Bilmek metne bağlanmaktır. | Lütfi Bergen | Düşünce

0
688

Lütfi BERGEN

YAZMAK VE DOKUMAK

Alan Dundes’in işaret ettiği gibi metin text kelimesinin karşılığıdır. Dundes’in Text kelimesinin türevleri hakkında verdiği izahlar algı dünyamızı genişletiyor. Textu-re kelimesini vererek “doku”, Konteks kelimesini vererek “sosyal çevre ve şartlar” anlamlarına ulaşır. Biz de Textil kelimesine işaret edeceğiz: Anlamı; Dokuma. Giyindiğimiz elbiseler textil üretiminin hasılasıdır. İnsan, varlık özünü korumak için textil ameliyesine girişir ve bir libas edinir. Kur’an’da varlığın cismani tezahürünün elbise kavramıyla karşılandığı görülmektedir: “Ve lev cealnahu meleken le cealnahu racülen ve le lebesna aleyhim ma yelbisun / Peygamberi, bir melek olarak halk etseydik gene bir erkek elbisesinde kılardık. Ve elbette neyi libaslarlarsa (kendilerini hangi durum/ pozisyon, görünüm içine girdirirlerse) (kendilerinin) üzerlerine libaslardık (o durum/ pozisyon, görünüm içine girdirirdik)” (6 En’am 9). Kur’an, “bilmek” ile “libas” arasında da ilinti kurmuştur: “Ve la telbisül hakka bil batılı ve tektümül hakka ve entüm ta’lemun / Hakkı batıl ile örtmeyin (telbis etmeyin) ve hakkı gizlemeyin. Siz (hakikati) biliyorsunuz” (2 Bakara 42). Burada, “biliyorsanız hakkı elbiselere sarmayın” denilmektedir.

Çünkü bilmek zaten sizi metne bağlamaktadır. Giyinmek, sadece insanın beşeri- cismani yanını soğuk- sıcaktan muhafazaya yaramamaktadır. İnsan, üşümediği veya sıcaktan bunaldığı hallerde dahi örtünme hissi içinde davranır. Metin yazmak bir anlamda insan ile kainat ve Allah arasında kopmaz bağların varlığını aşikar kılmaktadır. İnsan varlığını dünyaya, kozmosa, beşeriyete bağlayan ipler/ iplikler/ düğümler bulunmaktadır. Kur’an’da da “Va’tasımu bihablillahi cemian ve la teferreku / Allah’ın ipine topyekun sarılın fırkalara ayrılmayın” (3 Al-i İmran 103) buyurulmuştur.

Ayette geçen “hablillah / Allah’ın ipi” Müslüman toplumu bir metin olan Kur’an’a bağlamakta ve bu bağlanışı “cemian / hep birlikte” olmakla geçerli kılmaktadır. “Kelime- Söz/ Kün” mevcudata (yekün-e) dönüşmektedir. Çünkü Allah, “ol” sözü ile mahlukatı yaratmaktadır: “halakahu min türabin sümme kale lehu kün fe yekün / Onu topraktan yarattı. Sonra ona “ol” dedi” (3 Al-i İmran 59). Buna göre kainat da söz- kün’dür. İdrak sahibi bir varlık olarak insan, bu söz’ü okumak, okuduğu üzere hareket etmek ile mükelleftir. Aynı zamanda idrak etmeli ki, “ol” kelimesi olarak var edilmek itibariyle aslında içsel manada kemal bir mevcuttur. Yani tabiattaki tüm yaratıkları gözlediğimizde “olmak” meselelerinin bulunmadığını görmekteyiz. Örneğin güneş olmak için çabalamaz, “olan” bir mevcud olarak fiilde bulunur.

Kayayı sert ve yerinde ağır buluruz; dalgaları bir çırpınış, yükseliş ve düşüş, kayaları döven olarak görürüz. İnsan olmak meselesinde farklı mı? İnsan farklı. Onun farkı, mevcudun kodlar halinde aldığı bilgiyi, onun okuyarak almasında. Kainata bakarız ve Allah’ın “ol” diyerek meydana getirdiği bu büyük metni okuruz. Ona yönelen her eylemimiz de bir metindir. Yani yazmak ile dua ederiz, yazmak ile kainata katılırız.

