Barış Kavas ile Türk Sineması ve Sinema Yazarlığı Üzerine Konuştuk

0
304
"Eleştiri Haber" Yazarı Barış Kavas

Barış Kavas ile Türk Sineması ve Sinema Yazarlığı Üzerine Konuştuk

Konuşan: Barış Kavas

Konuşturan: Yahya Burak Gül

Söyleşimize geçmeden önce okurlar açısından bilgi tazelemek adına kısaca Türk sineması tarihine değinmek yerinde olacaktır. 1910’lu yıllardan 40’lı yıllara kadar doğum aşamasında olan sinemamızda daha çok belgesel, tanıtım türü kısa metrajlı filmler yapılmış. 40’lı yıllardan itibaren bildiğimiz anlamda ilk filmlere rastlıyoruz. O döneme kadar oyuncular da tiyatro kökenli imiş. Sektörün yeni gelişmekte olduğu bu dönemde, yetişmiş işgücü azlığından sinemamız hızlı bir atılım gösterememiş. Yapımcılarca halktan beklenen ilgi, alaka bulunamıyor, ışık yakalayamıyormuş sinemamız. 50’lerden itibaren aktörler dönemi başlamış. Bunlar bugün “ekran yüzü” denilen, “kameranın sevdiği” yüzlermiş. Sadri Alışıklar, Münir Özkul’lar, Yılmaz Güney’ler, Ayhan Işık’lar bir bir parlamış sinema semasında. “Jön”lük “artist”lik dilimize bu dönemde girmiş. Sektör gitgide büyüyor ve yapımlar artıyormuş. 1957 yılında senaristliğe başlayan Safa Önal 400’ün üstünde senaryo yazarak Guinnes rekorlar kitabına girmiş sinemacılığımızda. 60’lı yıllardan itibaren Filiz Akın’lar, Hülya Koçyiğit’ler, Cüneyt Arkın’lar, Ediz Hun’lar, Kartal Tibet’ler boy göstermiş. 70’lerde her türden yapımlar üreten oldukça büyüyen sektör Şener Şen, Kemal Sunal, Perihan Savaş, Müjde Ar, Zeki Alasya, Metin Akpınar’larla devleşen yapımlar vermiş.

Ancak 80’lere gelirken toplumun çok güldüğü veya çok ağladığı yapımlardan ortalık geçilmez olmuş kalite düşmüş. 80 darbesinden itibarense durum oldukça değişiyor. Komedi oyunculuklarıyla ön planda olan oyuncular artık toplumsal buhranları ifade eden filmlerde oynamaktadırlar. Film adetleri de oldukça düşmüştür. 90’larda sektör (özel tv kanallarının furyasıyla ya da vurmasıyla) adeta durma noktasına gelir. Özel televizyon kanalları izleyiciyi bilmediği bir televizyon dünyasına ve alternatiflere yönlendirmiştir. Yeni, bilinmeyen, daha önce tüketilmeyen dünyaların kapıları açılmıştır. Aynı zamanda ithal sinema (Amerika Sineması) görece kaliteli ve büyülüdür. Ağzı açık izlenirler pek çoğu. 2000’lerde yeniden dirilen sektör çok özgün yapımlar yanında toplumun değil artık ancak ergenlerin gülebileceği eserlere sahne oluyordur. 2010’larda ise dönem dünya çapında rüştünü ispat etmiş yüksek kalite yapımlar yanında adeta bir ilk filmler çöplüğüne de dönmüştür. Bu filmlerin izleyici kitlesi yaş olarak ergenlerden de aşağı inmiştir. (Kaynak: Çağrı Gırlangıç, kısaltılarak-yorumlanarak-özetlenerek, İndigo dergisi 2014)

