Barış Kavas Varoluşçu Filozof Martin Buber’i Yazdı…

0
498

BARIŞ KAVAS

BEN VE SEN

 

Dinsel varoluşçuluğun zirve metni Ben Ve Sen’i bitirdikten sonra çok değerli bir mücevhere ulaşan define avcısı gibi hissettim kendimi. Yaşadığım duyguları tarif etmem zor. İlk kez yazarken bu kadar zorlanıyorum. İçime doğan ilhamların yoğunluğu ile mi başlayayım, bazı insanlar sadece ve sadece dünyaya okumak için gelirmiş, artık büsbütün onlardan biri olduğuma mı şükredeyim, bilemiyorum.

Şimdi şunu görmek gerekiyor: Felsefe tasavvufa ne kadar yaklaşırsa; tasavvuf da bizi ne kadar hakikate, tevhide; tevhidin hakikatine yaklaştırırsa o kadar değerli. Bir de şunu eklemek gerekiyor: tüm bu alanlarda ve bütün alanlarda her şey aşkla başlıyor. Önce âşık olmalısın. Benim varoluşçulu okumalara başlamam evvela aşkla vuku buldu. Varoluşçuluğa, daha hiç tanımadan büyük bir çekim hissettim. Ben Ve Sen’den; Martin Buber’den ilk haberdar oluşum hasbelkader Prof. Dr. Abdüllatif Tüzer hocamızın bir makalesine internetten denk gelmemle başladı. Ben-Sen ve Ben- O ayrımı kafamda milyonlarca ampül yaktı.

Bütün mesele insanın Allah’a kavuşması, insanın İlahi olanla buluşması meselesi. Bütün çaba aradaki pürüzlerin giderilmesi… Ben Ve Sen’den alıntılarla devam etmek geldi aklıma. Ama bundan sonra vazgeçtim. Size şimdiye kadar yazdığım en zor yazı, demiş miydim?
İlhamın yokluğundan çok yakındığım zamanlarım oldu benim. İlhamın yokluğu sanatçının bir şeyler üretememesinden daha ziyade hayata bakan da yönü olan bir fenomen. İlham yoksa ışık yoktur hayatınızda. İlham yoksa kitlenmişsinizdir, ilham yoksa kapalı kalmışsınızdır. Evet böyle zamanlarım çok oldu benim…

Şimdi o zamanlardan bu zamanlara çıkmış bir insanım. İlk kez ilhamın çokluğu karşısında ne yapacağımı bilemez haldeyim. “Rabbim beni aldı bir yerden bir yere çıkardı” böyle bir dizesini hatırlıyorum Mustafa Nurullah Celep hocamın. Tam olarak da böyle değildi. Ama ilhamlara çok müdahale etmemek de lazım. Ama şükredebiliriz. Kâinatın zerreleri adedince kuarklar adedince şükrediyorum.

Bir de şu var. Benim yazarkenki derdim yaşarkenki derdimin çok çok çok küçük bir yansıması. Yaşadığım coşkunluğu yazılarımdan önce yaralarıma sürüyorum. Ama yazı, arkamızda küçük bir hüsnü şehadet yankısı bırakabilir mi? Bunun için yazıyorum ve yazacağım ama ilhamım elverdiğince…

Sen- Ezeli Sen… Her sende çok ufak bir katresini gördüğümüz Ey Senlerin Seni… İlişkilerde anlam kazanıyor insan, hafif çok hafif. İnsan ilişkilerde var oluyor. Martin Buber İlahinin karşısında eritmiyor insanı. İlahiye mütekabil bir konuma koyuyor insanı. Ben ve Sen, insanı Allah’ın dostu konumuna yüceltiyor.

Kitaba başlarken gönlüme bir ayeti kerime düşmüştü. Kitabı bitirdiğimde de aynı ayeti kerime döküldü dilimden. “Fezkuruni ezkurukum -Beni anın ben de sizi anayım.” Yerdeki ve göklerdeki her şeyin Allah’ı tespih etmesini Martin Buber’in tüm varlıklara sen olarak yaklaşabileceğimiz yüreklendirmesiyle birlikte düşündüğümüzde de apayrı bir boyut açılıyor önümüzde. “Kitapta ben bir ağaca bakarım. Ağacın dallarına yapraklarına vesaire vesaire değil sadece ağacın bütününe bakarım. Ve o ağaç da bana karşılık verir.” anlamında uzun bir yer var mesela.

Şimdi yaklaşık on beş gündür bilgisayar masamın üzerinde bekleyen “Ben Ve Sen”i aldım elime. Nihayet bitirebildiğim yazıyı, muhteşem “Ben ve Sen”den bir kıvılcımla sonlandırıyorum. Alıntılamıyorum. Alıntılamak kimin haddine. Alıntılarsam ona nesne muamelesi yaparsam, onu kategorize etmeye girişirsem o derhal Sen’den O’ya düşer. Sen’den O’ya düşüş, Adem’in cennetten dünyaya düşmesinden daha az trajik değil.
“Dünya düzeninin mevcut olarak bilindiği sırlı anlar vardır. O zaman. Birdenbire, anlatılamayan yönünün düzenli dünya olduğu bir ahenk duyulur. Bu anlar ölümsüzdür, artık hiçbir şey fani değildir. Saklanabilir hiçbir şey bırakmazlar, fakat güçleri yaratılışa ve insanın bilgisi içine dahil olur ve gücünün ışınımı, düzenli dünyaya nüfuz eder ve onu tekrar tekrar çözer”

Ve işte yazı bitti…

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here