Bir Başka Açıdan Sait Faik Abasıyanık | Ahmet Furkan Akar Yazdı…

0
189
Araştırmacı-Yazar Ahmet Furkan Akar

BİR BAŞKA AÇIDAN SAİT FAİK ABASIYANIK

Bir insanı sevmekle başlar her şey…

Yalnızlığın yarattığı bir yazar… Sait Faik… Edebiyatımıza damga vurmuş, kendisinden sonra gelen yazarlar için her zaman ilham kaynağı olmuş bir isim… Onu böyle anlatıyordu Nedim Gürsel.

Hiç şüphesiz yakın tarihimize damga vurmuş farklı bir yazardı o.Tarzı,tavrı yaşayışı.Bazı araştırmaları bir araya getirerek onun hakkında yazılanlardan bir demet yapmaya çalıştım bu kompozisyonumda.Umarım edebiyat araştırmacılarına bir kaynaklık eder.Araştırmamda bana kaynaklık eden Nedim Gürsel’e, İnci Enginün’e ve TRT arşivine şükranlarımı sunuyorum…

Sait Faik, Adapazarı’nın köklü ailelerinden Abasızzadeler’e mensuptu. Babası Mehmet Faik Bey  kereste ticaretiyle iştigal ediyor dedesi Seyyid Ağa şehrin çarşısında kıraathane işletiyordu. Annesi Makbule Hanım vilayetin ileri gelenlerinden Hacı Rıza Efendi’nin kızıydı. Sait Faik, ailesinden her zaman  sevgi gören, onların ihtimamıyla büyüyen bir çocuk oldu.. Mehmet Faik Bey, 1910 yılında tahrirat kâtibi vazifesiyle Karamürsel’e tayin edilince üç yıl için  oğlu ve eşiyle birlikte bu kasabaya yerleşti. İlerleyen yıllarda deniz insanlarını büyük bir iştahla  anlatacak  olan Sait Faik’in mavi sulara sevdası daha çok küçük yaşlarda Karamürsel’de deniz kıyısında yaşadıkları bu dönemde başladı. Aile 1913 yılında yeniden Adapazarı’na döndü.  Sait Faik ilk tahsilini şehirde yabancı dille eğitim yaptığı için gavur mektebi adıyla  bilinen Rehberi Terakki okulunda yaptı.  Ortaokula Adapazarı İdadi’sinde başlayan Sait Faik, Birinci Dünya Savaşı’nın sona ermesi ve Yunan kuvvetlerinin Adapazarı’nı işgal etmesi üzerine eğitimine ara vermek zorunda kaldı ve işgal sona erene kadar Bolu’da yaşayan yakınlarının yanında kaldı. Sait Faik, işgal sona erdikten sora yarım kalan okulunu bitirdi. Ailesi, onun daha iyi eğitim alabilmesi için 1924 yılında İstanbul’a yerleşmeye karar verdi.

Mehmet Faik Bey ve ailesi,  Fatih’te Bozdoğan kemeri yakınlarındaki Kirazlı Mescit caddesine taşındı. Sait Faik, İstanbul erkek Lisesi’nde okumaya başladı. Onuncu sınıfta Arapça öğretmenin sandalyesine iğne koyulması olayı bütün sınıfın İstanbul dışındaki okullara sürgün edilmesi gibi oldukça ağır bir ceza almasıyla sonuçlandı.   Lise öğrenimini sürgün olarak gittiği Bursa Erkek Lisesi’nde tamamladı.  Okulda, sakin tabiatlı ve çoğu zaman bahçede yalnız dolaşan bir genç olarak tanındı. İlkokuldan beri yazmaya eğilimliydi Bursa Lisesinde  bu  yeteneği belirgin biçimde ortaya çıktı. Edebiyat dersinde yazdığı İpekli Mendil isimli öyküyü değerlendiren hocası Mustafa Mümtaz Bey, hikâyeyi sınıfta yüksek sesle okuduktan sonra ilerde bunları yayınlayacaksın daha dikkatli olmalısın diyerek onu uyardı ve çok başarılı bir yazar olacağını söyleyerek cesaret vermeyi ihmal etmedi. Sait Faik, 1928’de liseden mezun olduktan sonra yazı çalışmalarına devam etti. Bu arada İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi’ne kaydoldu ama buradaki ortama bir türlü ısınamadı. İkinci sınıfta okuldan ayrıldı.  Üniversite öğrenciliği sırasında Suriçi’ndeki kahvehanelerde vakit geçirdi ve Beyoğlu’nu keşfetti. Hem kenar mahallerdeki kıraathaneler hem de Beyoğlu, yaşamı boyunca vazgeçemediği mekânlar oldu. Şehrin ücra semtlerindeki fakir insanların nüktedanlığına, Beyoğlu’nun hiçbir bitmeyen hareketliliğine meftundu:

“Beyoğlu bir âlemdir. Beyoğlu yaşayan, cıvıldayan, kaynaşan, rahatlayan, gülen, eğlenen, yalnızlığa çare bulan ışıklı hem şıkır şıkır, hem koku gibi buram buram  nefis bir caddedir. Beyoğlusuz bir İstanbul düşünülemez. Beyoğlu’nu yeren ukalâ yazılarını sakın okumayın.o, her şeyiyle övülmeye değer. İnsanlar yarına buradan hızlanır. Uyuyan koca şehrin ortasında iki üç yüz metre içinde geceleri atan bir tek yüreği vardır İstanbul’un. Sıkın; Sarıyer’de patlak versin. Çıkarın ölüversin.”

İnsan sevgisi temalı ilk öykülerini 1929 -1930 yıllarında Hür ve Milliyet gazetelerinde yayınladı. Gittikçe kıvraklaşacak  kalemiyle, büsbütün kendine has bir anlatımın sularına varamamıştı ama seçtiği konular, dile getirdiği insanlık durumlarıyla edebiyata yepyeni bir soluk getireceğini henüz 20’li yaşların başındayken hissettirmişti Sait Faik.. Edebiyat Fakültesindeki eğitimini yarıda bıraktıktan sonra babasının isteği üzerine iktisat tahsil etmek için Lozan’a gitti. İsviçre’nin durağanlığından kısa sürede sıkılıp Fransa’nın Grenoble kentine geçti. Önce bir lisede yatılı olarak Fransızca eğitimi aldı sonra üç dönem Grenoble Üniversitesi Edebiyat Fakültesi’ne devam etti. Memleket özlemi ağır basınca 1934 yılında İstanbul’a döndü. Şehre döner dönmez Halıcıoğlu Ermeni Yetim Mektebinde Türkçe öğretmenliği yapmaya başladı. Derslere geç kalması, sınıflarda disiplini sağlayamaması yüzünden bir süre sonra okuldan ayrılmak zorunda kaldı. Bunun üzerine babası onun adına bir toptancı dükkânı açtı ama altı ay sonra ticarethaneyi babasına rafları boşalmış şekilde teslim etti. Bu işte de tutunamamıştı. Hiçbir yere ait olmayan, sorumluluktan kaçan, kimselerin bilmediği mahallelerde, hiç tanımadığı insanların içinde dolaşmayı seven avare bir adamdı Sait Faik, hayatın içinde dolaşarak hikâyeler damıtıyor ve sadece yazarak yaşamak istiyordu. Her koşulda ailesinin eksilmeyen desteği onu ayakta tutan yegâne güçtü.  Uzun zamandır hikâyelerini kitaplaştırmak istiyordu ve bunu da babasının maddi desteği ile gerçekleştirdi.  Semaver’in ilk baskısı 1936 yılında yapıldı:

“Ali’nin annesine ölüm, bir misafir, bir başörtülü, namazında niyazında bir komşu hanım gelir gibi geldi. Sabahları oğlunun çayını, akşamları iki kap yemeğini hazırlaya hazırlaya akşamı ediyordu. Fakat yüreğinin kenarında bir sızı hissediyor; buruşuk ve tülbent kokan vücudunda akşamüstleri merdivenleri hızlı hızlı çıktığı zaman bir kesiklik, bir ter, bir yumuşaklık duyuyordu. Bir sabah, daha Ali uyanmadan, semaverin başında üzerine bir fenalık gelmiş; yakın sandalyeye çöküvermişti. Çöküş, o çöküş…”