Diyebilirsiniz ki, “ben okuma yazma bile bilmiyorum ki, nasıl yazmaktayım?” Oysa hakikat böyle değil. Yaptığımız şey gayb aleminde yazı ile kaydedilmektedir. Nitekim insan “ya leyteni lem üte kitabiyeh / keşke kitabım bana verilmeseydi” (69 Hakka 25) diyecek, Allah’ın yazdıklarımızı bize şahit tutmasından pişmanlık duyacaktır. Demek ki, yazının evreni içindeyiz. Kelam ile kalem arasında ilişki dolaysızdır. Söz aslında yazıdır.

Her yazı bir inandırma denemesidir. Gerçekten de Allah, kendi metnine bakılmasını emreder: “E fe lem yerev ila ma beyne eydihim ve ma halfehum mines semai vel ard / Önlerinde ve artlarında, onları kuşatan göğe ve yere bakmıyorlar mı hiç?” (34 Sebe 9). Yere ve göğe bakarak metni okuruz. Adem’i de “Metin yazıcısı” olarak görüyoruz. “Ki O, kalem ile öğretmiştir” (96 Alak 4). Buna göre insan kalemle öğrenicidir. Öğrenir ve hakikati keşfeder. Yazmak, insanı eğitmekte; kendi varlığını fark etmesini, kendi toprağını deşmesini mümkün kılmaktadır. Ben neyim? sorgusu onu kendilik hakikatine ulaştırır. Yazarak kendilik bilincimizi geliştirmekteyiz. Konumumuzu içselleştiriyoruz. “Bir davam var” denmektedir. Yazı bir “seyir”dir [yolculuk ve gözleyiş]. İnsan bu seyr ile odağı bulacaktır. Seyr-ü sefer, Seyr’ullah ile birliktedir. Bu nazarla bakıldığında yazmak psikolojik bir ihtiyaçtır. İnsan bu eylemle içinde yaşadığı evreni yeniden kurar. Adeta kelimeler ve yazılarla alemini dokur. Yazar olmaklığımız insan olmaklığımızdır. O halde madem yazıyoruz, evrenimizi dokurken, texti inşa ederken bunu varoluş gayemize, ruhi varlığımıza münasip bir edimle gerçekleştirmenin yolunu tutmalıyız. Usul, esasa mukaddemdir, demişlerdir. Mecelle’deki bu kaide usulun esastan daha değerli olduğunu mu ifade ediyor? Yoksa usulun takip edilmesi halinde bizi esasa vasıl edeceğini mi? Esas olan Allah’tır dediğimizde, usul bizi ona götürecektir diyebilme imkanına erişiyoruz. Allah bizi kalemle öğrenen kıldığına göre usul bizim için yazmak şeklinde ortaya çıkıyor. Bir meselenin hakikatini yazılanlarla anlayabiliyoruz. Adaleti, hikmeti, ahlak değerlerine yazılı metinler üzerinden sabitliyoruz. Anadolu’da şifahi kültürler dahi “kitapta böyle yazar” dediler ve kitabı ideleştirdiler.

Söz dahi kendisini kitaba intisap ettirdi. Bu nedenle hayat, zaman, kainat, mevcudat bir metindir, textdir, dokunmuştur. Herkes Rabbine varan bir ipliğe asılmalıdır. “Bu metinde biz de varız” demeliyiz. Yaşamak ile yazılmış metne bir sayfa daha ekliyoruz. Bize verilmiş sayfa karalama defteri değil; bize verili ip deve yuları değil. İyi şeyler dokumak (text) okunabilir bir metin olmak boynun borcudur.

– DUNDES Alan, Doku, Metin ve Konteks [Texture, Text and Context)- Çeviri: Metin Ekici, Milli Folklor Dergisi, sayı: 38, ss: 106- 119, 1998

[Poetik Haber]

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here