Bir Büyük Geminin Kaptanı Ya da Dilek Kartal Şiiri | Eray Sarıçam | Eleştiri

0
704

Eray Sarıçam

Bir Büyük Geminin Kaptanı Ya da Dilek Kartal Şiiri

2000’li yılların önde gelen isimlerinden Dilek Kartal’ın, yeni şiir kitabı Çifte Açmaz, geçtiğimiz yıl içerisinde İz yayıncılık etiketiyle yayımlandı.[1] Başarısını, tıpkı ilk kitap Taşı Kim Atacak gibi siyasi şiirler ile lirik şiirlerin uyumundan sağlayan bir kitap Çifte Açmaz. Martin Heidegger’e, “Ne yapmayı düşünüyorsunuz?” diye sorduklarında o, “Hem düşünmek, hem yapmak, bir soru içinde iki fiil birden, bu benim için çok fazla” demişti. Filozofun bu cevabının nedeni, büyük ihtimal düşünmek-zekâ-eylem arasındaki ilişkinin zorluğundan kaynaklanıyor. Çünkü Heidegger’e göre, hem düşünmek hem de eyleme geçmek mümkün olmakla birlikte çok zor bir iştir. Fakat Çifte Açmaz, filozofun dediklerinin zıddını kanıtlıyor bize. Esasen sadece bu kitap değil, büyük Türk şiirinin geçmişi de Heidegger’in nasıl yanıldığının örnekleriyle doludur. Mesela Nef’i, Taşlıcalı Yahya, Fuzuli; Tevfik Fikret, Mehmet Akif, Yahya Kemal; Orhan Veli, Turgut Uyar, İsmet Özel vs. liste uzayıp gider. Çünkü Türk şiiri, bu yazının hususunda Dilek Kartal’ın şiiri, eylem ve düşünce arasında kaybolup gitmez; iki büyük kolu birleştirmeyi başarır o. Eylem ve düşünce arasında bir tercih yapmak zorunda bırakmıyor bizi Kartal’ın şiiri. Çifte Açmaz, bu karşıtlıktaki birliğin yahut bu diyalektiğin hakkını verebiliyor okuyucuya.

Çifte açmaz için hem lirik hem de siyasi şiirlerin bir arada gittiğini söylemiştik. Burası önemli. Çünkü lirik(duygu) ve siyasi(düşünce) şiirler, bir zaman sonra ya salt çoban, kır romantizmine ve kaba bir erotizme ya da popülist bir şiire dönüşebiliyor. Dilek kartal, lirizm konusunu zaten halletmiş bir isim(daha sonra değineceğiz buna). Şiirin düşünce boyutunda da, Çifte Açmaz özelinde konuşursak, kendisini ideolojik sanata teslim etmemiş bir sanatçı o. İdeolojik sanat, ister SSCB’den gelsin ve adı Toplumcu Gerçekçi olsun, ister Türkiye’de neşv ü nema bulup adı, muhafazakâr sanat olsun, daha en başından “telkin” amaçlıdır. Okuyucuda bir hayat, dünya oluşmasına izin vermez, onu; asıl doğru olduğunu düşündüğü şeye yönlendirir. Bu yüzden sloganik bir ses ve gramer yapısını yeğler. Kartal ise bu poetik düşüncenin tersine, başarısını; öz ile içeriğin, biçim ve üslubun oluşturduğu “uyum”dan elde ediyor. Bunu, Vitrivius ile tamamlayabiliriz: Doğruluk, yararlılık ve güzellik. Herhalde bu saydıklarımızın hepsinin bir eserde olması, onu kusursuzluğa götürür. Ama Dilek Kartal kusursuzun peşinde koşmaz, onun Allah’a ait bir özellik olduğunu bilir. Bu yüzden Çifte Açmaz’ın kimi yerlerinde, bile isteye sessel kusurlara rastlayabiliyoruz. Bu yüzden Dilek Kartal, “kusursuz”dan ziyade, eserinin “sağlam” olmasını isteyen bir şiir yazıyor. Sağlamlık yüzyıllardır tartışılan bir şey. O yüzden çok da derinine inmeyeceğim; ama en azından şunu söyleyeyim, Çifte Açmaz’ın sağlamlığı, onun, özgünlüğünden kaynaklanmadır. Şair, hem ilk hem de ikinci kitabıyla birlikte kendini Türk şiirinin hiçbir dönemine, diğer dönemlerinden daha fazla yaklaştırmıyor ve adeta “kanonsuz” şairler arasına koyuyor şiirini. Bu da onu, risk dolu bir şiir olarak karşımıza çıkarıyor. Şiirde risk iyidir. Riski göze alan şairler, şiirin hem süs hem de manasını iyi bilirler ve ikisinden de ödün vermezler. Ben bu yüzden Dilek Kartal şiiri söz konusu olduğu anda güzellik ve iyiliği birbirlerinden ayrı tutmayanlardan oluyorum…