İlk kitabı Semaver’de çocukluğunda gözlemlediği insanlardan, Adapazarı ve çevresinde yaşadıklarından yola çıkarak yazdığı hikâyelerle, Fransa izlenimlerden süzerek öyküleştirdiği çalışmalar vardı. Kitabının beklediği ilgiyi görmemesinden muzdarip olsa da yazmayı sürdürdü. 1938 yılında babası Burgaz adada bir köşk satın aldı. Sait Faik yaz aylarını bu adada geçirmeye başladı.. Burgaz’a taşındıktan bir müddet sonra Ekim 1938’de babası Mehmet Faik Bey vefat etti. Hayatının geri kalan kısmında annesi Makbule Hanım ile can yoldaşlığı yaptı Sait Faik.. Zaman zaman İstanbul’a kaçsa, Beyoğlu’nun, Bomonti’nin, Zeyrek’in sokaklarında kaybolsa da Burgaz ada ve annesi her koşulda güven duyduğu sığınakları oldu. Adadaki Rum balıkçılarla sohbet etmek,  bir tekneye binerek denize açılmak ya da komşu adalarda balık avlamak onu hayata bağlayan güzelliklerdi. Burgaz’ın hayatına getirdiği hareketlilik eserlerine de yansıdı. 1939’da ikinci öykü kitabı Sarnıç’ı, 1940’daki üçünü kitabı Şahmerdan’ı yayınladı. Fakir halkın, sıradan insanların sıkıntılarını eserlerine taşısa da hiçbir zaman politik bir hareketin içinde yer almadığı halde Sait Faik de dönemindeki birçok yazar gibi tek parti yönetiminin baskılarından kurtulamadı. Şahmerdan kitabındaki Çelme öyküsüyle halkı askerlikten soğuttuğu suçlamasıyla hakkında dava açıldı. 10 Eylül 1940’da Ankara’da görülen mahkemede beraat etti. Yine 1940 yılında ilk romanı Medarı Muaşeret Motoru, Varlık dergisinde 19 bölüm halinde yayınlandı. Romanı kitap haline getirmek istese de yayınevleri kitabı basmaya yanaşmadı. Annesinin maddi desteği ile roman 1943 yılında basıldı.  Ve piyasaya çıktıktan birkaç gün sonra Bakanlar Kurulu kararıyla toplatıldı. Kitap ancak 1952 yılında ismi Bir Takım İnsanlar olarak değiştirildikten sonra yayınlanabildi. Eserlerinin sürekli takibe uğramasının getirdiği kırgınlıkla yazmaktan uzak durduğu bir dönem yaşadı. Sığınağı, her zamanki gibi Beyoğlu ve Burgaz ada oldu.

Mizacı kendini bir yere, bir topluluğa ait hissetmeye, insanlarla sınırları çizilmiş ilişkiler kurmaya yatkın değildi. Sıcak, samimi, hoş sohbet biriydi ama bağlanmak ona göre değildi. Edebiyat çevresinde onlarca insanla arkadaşlıklar kurdu ama hiç biri bir ömre yayılan köklü dostluklar olmadı. Salah Birsel, Tarık Buğra, Abidin Dino, Attila İlhan, Bedri Rahmi Eyüboğlu, Adalet Cimcoz, Mücap Ofluoğlu  gibi isimler Sait Faik’in birlikte olmaktan keyif aldığı, öykülerini, şiirlerini paylaştığı insanlar oldular.  Arkadaşları arasında hoş sohbeti ile bilinen Sait Faik, sosyal ortamlardan çabuk sıkılan, kalabalıklardan haz etmeyen mahcup karakterli bir yazardı. Dönem şiir matinelerinin revaçta olduğu dönemdi; bazen bu matinelerde tiyatro oyuncuları Sait Faik’in öykülerini tek kişilik oyun olarak sunarlar, matineye davetli olan Sait Faik alkışlar karşısında mahcup olur ve ilk fırsatta o ortamı terk ederdi..

Sait Faik öykücülüğü, daha önce bir benzeri olmayan yepyeni bir soluktu Türk edebiyatı için.. Kişiliği ile tam bir uyum içinde, klasik kalıpların dışında yepyeni bir anlatı dili yakalamıştı Sait Faik ve bu yeni dilin içine sokaktaki hayatı kendi saflığıyla yerleştirmeyi bilmişti. Kalıpları yıkan bir öykü yazarı olmanın ötesinde Sait Faik, hikâyeleri kadar başarılı bulunmasa da edebiyat dergilerinde şiirler de yayınladı. O, yayınladığı şiirlerin beklediği ilgiyi görmemesini alaycı bir üslupla değerlendirdi: “Hikâyelerimde şiir kokusu var diyorsunuz. Bir iki tane de şiir yazdım. İçinde hikâye kokuları var dediler. Demek ki ben ne hikâyeciyim ne de bir şair. İkisi ortası acayip bir şey. Ne yapalım beni de böyle kabul edin”..  Öykü ve şiirin yanısıra yayınladığı iki roman, ölümünden sonra evrakı metrukesinde bulunan iki tiyatro oyunu taslağı ve André GideLiam O’Flaherty ve Georges Simenon gibi yazarlardan yaptığı çevirilerle edebiyatın her alanında ürünler  veren bir yazar oldu Sait Faik..