  • Barış bey, Türk sineması dünya sinemasına göre nerededir ?
  • Türk Sinemasının geldiği nokta komedi filmleri çöplüğü manzarasıdır. İnanılmaz bir komedi filmleri patlaması var. Cem’in ve Şahan’ın açtığı yolda parsayı toplamak için komediye bir yığılma var. Vine fenomenlerinden tutun eline kamerayı ilk geçiren ergene kadar herkes “yırtmak” için komedi filmleri çekiyor. Son derece özensiz komedi filmlerinin meydana getirdiği bir çöplük şu an Türk Sineması. Ayla ile başlayan Müslüm’le devam eden damardan da daha çok ekmek çıkacağı aşikâr.
  • Yakın döneme baktığımızda Semih Kaplanoğlu (Yumurta, Süt, Bal), Nuri Bilge Ceylan (Kasaba, Uzak, Mayıs Sıkıntısı, Ahlat Ağacı, Bir Zamanlar Anadolu’da) filmlerini nazara aldığımızda bu örnekler sokaktan, bizden, alelade adeta kurgusuz doğal hayatlar yansıtıyor gibi. Bu filmleri nasıl değerlendiriyorsunuz?
  • Bu soruyu bana tevcih ettiğiniz için teşekkür ederim. Çok dolu olduğum bir konu bu. Bu saydığınız isimlere Zeki Demirkubuz ve Reha Erdem’i de ekleyin. Hatta İran Sinemasını da katabiliriz. Metafizik sinemanın, inanç sinemasının, ulvi sinemanın (nasıl ifade ederseniz edin) sanki belli bir formülü var. Ve bu formüle uyan filmler ulvi sinema örnekleri diğerleri süfli filmler, dünyevi filmler. Bu ayrım sanki bir kanun gibi hepimizin kafasında hüküm sürüyor. Ben buna isyan ediyorum. Buna açıkçası çok üzülüyorum. Hâlbuki her sinema eserinden istifade edebiliriz. Ben bu konuya bütüncül bakmalıyız diyorum. “Carlito’nun Yolu” mesela bir “mesel”dir. Matrix hakikat sinemasının metafizik sinemanın nasıl da ana-akımın içinden de pekâlâ fışkırabileceğini gösteriyor. Mesela Truman Show aman Allah’ım! Örnekleri çoğaltmak mümkün. Demek istediğim anlaşılmıştır sanıyorum.
  • Şu an 50 ila 70 yaş aralığında olan bir kuşak açık hava sinemalarını izliyordu. Bu, bizlere anlatılanlara göre büyüleyiciydi. Biz şu an teknolojimiz daha ilerlediği halde aynı lezzetleri heyecanları bulamıyoruz. Bir sinema salonunda bile bir cemiyet olarak izlenen bir filmden aynı tat alınamaz gibi duruyor. Sorun toplumun ne’sinde, ne’liğindeki değişendir size göre?
  • Sorun şu: Modernite kaybediyor postmodernite kazanıyor. Kısa, net ama bence bundan daha iyi açıklanamaz.
  • Asya sineması, Amerikan sineması, Avrupa sineması, Fransız sineması, Uzakdoğu, İran sineması, Afrika sineması… Çok özgün ve halkını yansıtan, gerçek kesitler sunan yapıtlar var. Dünyanın her yerinde insanın yapıp ettiği her şeyle ilgili izlekler içeren yapıtlar çıkarılıyor. Ancak “genel izleyici” bunları sinemanın göz alıcılığına, dış yüzüne, ilginçliğine kapılıp çerez muamelesi yapabiliyor. Sinemanın anlamı nedir sizce? Sinema ne söyler biz ne anlarız?
  • Sinemanın anlamının bir parçası; her sanat dalının anlamı. Her sanat eseri hakikati arayan insan için bir nefeslenme imkânıdır, zaman zaman bir gıdalanma, zaman zaman bir yücelme imkânıdır. Sinemanın ekstra anlamı şudur: sinema dramatik bir sanattır. Dramatik demek çatışmanın olması demektir. Karakteri amacından alıkoyacak engeller vardır. Ve karakter bu engellerin üstesinden gelmeye çalışır. Engelleri alt edebilirse mutlu son; engellere yenilirse mutsuz son. Sizce de ciddi bir biçimde İslam inancını çağrıştırmıyor mu? Bizim dünyaya gelmemizle başlayan hikâyemizde de Kalp baş karakter, Nefs ve Dünya engel, Vuslat mutlu son değil mi?
