Ayşe Şener, Ada Öykülerine Devam Ediyor: Mimoza Zamanı

0
162

MİMOZA ZAMANI

Ayşe Şener

Neredeyse birkaç Mimoza ağacı bir eskici arabasına uzanmış vaziyetteydi. Henüz köklerinin kırgınlıkları, dalların gizliden hıçkırıkları üzerindeydi. Güneşe kanarak adaya gelenler demet demet satın alıyorlardı. Kadınlar kendilerine alıyor olmalıydı. Erkekler de yakınlarına hediye için alıyor olmalı…

Bugün Mimoza’lar el arabasının başında duran, bıyığı çıkıp çıkmamakta kararsız genç satıcıya epey kazandırmışlardı.

Böyle sermayesi tabiattan olmakta nefis bir ticari döngü vardı. Toprak, eserlerini her zamanki cömertliğiyle sergilemek için, elbette bulunduğu her yerin yanı sıra ve ondan daha özel olarak Prens adalarını salon olarak kendisine seçmiş gibiydi. Yağmur bu sene İstanbul’a gökyüzünü olabildiğince incelterek bölüştürüyordu. Gökyüzünün bu denli ince davranmayı seçmesinin, insanın kalbini nemlendiren, bir şeylerin tomurcuklanmasını, çiçeklenivermesini daha bir destekleyen yanı vardı. Bunu daha derin düşünebilmek için ne zaman ertelese, bu yıl sıklıkla alınan yağmur Nehir hanıma bu konuyu hatırlatıyordu. Bugün de öyle… İşte bu yüzden bu kış, gerçekten ince fikirli ve incitmeden kopmaya çalışan bir kıyamet gibiydi. Şehirlerde kalmamış olsa da taşrada kadınların yazma oyası ördüğü misina ipinden daha incelmiş olarak düşüyordu bir yağmur tanesi. Yağmadan yağmayı deniyor gibiydi. Bu, nasıl dense, dokunmadan dokunaklı olabilmek gibi bir şeydi. Hem İstanbul’a hem adalara adil bir şekilde kendisini çileyen gök mavisi, topraktan yeniden havalandığında işte böyle başka başka renklere bürünerek kalkmıyor muydu ayağa? Mesela şu arabada meraklılarını bekleyen Mimozalar. Nasıl da sarıya boyanmışlardı. Fakat sarının genel anlamdaki solgunluğundan eser yoktu üzerlerinde. Ayrılığa rağmen çok heyecanlıydılar.

Senenin ikinci ayıydı. Baharın genellikle bir anne edasıyla tabiattaki her unsuru, yatağından kaldırdığı, yüzüne su çarptığı olmadı yorganı çekip açık pencereden gelen ayaza bıraktığı zamanlardı. Pispaslar (Kediler), baharı beklemeden vurulan ve bu yüzden acele edenler hariç henüz ciddi evlilik tartışmalarına başlamamış sayılırdı. Yine de garip bir sokak operası duyulmuyor değildi. Anlaşanlar sessizleşiyordu. Galiba en çok yaşanıncaya kadar hissedilen bir şeydi sevgi. Yaşamak yoksa bir yerde hissetmeyi bitirmek miydi? Hayır. Bu yargı çok acımasız, dedi içinden Nehir Hanım. Hissetmenin amacı yaşamak. Hiçbir şey tam olarak yaşanmadan hissedilmiş olmaz. Hissetmek bütün varlığımızın eylemi. Yine de daha ağırkanlı olabilseler yaşamın başlatıcısı olarak. Bir rahat dursalar… Acele hayata koşmasalar kalbin uçuşarak yükselen yanını… Yok. Olmazdı.

Yaşamanın, yani başlamanın bir yerde bitirmek olduğuna ise, evet, kediler bunun kendi çaplarında iyi bir örneği sayılabilirdi. Şu sabıka kaydı olan kuyruğu yarım kedi özellikle. Burnu benekli olana soy ricası, hatta dayatmasında bulunan şehla bakışlı tosun.

O gün Burgaz’da aynı yağmur vakitli vakitsiz, -İstanbul’u özledim diyerek gelen ve ha gittim, ha gidiyorum- diyerek misafirliğini uzatan güneşin kalkmasını bekliyordu. Hatta yağmuru taklit eder gibiydi. Nazlıydı. Güneşte de bir haller vardı. O da kendini kısarak ve sanki o da açmayarak açıyordu.

Varlığın var olmaya üşendiği görülmemiş bir şeydi. Yoksa biz yaşadıklarımızı onlara mı boca ediyorduk?

Neyse ne…

Mimoza satıcısının yanına doğru yürüyen Fuat, gayr-i ihtiyari çiçek satın alacakmış gibi davrandı. Duraksadı. Hemen çoğu insanın hoşlandığı şeyleri sorgulayan bir arkadaşı olduğunu düşündü. Şimdi muhakkak “gidip neden kendimiz toplamayalım?” diyecek olurdu. Hayır. Belki de demeyecekti nerden biliyordu. Nehir Hanım mı? Mümkün değil. Onda hemen her şey sorgu odasına alınır, öyle fazla bekletilmeden ya ret edilir ya da uygulamaya geçilirdi.

