarını, konuştuklarını, olaylar hakkındaki görüşlerini yöneticiler sürekli  takip ederek değerlendirme yaparlar…

 

Aslında benim durumum da onunkinden pek farklı değildi…Ben de dedikodudan çekiniyordum ve başımdan geçen bu olaya kimsenin inanacağından pek emin değildim..

 

Bu esrarengiz şeytan, bana kalırsa onu gördüğüm yerlerde dolaşıp her gece birilerine görünüyor, ancak onu görenlerin çoğu, deli damgası yeme korkusu yüzünden olayı birbirlerine anlatmaktan çekinip kaçındıkları için birlikte yapılacak bir  olay analizi, çözüme yönelik  değerlendirme,  gerekli tedbirler ya da  duanın etkin gücü gibi olası çalışmalar askıda kalıyordu. Bazı şeyleri anlatmak daha yararlı olabilir… Manevi deşarj çok önemlidir. Sosyal olmayan insanlar, çok geçmeden içe kapanık hale gelirler, zamanla topluma girmeleri, benimsenmeleri zorlaşır…

 

Psikolojik destek, samimi arkadaşlık ile başlar, terapi görevi üstlenir…

 

Gerçek yaşam, inanılmaz olaylardan oluşan, masallarda bile olmayan işte böyle sürprizler ile doludur….

 

 

ESPRİLERİM  İŞTE  BÖYLE  GERÇEĞE  DÖNÜŞÜP   GÖLGE   GİBİ    BIRAKMIYOR.
Siyah takım elbiseli yakışıklı sosyetik hayalet acaba ne yapıyor, bu saatlerde? diye düşündüğüm oluyordu…

 

Bir gece, evimde garip bir olay oldu..

 

Büyük oğlum koridordan salona girmesiyle birlikte gerisin geri kaçtığında elektrik çarpması sandım.

 

”Ne oldu oğlum?” deyince,”Orda bir şey var” dedi ..”Ne var oğlum orda?.. Düzgünce anlatsana ” dedim..”Orda birisi oturuyordu. İçeri girdiğimi görünce tavana zıpladı” dedi.. İnanılmaz bir şey söylüyordu. Salon ışığı yanık değildi, ona bitişik duran mutfağın ışığı yanıktı. Ayrıca karşı dairelerde oturanların ışıkları da eklenince salon yarı aydınlık sayılırdı.

 

Salona girip ışığı açtım. Salona, tavana baktım, bir şey görünmüyordu, ancak bu tür varlıklar bir kaç saniyeliğine göründükten sonra zaten yeniden görünmez olurlar…Bunu biliyordum…

 

Oğluma döndüm :

 

”Nasıl bir şeydi anlatsana” dedim

 

”Üzerinde sanki takım elbise vardı baba” dedi…

 

”Siyah takım olabilir mi?” diye sordum..

 

Gerçi, yarı aydınlıkta tam rengini söylemek zordur, ancak, tahminen bir yanıt da işime yarayabilirdi..

 

”Sanırım siyahtı” dedi..

 

İçimden ”Tamam!Daha önce karşılaştığım siyah takım elbiseli sosyetik varlık, izimizi sürmüş olmalı, çattık belaya dedim…Oğluma bu varlıkla ilgili daha önce başımdan geçen olaydan bahsetmemiştim, artık kendisi de ”Hayalet veya şeytan” her neyse, bu varlığı görmüştü..

 

Aradan iki gün geçmeden işten geldiğimde dokuz yaşındaki oğlum.

 

”Babaa, ben bugün bir şey gördüm” dedi..

 

”Ne gördün oğlum?” diye sordum..

 

”Abimle evde yalnızdık..Salonda oynuyorduk.Ben abime ‘güreşelim mi?’ dedim. Bir baktım ki, birisi koridordan bize bakıyordu. Sadece yüzünü gösteriyordu. Sonra onu gördüğümü anladı, yüzünü geri çekti..Ben, yerde emekleyerek oraya, kapıya yaklaştım. Şurda, duvarda bir askı görünüyordu. Üzerinde portakal renkli bir ceket asılıydı. O anda ağlamaya başladım baba. Sonra askı ile ceket birden kayboldu..”

 

”Hayalet eşyalar eksikti, Şimdi takım tamamlandı” dedim içimden…

 

Büyük oğlum.”Bana da anlattı bunları baba, Murat  bugün ağladı” dedi..

 

”Nasıldı yüzü?Yaşlı gibi mi genç gibi mi?” diye sordum.

”Genç gibiydi” dedi…

 

”Umarım bir daha yaşanmaz bunlar” dedim kendi kendime…Ancak, bizim hayalet hep siyah takım elbiseli olurdu, portakal renkli, yani turuncu renkli ceket de ne demek oluyordu? Yoksa bu başka bir hayalet miydi ? Demek oluyor ki, ortada gezinen bir hayalet daha vardı…

 

Mutfaktayken  tezgahın üzerinde duran küçük çöp kovasının kapağı iki metre kadar uçup gitti birden, tezgahın üzerinde bir parça ekmek vardı, çok geçmeden o da fırlayıp yere düştü.

 

Ekmeği yerden alırken:

 

“Pek de iyi kalpli olduğun söylenemez” dedim.

 

Ertesi gün yine küçük oğlum ”Babaa” dedi.

 

”Ne var oğlum?” dedim.