  • Popülist ve ticari yapımları izleyen kahir çoğunluk yanında seçici, anlam arayan, edepli, abartılmış vizyondan uzak, iyi yapımlar arayan bir kitle de var. Siz neleri izlersiniz? İzleyici olma kültüründe ne vardır?
  • Son zamanlarda tematik ilerliyorum. Yaklaşık bir iki yıldır Zaman yolculuğu teması ve şöyle olmasaydı/böyle olsaydı teması, şans şanssızlık üzerine filmler izlemeye çalışıyorum. Cooler müthişti. Sıfır görsel efektle bir fantezi filmi. Oyunculuklar kalburüstüydü. Senaryo harika.
  • Çağımızda sinemanın günlük yaşamdaki etkileri çok büyük. Çocuklar, gençler, yetişkinler ve halk bu etkilenmeden bir şekilde nasipleniyor durumda. Bu, toplum ahlakı açısından olumlu ve olumsuz olarak değerlendirilebilecek davranışlar olarak gözlenebiliyor. Sinemanın bu yönü onu denetlenmesi gereken bir şey yapar mı size göre? Eğer yapar ise konuya nasıl bakılmalıdır?
  • Önemli bir soru. Denetlemek baskılamak çözüm olmasa gerek. Gençlerin halini bir öğretmen olarak da yakından gözlemleyebiliyorum. Hakikaten üzerinden durmamız gereken bir konu bu.
  • Amerikan sinemasından bahsetmemek bu sohbette mümkün olmazdı. Bir Amerikalı sinema eleştirmeninin söylediği bir söz var: “Amerikan sineması masaldır”. (İnanan bir insan olarak gönlümden geçeni söylemiş desem yalan olmaz.) Bu, gerçekliğin yaygın şekilde çarpıtılıyor olduğu bir sinema sanatının topluma ve dünyaya ihraç ediliyor olması anlamına da geliyor. Bu, gerçek’in doğasından uzaklaşmak olarak mı yorumlanmalı? Bizim toplumsal değerlerimiz ile örtüşür mü?
  • Gerçek nedir? Ya da hangi gerçek? Doğum yapmakta olan kadını yirmi dk. boyunca terler, sıvılar içinde gösterdiğinizde gerçeği gösteriyorsunuz ama sanat mı bu? İdealleri gerçeğin karşısında savunuyorum. Sanat görüşüm gerçekçilikten çok idealizme yakındır. Amerikan Sineması deyince yekpare bir yapı yok karşımızda. Kesinlikle filtrelerimiz olmalı elbette. Karşımızdaki eseri tüm yönleriyle benimsemek doğru değil. Sanat eserinin karşısında bir rafineri gibi olmalı alımlayıcı. Bir tüketici değil bir alımlayıcı olmalı.
  • “Çağrı” filmi ve “Ömer Muhtar” gibi başyapıt filmleri neden göremiyoruz? Var da genel izleyici mi etkili bulmuyor yoksa?
  • Bu dediğiniz filmler çapında filmler yok. Başrolü Anthony Queen’in oynadığı filmler bunlar. Yönetmeni Mustafa Akkad bu filmlerin. Aslında “neden yok böyle filmler” sorusu, İslam Dünyasının karşısında duran, cevaplanmayı bekleyen bir soru. Türk Sineması için de geçerli bu. Bu sorunun çok çeşitli boyutları var. Biz Müslümanlar olarak, Müslüman sanatçılar olarak başta kendimize sonra tüm insanlığa “Onlara korku yoktur ve onlar mahzun da olmayacaklardır” müjdesini sanatımıza sunabilmeliyiz. Yıllar var ki bu çapta eserler çıkmıyor. Bu bizim çilesini çektiğimiz derdimiz, “darası alınmaz yüküm”üz bu bizim. Allah büyük. Umutsuz olmayalım.
  • “Sinemanın büyüsü” tabiri kendini hakediyor gibi. Ancak bu tabir bir olumsuzluk içermiyor mu; büyü, yapılmaması ve kurtulunması gereken bir tılsımın çağrışımı olarak geliyor kulağa?