Kıyıda kendince görüntüler almaya çalışan Nehir Hanım’a baktı. Gülümsedi. Sanki kendisi ondan farklıydı. Bazı kereler herkes gibi olma, sorgusuz sualsiz bir şeyler yapma ihtiyacı duyuyordu. Bu ihtiyaç, şimdi kaba bir açlık gibi zihninde belirdi. Muhakkak bu ardı arkası gelmeyen sorgulamaların ve süzülerek yaşanan hayatın, arkadaşını da bezdirmiş olabileceğine kanaat getirdi. Mimoza demetini biraz hızlı seçti. Parayı uzatırken Nehir Hanım’ın ona doğru baktığını sezinlediğinde içinden aynı anda hem eyvah hem iyi ki aldım duygusu geçti. Mimozaları elinde gören Nehir Hanım adımlarını ona doğru çevirdi. Fakat hani hususi ağırlaştırılmış adımlardı bunlar. Kendisi için çiçek alınan bir kadının, hediye edecek kişiye doğru daha bir heyecanla koşması gerekirdi. Bütün dünya bunun böyle olması gerektiğini dikte etmişti. Bu ve buna benzer dikteler esnasında bu tip insanlar dünyanın dışına çıkma refleksini gösterirlerdi. Herkesin hem birbirinden habersiz hem de bir o kadar haberliymiş gibi, özellikle aynı zamanlarda, aynı düşüncelerde ve aynı biçimlerde davranabilmesi, çekilen çizginin dışına ufacık, kendine özgü bir adım dahi atmaması onlara daima enteresan gelir. Üstelik bunun için bir polis zoru filan da yokken. Bu düşüncelerle Nehir Hanım’ın ayakları sürtmeye başladı. Adımları yavaşladı. İçinden kendine doğru bir öfke hayalet gibi üstüne eğildi. Gözlerini gözlerine değirerek “Normal olmak bu kadar mı zor?” diye sordu.

Hayatın aldığı şekillerin aynılığı ve tıpkılığı tuhaftı. Tarihi, coğrafyası, kültürü, anlayışı, dini diyaneti çok farklı dünya kalabalığı toplu bir ibadeti huşu içinde yapan bir büyük topluluk gibiydi. Erkekler çiçek satın alır, kadınlar çiçek alan erkekleri sever, çiçek almayan erkekler kaba, düşüncesiz erkeklerdir, gibi klişeler çarpıştı içinde. Şu an dünyada kaç erkek annesi, eşi veya kızı, arkadaşı olan bir kadına çiçek alıyordur ki? Kaç kadın bugünlüğüne sevildiğine dair aldığı kanıtla mutlu uyuyordur? Belli belirsiz güldü. Basit bir ayrıntıda bile dünyayı birleştiren bu kutlu şeyin ne olduğu konusuna gelince…

Nehir Hanım yaklaşırken seslendi:

“Bu defa itiraz etmeyeceğim. Bir dünya erkeği olduğunuzu onaylıyorum!” derken kendini tutamayıp güldü.

“Siz para verirken gözlerimi denize çevirdim. Görmedim merak etmeyin. Bu defa huysuzluk yok. Durun, ses tonumu da ayarlayayım.”

Ses tonunu biraz şımarık bir ses tonuna aldı:

“Ay… Ne kadar hoş bir şey bunlar. Benim için mi aldınız? Teşekkürler Fuat Bey!”

Fuat Bey bozuntuya vermedi. Ses tonunu ironi cümleler ayarına çekti:

“Para vermeden aldım. Üstünde birtakım işaretler olan kâğıtlar yeterliymiş. Herkes olalım mı azcık. Olabildiğimiz kadar.”

Nehir gülümsedi. Bir kadın gülümseyince mevsim değişiyor, diye düşündü Fuat. Tebessüm içinde güneş olan bir şeydi. Nasıl da üşümüş olduğunu fark etti. Nehir’in biraz uzun süren tebessümünde, -üşenmeyip adayı turlasaydık kendi ellerimizle koparabilirdik Mimozaları- cümlesi okunmayan alt yazı gibi duruyordu. Fuat onu okusa da aldırmadı. Zaten ince fikirler ve sorgulamalar gölgesinde yaşayan iki insan oldukları için dost olmuşlardı. Bazen böyle kurdukları ikili, özel oyunun dışına çıkmaları ve ağır düşünüşleri biraz yalnız bırakmaları anlayışla karşılayacakları ilk şeydi. Çünkü o ağır düşünüşler değil miydi bunca zaman onları yapayalnız koyan…

Bir çiçek satın almak bu kadar kötü bir şey miydi? Tanrı’nın insana doğal ikramları, hele özellikle kalbi doyuracak olanları insana gökten düşüyormuş gibi, aracısız ulaşsa daha güzel olmaz mıydı? Araya para girmese. Satın almak girmese. Alınıp satılabilen bir şey olmasa keşke hiç yoksa çiçekler…

Nehir’in içinden konuştuğunu fark eden Fuat onu dağıtmak için çiçek demetini kaldırdı ve burnuna dayadı. Sonra kıyı boyunca yürüyüp en sondaki çay bahçesine doğru gittiler.