Yazar, 1948 yılında dördüncü öykü kitabı Lüzumsuz Adam’ı yayınladı. Aynı yıl sağlık sorunları yaşamaya başladı, şikâyetlerinin artması üzerine Doktor arkadaşı Fikret Ürgüp tarafından muayene edildi. Karaciğerinde büyüme vardı; Siroz’a yakalanmıştı. İçkiden uzaklaşması ve sıkı bir perhiz uygulaması gerekiyordu. Elinden geldiğince doktorunun tavsiyelerine uydu. Durumunda bir düzelme olmayınca 1951’de Paris’e gitti. Paris’te hekimler ciğerinden parça alınması gerektiğini söyleyince, ameliyattan sağ çıkamama korkusuyla tedaviden vazgeçti ve İstanbul’a döndü. Sait Faik hastalığı sırasında yazarlık serüveninin en üretken dönemini yaşadı. 1951 – 52 yılları içinde peş peşe Havada Bulut, Kumpanya, Havuz Başı ve Son Kuşlar kitaplarını yayınladı. 1953 yılında Amerika Birleşik Devletleri’nde buluna Mark Twain Derneği “çağdaş edebiyata katkılarından dolayı” Sait Faik’e onur üyeliği verdi. Yazar aynı yıl şiirlerini Şimdi Sevişme Vakti adıyla kitaplaştırdı. Kayıp Aranıyor adlı ikinci romanını yayınladı. Bir yıl sonra, eleştirmenlerce sürrealist bir çalışma olarak nitelenen, önceki eserlerinden ayrı gibi görünse de aslında onun bütün öykü serüvenini özetleyen, imge ve çağrışımlarla bezeli Alemdağ’da Var Bir Yılan kitabını çıkardı. Kitaptaki birçok öyküde kendini gösteren Panco karakteri İstanbul’un karanlık sokaklarında anlatıcılara yoldaşlık eden bir gizli kahramandı ve bir bakıma kendi içine hapsettiği adamın hikâyelere sinen gölgesiydi:

“ Panço Çilek isimli bir sokakta oturur. Futbol oyunları görür rüyasında. Yahut yine rüyasında pişpirik oynar (..) Uzaklaştıkça anamı, Panco’yu, köpeğim Arabı daha çok özlüyorum(..) Panco iyi çocuktur candır can..”

Mal varlığını ve eserlerinden elde edilecek geliri Daruşşafaka Cemiyetine bağışlanmasını annesi Makbule Hanıma vasiyet eden Sait Faik’in sağlık durumu 1954 yılının başlarından itibaren ağırlaştı. Tedavi için bir kez daha Paris’e gitme girişiminde bulunsa da bunu gerçekleştiremedi. Dudakları büsbütün incelmiş, benzi sararmış, ayakta duracak hali kalmamış olsa da bıçağıyla ucunu keskinleştirdiği kalemini elinden hiç bırakmadı, yazma tutkusu, kelimelerin dünyasında yaşama isteği ömrünün son demlerinde de ona mutluluk veren yegâne uğraştı:

“Yazı yazmak da, bir hırstan başka ne idi? Burada namuslu insanlar arasında sakin ölümü bekleyecektim; hırs, hiddet neme gerekti? Yapamadım. Koştum tütüncüye, kalem kağıt aldım. Oturdum. Adanın tenha yollarında gezerken canım sıkılırsa küçük değnekler yontmak için cebimde taşıdığım çakımı çıkardım. Kalemi yonttum. Yonttuktan sonra tuttum öptüm. Yazmasam deli olacaktım.”

Sait Faik, 5 Mayıs 1954 akşamı fenalaştı ve hastaneye kaldırıldı. Doktorların bütün çabalarına rağmen durumu büsbütün ağırlaştı. 11 Mayıs 1954 gününün ilk saatlerinde henüz 48 yaşındayken hayata gözlerini yumdu.. Kimseye aldırmadan, hiçbir kalıba sığmadan sadece kendi gibi yaşadı ve yazdı. Samimi tavrı, benzersiz üslubu ilk günkü tadıyla gelecek kuşaklara miras kaldı.

AHMET FURKAN AKAR-(ARAŞTIRMACI-YAZAR)

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.