-Evet, tabir derin düşünülünce olumsuzluk içeriyor. Sinemanın büyüsü varsa sinemanın hakikati de var. Ve bu hakikat soyut değil âşık için sevgilisinin cemali kadar somut.

  • TÜRVAK’ta (Türker İnanoğlu Vakfı) eşsiz bir iş çıkarılmış. Türk sinema tarihinin kara kutusu, müzesi ve tarihi denilebilir, hepsi dâhil ifadeye. Müzeyi gezdiğinizde sinema sanatçılarının bolca fotoğrafları ve büyük aktörlerin balmumu heykelleri yanında, eski tv film ve dizi yapımlarından görseller (Bizimkiler), film işinde kullanılan eski makineler ve hatta çekilmiş filmlerin cilt halinde ve üzerinde yönetmenin kalemle düzenlemeler yaptığı senaryolar dahi var. Böylece hızlıca bir nostaljiye geçiyorsunuz müzede. Ancak nostalji asla geri gelmeyecek olanın yeniden bir ikamesi. Buradan hareketle şunu sormak istiyorum: Size Türk sinemasının hâlâ adından söz ettiren 60-80 yılları arası yapımlarındaki büyüleyiciliği neden günümüzde bulamıyoruz?

-Evet kesinlikle. Ben mesela arada bir açarım Yalancı Yarim’i, Köyden İndim Şehire’yi, Petrol Kralları’nı, Mavi Boncuk’u, Ah Nerede’yi izlerim. Burada karşımıza Ertem Eğilmez çıkıyor. Sonra tabii o kadro, müthiş bir kadro. Bu yapımlardaki büyüleyiciliği neden günümüzde bulamıyoruz? Değerlerin yitimiyle alakalı bir şey bu. Değerler yitip gidiyor. Değerlerimizi yitiriyoruz. Sadece toplumsal değerlerimizi değil, evrensel değerlerimizi de yitiriyoruz.

  • Sinemacılığa olan ilginiz malum. Kısa filminiz “Muhkem Maksimum”’un replikleri de çok ilgi çekici. Bu filmde tam olarak neyi anlatmak istediniz?
  • Bu filmde hakikati arayan, aşkı arayan bir karakter var. Bir de bir karşı karakter var, onun yolu ve yöntemi farklı. Aslında Muhkem Maksimum; Heat (Büyük Hesaplaşma) filmindeki meşhur karşılaşma sahnesini iskelet olarak alan bir filmdir. Orada Pacino ve De Niro’nun canlandırdığı karakterler bir kafede karşı karşıya gelirler. Ben hayranı olduğum o sahneyi, farklı bir diyalogla farklı karakterlerle bezedim. Zaten karakterlerden birini de kendim oynadım. Açıkçası bugünden bakınca Muhkem Maksimum’u içim burkularak anımsıyorum. Size bir şey söyleyeyim mi? Coşku güzeldir, coşmak taşmak hoştur amma istikamet bin kat değerlidir, itminan milyon kat değerlidir. Hayat bana bunu öğretti.
  • Bunun yanında tiyatro oyun yazarlığınız, şiirleriniz, film eleştirisi makaleleriniz de var. Bu geniş yelpazede en çok hangisinde ilerliyorsunuz?
  • En çok dramatik yazarlık. Sahne eseri ve senaryo yazımı. En çok bu alanda ilerlemek istiyorum. Film eleştirilerime dönüp baktığımda da kendi içinde bir bütünü oluşturan yazılar olduklarını görüyorum. Benim sinemaya ve dahi hayata bakışımı çok güzel yansıtan yazılar var içlerinde. Mustafa Nurullah Celep’in verdiği motivasyon, onun sabrı, onun desteği olmasa o yazılar da olmazdı.
  • Tiyatro oyunu yazarlığınız açısından Kaliforniya Güneşi oyununuzu başka oyunlar, başka senaryolar takip edecek mi?
  • İnşallah bir oyun ve senaryo yazayım. Başka bir şey istemiyorum. Çünkü öyle disiplinli bir yazar hiç olamadım. Duygu yoğunluklarıyla geçen bir hayatım var… Heidegger’in deyişiyle “Onlardan biri olmayış”ın bedelini ben de anksiyeteyle ödüyorum. Yüksek tansiyonlar, çarpıntılar vesaireler…
  • Makalelerinizde tasavvuf değinilerini görüyoruz sıklıkla. Tasavvufu sinema ile nasıl ilişkilendiriyorsunuz ve bu konuda ileride yapmayı planladığınız çalışmalar var mı? Bize bahseder misiniz?
  • Diğer sorulara verdiğim cevaplarda da yer yer değindim bu hususa. “Bir kişi yüzünü bin yıl Allah’a çevirse bir saniye yüzünü mâsivâya çevirse kaybettiği kazandığından fazladır” buyruluyor. Allah’ın rahmetini kana kana içtiğimiz bir serüven olsun yolumuz. Hayatımız, yazdıklarımız her şey O’na olan hasretimize şahit olsun.
  • Eleştiri Haber’de yayınlanan yazılarınız, şiirleriniz, film eleştirilerinizi ilgiyle takip ediyoruz. Sinema filmi eleştirilerinizi ileride kitaplaştırmayı düşünüyor musunuz? Bunun yanında başka hedeflerinizi var mı?

-İnşallah yazıların 2019 içinde kitaplaşması durumu var. Esas gayretim dramatik yazarlık alanında yetkin eserler vermek.

Son olarak bu güzel sorularla bana kendimi ifade etme fırsatı verdiğiniz için çok teşekkür ederim. Gerçekten onur duydum. Değer verdiniz. Böyle önemli soruları bana yönelttiniz. Çok sağolunuz.

-Vakit ayırdığınız için biz teşekkür ederiz Barış Bey.

{Eleştiri Haber, 10.03.2019}

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.