Dilek Kartal

Dilek Kartal, hayata “kendi gözleriyle” bakan bir şair. Hayata bütünüyle bakar, onu yine kendisine özgü bir şekilde algılar ve bu sayede yeni bir dünya kurar. Kurduğu bu dünya, onu okuyucudan ayırmaz fakat. Bu sayede okuyucu kendisini yabancı bir dünyada bulmaz. Zaten hepimizin bildiği bu dünyada şair, kimi zaman soyutlamalara giderek kendi dünyasının sınırları belirler. Biz yine de “gayrı” bir dünya görmeyiz onda. Mesela “Sahi siz/Allah’a sarılıp ağlamak istemediniz mi hiç”, ya da “Biz Allah’a sarılıp çok ağladık” mısraları bunun en güzel örneğidir. Çok fazla eleştirilen bu mısralarda şair, Allah’ı cisimleştirmez. Tam tersine üşümek ve yalnızlık gibi son derece “somut” olan iki duyguyu soyutlaştırarak kendisini Allah’a yakınlaştırır. İslam’ın estetik anlayışı da buna müsaittir. Soyut olan yaratıcıya yine soyut olan duygularla yaklaşılması, Allah’ı her türlü benzetme imgesinden azade kılar ki buna “tenzih” denir. Yani bu mısralarda şair, Allah’a, tanrı-insan imajı vermemiş, yaratıcısı ile insan arasındaki sınırı da vurgulayarak, çaresizlik anında ikisi arasındaki sonsuz yakınlığa işaret etmiştir.[2]

Duygu bahsine girmişken şunu da söylemeliyiz. Dilek Kartal’ın şiirini başarılı kılan en nihayetinde onun “duygu”ya değgin bir şiir yazmasıdır. Yani başarılı olan hemen her şiir gibi, şair, yapıntı olandan kaçınmıştır Çifte Açmaz’da. Burada yapıntı olarak ele aldığımız, “duygusallıktır.” Duygu kişiye başarı getirir çünkü kişiseldir, fakat duygusallık evrenseldir. Mesela bir kişinin annesi vefat ettiğinde buna yazabileceği şiir “duygu” yüklü bir şiir olacaktır; ancak Türkiye’den Kenya’ya yazılan şiirler ya salt gözlem ve akılla ya da duygusallıkla yazılacağı için başarılı olamayacaklardır. Tanpınar’ın da dediği gibi, “gösterişten uzaklaşıp, gerçek duygu ve deneyimlerle bütünleşir” Dilek Kartal ve böylece okuyucu ve kendi arasında sağlam bir bağ kurar. Diğer türlü; şiir hayattan, deneyimlerden bağını koparmış ise bu sefer kendisine “konu” arayacaktır şair ki bu da onu başarısızlığa götürecektir. Çünkü konu dediğimiz şey hem sığdır ve hem de salt estetik heyecanın ötesinde okuyucu da ne bir duygu ne de düşünce uyandırabilir.[3] Dilek Kartal’ın şiirinde ise bu “duygu”, daha ziyade lirizm ile karşımıza çıkar.