“Urfa’da” dedi, Nehir Hanım, “Dünya Kadınlar Günü için gitmiştim. Nasıl kabul edebildin diyeceksiniz. Kürsüye çıktığımda bugüne inanmadığımı söylemek ve inkârımın gerekçelerini sıralamak için kabul ettim tabii ki. Öyle de yaptım.”

Fuat bey düşük sesli güldü. Yüzünden sizden umulur ifadesi geçiyordu.

“Bir şey soracağım. Fakat öğrenmek için değil. Sizin yeniden kendinizi duymanız için. Bakalım düşüncelerinizi tam olarak duyarken o düşüncelerinizle isabet eden bir duruşunuz mu var? Yoksa siz dahi etkilenmiş de entelektüel sorumluluk gereği etkilenmemiş gibi mi davranıyorsunuz? Müsaade ederseniz ben de onun tahlilini yapacağım.”

Nehir Hanım kesik kesik ve sessiz güldü. Buyurun hazırım der gibi omuzlarını silkti.

“Kadınlar gününü veya günleri tartışmaya değer bulmuyorum. Fakat biliyorsunuz kadın ve çiçek armağanı konusu dünyaya mal olmuş bir konudur. Yakında kimi kadınlar kendisine çiçek satın alınmamasını boşanma nedeni sayabilir. Veya bir erkek hele önemli bir günde pahalı bir hediye zaten şart da, bir de çiçek almazsa hapse atılabilir.

Siz görebildiğim kadarıyla pek çok konuda genelden ayrılıyorsunuz. Fakat bu konuya özel olarak sorarsam; siz bir kadına çiçek alınmasına hakikaten karşı mısınız? Onca kadın bu konuda aşırı titizlik gösterirken ve siz de bir kadınken…”

“Yandaş değilim.”

“Açıkça karşıyım demiyorsunuz. Tersinden cevap veriyorsunuz. Buna aldırmayacağım. Bu biraz sizsiniz çünkü. Pekâlâ. Karşıysanız, pardon yandaş değilseniz neden?”

“Bir hediyenin… Özellikle de bir çiçeğin… Alınıp satılan bir şey olmasına…”

“Peki neden? Satın alma aracı olan parayı emek vererek kazanılmış bir değer olarak düşünürsek, bunu neresi kötü olabilir ki?”

“Gönül almanın satın almakla eşdeğer tutuluyor gibi oluşuna… Dayanamıyorum.”

Nehir Hanım Fuat Bey’e sezdirmeden kendi içinde cümle oyunları oynamaya başladı. Denizin de çıtı çıkmıyordu bugün. Bütün dalgalarını uyutmuş, kıyılarından yavaş yavaş çekilip kendi derinliğine dalmaya hazırlanmış gibiydi. Üstüne sisi çekti çekecek.

“Satın alınan bir şeyle alınan gönül satılabilir de satabilir de… Çiçek var arada fakat. Çok masum. Satın alınmayan bir şeyle alınsın gönül. Gönül bu… Gönül kalsın.” İç sesleriyle zihninde sek sek oynarken Fuat Bey’in sesine uyandı:

“Fakat tam tersi bir duruma dayanamayan bir dünya dolusu hemcinsiniz var.”

“Kadınlara bahçe verilmeli. Çiçek alınmamalı. Satılmamalı çiçek.”

Fuat Bey, Nehir Hanım’ın düşünce itibariyle ne denli ıssız bir yükseklikte olduğunu geçirdi aklından. Acele bir sesle:

“Fakat yaşam…”

“Biliyorum o yükseklikte yaşanmaz! Bütün bir mevsim yaylada yaşanmaz!” diyerek ekledi Nehir Hanım. Gülümsüyordu yine de…

Fuat Bey “O yükseklikten…” der demez, Nehir Hanım aldı sözü ağzından: “Düşer yaşam, paramparça kırılır, biliyorum…” dedi. Gözlerini uzaklara yormadı. Tam önüne düşürdü.

Gittikçe yoğunlaşan sis, adadakilere uzaklara bakmayı hepten yasaklayacak gibi duruyor, ya karşılarındaki gözlere çakılmalarını ya da fırsat bu fırsat kendileri ile göz göze gelmelerini salık veriyordu.

Nehir hanım denizin bu sessizliğini bozmayacak kadar kısık bir sesle:

“Şşşt!” yerine “Ssst!” dedi ve devam etti.

“Kadınların parmaklarını toplamalı o bahçe, o çiçekler. Kentin dağıttığı parmaklarını… Akşam masada illa mevsimin bir çiçeğinin rayihası baymalı ev halkını.”

{Bu hikaye yalnızca www.elestirihaber.com ‘da yayınlanmaktadır.}

[Mart, 2019]

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here