 

Banyoda elimi yıkarken kapı kendiliğinden kapanmaya başladı..çok korktum” dedi…

 

”Haydaaa!Resmen korku filmi çeviriyoruz bu evde” dedim,içimden..

 

Ciddi bir durum oluşmuştu.

 

Sonra, bir gün, sehpa üzerinde duran şapkam bir müddet havada uçup sonra yere düştü..

 

Artık alıştığım için pek ilginç görünmedi..

 

Konuyu bizim hanıma anlatmalıydım…

 

Anlatmaya başladığımda daha lafımı bitirmeden ;

 

‘’Korku filmi seyrederseniz, tabi böyle hayal görürsünüz’’ dedi..

 

-Evde resmen eşyalar uçuşuyor…Ona ne diyeceksin? dedim..

 

O an düşündüm ki, korkacak, en iyisi konuyu değiştirmeliydim..

 

Bizimki başından böyle olaylar geçse de asla anlatmaz, belki korkmayalım diye..

 

Eşimin köyüne gittiğimde ailesinden öğrenmiştim, duymuştum…Sabaha yakın,aslında  gecenin bir vakti, rahmetli ninesi eşimi dürterek uyandırıyor ve ”Benimle gel” diyor, o da yataktan kalkıp rahmetli ninesinin  ardından gidip onu  takip ediyor..

 

Köyün dışına doğru gidiyorlar….Bu arada yatağında olmadığı farkedilince, köyün dört bir yanına koşuyorlar..Ve köyün dışına çıkmış vaziyette giden eşimi durduruyorlar..

Ancak, rahmetli ninesi bir tek ona görünmektedir. Bu olay, eşim benimle evlenmeden bir kaç ay önce yaşanmıştı…

 

Ancak bu olayı bana hiç anlatmadı.

 

Günün birinde, duyduğum bu olayı ona hatırlatmak istemiştim. Üzerinde zehirli bir örümcek varmış gibi garip el kol hareketleri yaparak ”Kışt kışt” demişti…

 

Sonraki gün kızlarımla doktora gitmiştik. Dönüş yolunda bir parkın yanından geçiyorduk.

Ben, iyilik yapan insanların cennete gideceklerini anlatırken, on beş yaşındaki  kızım Ayşegül, sözümü kesti ”

 

Babaa!Kimsesizlerin kalacağı bir yer yok mu?” diye sordu.. Anlattığım konuyla alakasız böyle bir soruya içimden sinirlendiysem de belli etmedim

 

“Bu işte bir hikmet olabilir” diye düşünüp sakin olmaya çalıştım, cevap verdim.

 

”Tabii ki var,Olmaz olur mu?” dedim.

 

O anda arkasına dönüp baktı .

 

‘’Aaa,olamaz..Şurda ağacın dibinde bir adam uzanmış yatıyordu. Şimdi yok!Daha az önce gördüm onu” dedi..

 

Nasıl biriydi?Üzerindeki elbiseleri tarif etsene kızım” dedim

 

-Siyah takım elbiseliydi, ağacın gölgesinde değildi, güneşli tarafında uzanmıştı..

 

Mersin’in en sıcak yaz günlerinden birinde, hem de öğlen vakti, takım elbiseyle ağacın gölgeli tarafında değil de, güneşli tarafında birinin uzanması, akıl alır şey değildi, inanılmazdı…

 

İçimden ”Yine o varlık” dedim..”Hep böyle akıl dışı, inanılması imkansız şeyler yapıyor..”

 

-Onu gördüğün anda keşke bana söyleseydin, dedim..

 

-Bir fakir olduğunu düşündüm, dedi..

 

İçimden ”Sırayla hepimize görünüyor. Böyle davranarak ne yapmaya çalışıyor, veya ne demek istiyor acaba?..” dedim…

 

MATRİX  FİLMİ  İÇİN  KENDİ  KENDİME  YAPTIĞIM  ESPRİDEN  SONRA  BU OLAYLARIN  ORTAYA  ÇIKMASI  BENİ  ÇOK  DÜŞÜNDÜRDÜ….

ESPRİLERİME  BİRAZ  DAHA  DİKKAT  ETMELİYDİM….

Karşılaşılan durumun olağanüstülüğünü farkeden  Otomatik bir ALARM  Karar  mekanizması devreye giriyor..

 

Dua, en güçlü silahtır….İbadetimizin en zayıf olduğu zamanlarda şeytan fırsat sahibi olur, aksi halde yaklaşamaz…İyilikler, ibadetler birer melek olur, bizi korurlar…Şu sıralar günde yetmiş (70) defa ayetel kürsi okuyorum….

 

Kapı girişlerinde kutsal yazılar bulunduruyorum.. Ayetel kürsi.. La ilahe İLLALLAH”… BESMELE..

 

Esprilerime çok dikkat etmem gerektiğini bildiğim halde, su içmeden duramadığım gibi espri yapmadan da duramıyorum…Ancak bazı esprilerim bir gün ,bazıları aylarca, bazıları da yıllarca beni uğraştırıp maceradan maceraya sürüklüyor….Garip ancak gerçek…

Cesur GÜLTEKİN

Mardin’de doğdu. Liseyi Mardin’de bitirdikten sonra Dicle Üniversitesi Biyoloji bölümünde okudu. Çeşitli dergi ve gazetelerde öykü, deneme ve karikatürleri yayınlanmıştır. Öykülerinde  yaşadığı olayların ön plana çıktığı görülür.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.