Lirizm; Goethe, Poe ya da Wordsworth gibi sanatçı ve kuramcılara göre, “ben”in “şiir” ile eşitlenmesi anlamına geliyordu. Uzun yıllar bu şekilde kabul gördü. Buradan yola çıkarak lirik şiirin kısa olması gerektiği; çünkü ilhama dayalı olduğu ve “çaba”nın asgari seviyede kaldığı düşünüldü(Poe). Ancak daha en başında İngiliz ağıtları, Milton’ın şiirleri ya da Şarkılar Kitabı uzun olmalarına rağmen lirik türün başyapıtları sayıldı. Yine ilk dönem kuramcılarına göre lirik, yalnızca “aşk” ele alan şiirlerdi.[4] Türkiye’de de durum farklı değil. Belki İsmet Özel’e kadar sistemli bir şekilde bu anlayışa karşı çıkan dahi olmadı. İsmet Özel, hem “ben”den bahsediyordu şiirlerinde hem de katledilen çocuklardan. Bu, bile isteye bir tutumdu. İlk iki kitabından sonra Evet, İsyan’da bunun en olgun örneklerini görüyoruz. İsmet Özel’den sonra derin bir sessizlik oldu. 90’lardaki olumlu kıpırdayış kendisini 2000’lere taşıyamıyor ve 2010’larda “ben”, kendisini yine toplumsal meselelerin de içinde buluyordu. 2000’lerde kendisi taşıyamıyor dedik. Ancak şiir söz konusu olduğunda elbette istisnalar olacaktır. Yazımız gereği bu mevzuu çok girmeyeceğim; ama 2000’lerde İsmet Özel’in planlı programlı açtığı bu kapıyı zorlayan birkaç isimden biri de Dilek Kartal’dır. Dilek Kartal, lirizmi “ben”in boyunduruğundan kurtarıp “muhalif” ve “siyasi” bir çizgide kullanmıştır. Tıpkı Rimbaud’nun töre ve savaş karşıtı(Roboski Versus Noel adlı şiir) şiirlerinde ya da Allen Ginsberg’in dünya siyasi sisteminin çirkinliklerine dair yazdıkları gibidir. Bu anlamıyla Dilek Kartal şiiri, ilk dönemden ziyade 20.yy “öğretici”, “hicivci” lirik sanatçılarını andırır. Donne’ın, Mayakovski’nin ya da Brecht’in eserleri gibi…

Dilek Kartal’ın şiiri de yukarıda saydığımız Batılı sanatçıların eserleri gibi muhaliftir. Buradaki muhalif tavır Mayakovski örneğinde olduğu gibi direkt de olabilir. Ki büyük oranda öyledir. Ancak kimi zamanlarda Çifte Açmaz, doğrudan bir politik tavır yerine toplumsal, küresel kırılmaları; kişiler üzerinden de ele almaya çalışmıştır. Mesela, Ortadoğu’dan kaçan insanların veya Akdeniz havzasında yakalanması yahut ölmesi gibi:

“Çok mu güzel diye orda çocuklar

Değmesin diye mi nazar kem gözlerden

Yıllardır kurşun döküp duruyorlar

Tepelerinden”

İşte bu anlamdan yola çıktığımız zaman, lirizmin tarih içerisindeki değişimi rahatlıkla görebiliriz. Artık lirik şiir, sadece aşk’ı ele almıyor; iktidarların dahi korktuğu bir tür olmaya başlıyor. Artık lirik şiir, Dilek Kartal örneğinden de görüleceği üzere, adeta “çağımızın bir kahramanı” olmaya namzettir. Dilek Kartal’ın şiiri için şunu da söylemeliyiz, Çifte Açmaz bugünkü çoğu şiir gibi salt biçimin kollarına bırakmamıştır kendini. Bunu tersten popülist şiire karşı da söyleyebiliriz. Salt biçimci şiir, kahramanın tamamen öldüğü, bir anlayıştır. Hâlbuki Çifte Açmaz’daki şiirler; doğa ve insanla sonuna kadar ilintili, Modernizm karşıtı şiirlerdir. Bu yüzden ben, Dilek Kartal’ı bugünkü şiirimizin “birkaç” kaptanından biri sayıyorum.[5] Çünkü T. More’un dediği gibi; kaptan gemisini terk etmez, çünkü terk ederse, artık rüzgârların efendisi artık o değildir. Çünkü Dilek Kartal, her türlü parlak, göz kamaştırıcı; ama içi dışı ile boş şiirler karşısında, sadeliği, “vicdanı” ve artık bugün edebiyat camiasında pek rağbet edilmese de “ne” ve “nasıl”ı bir arada götürmeye çalışan nadir isimlerdendir:

“O saçlarıma değen dönüşlü gök

Kör eden ışık, o korkunç sayha

İnip çıkan adamlar

Günahkâr perçemlerine asılarak birbirlerinin

Bir köy dolusu kadın

Taşları yoklaya yoklaya

Taşları koklaya koklaya bir köy dolusu…

Oğul öksüzü eller… çemberler… karanfiller…

Bir köy dolusu kadın

Rüya”

______________

[1] Kartal, Dilek, Çifte Açmaz, İz y., İstanbul, 2016

[2] Altıntaş, Ramazan, İslam Düşüncesinde Tevhid ve Estetik İlişkisi, Suffe y., İstanbul, 1997

[3] Altınel, Şavkar, Soğuğa Açılan Kapı, YKY, İstanbul, 2013

[4] Johnson, James William, Lirik, Kitap-lık dergisi, Sayı, 117, sayfa, 72-73/85-86, İstanbul, 2008

[5] Birkaç kaptan olur mu? Olur. Söz konusu Türk şiiriyse olur.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here