Ayşe Över’in “Son Ders” Adlı İlk Romanı Üzerine Yazdık

0
217

Mustafa Nurullah Celep

BİR SERÜVEN ROMANI: AYŞE ÖVER’İN “SON DERS” ADLI İLK ROMANI ÜZERİNE

Ayşe Över, 1968 Paris doğumlu bir roman yazarı. 1994’te Galatasaray Lisesinde okudu. Medya ve Bilişim sektöründe uzun yıllar çalıştı. Dinler Tarihi, tarikatlar, mitoloji ve ileri teknoloji sahalarında araştırmalar yaptı. Tanıtımını yapacağımız kitabı Son Ders,(*) Över’in ilk roman çalışması. Eser, Sinopsis Yayınlarından Aralık 2017’de çıktı.

Son Ders’i üç defa okudum ve her okuyuşumda ayrı bir macera tadı duydum. Sayın Över, dinler tarihi, sanat tarihi ve arkeoloji alanlarındaki bilgi birikimini bu ilk romanına, bir altının özenle kalıba girmesi gibi muntazaman yerleştirmiş; bu yerli yerindelik, bizi yoğun bir bilgi yığılmasına uğratmamıştır. Her şey yerli yerinde ve güzel, düzenli bir biçimde kotarılmış.

Bu eserde roman karakterleri- Profesör Kerem ve Sare- mücadeleci kişilikleriyle öne çıkıyorlar ve bir hedefe kilitlenmişler ve hedefe ulaşabilmek için de her tür hayatî riski göze alabiliyorlar.

Hedef ne? Hedefe ulaşıldı mı?   

Son Ders, öncelikle bir “serüven romanı.” Serüven romanlarına özgü “gerilim ve merak” ögelerinin eser boyunca diri tutulduğuna tanıklık ediyoruz. Bu romanda her şey, 1999 yılında Sultanahmet’te yapılan bir kazıyla başlıyor.

Günümüz Türk Romanında “arkeoloji ve edebiyat” sahalarının, “gizemlilik” ögesini göz önünde bulunduğumuzda hâlâ daha bakir bir alan olduğunu düşünüyorum. Sayın Över, bu romanında bir bakıma göre sosyal bilimler ile edebiyatı estetik bir bütünsellikte bireşime (senteze) kavuşturma çabasında olmuştur. Ama bu yazınsal tutum, senteze ulaşırken bizi bir bilgi bombardımanına tabi tutmuyor. Bu olumlu bir özellik. Kıvamında ve gereklice kullanılmış bilgi. Gerekli ve zorunlu olduğu yerlerde sunulmuş okuyucuya.

Arkeolog Sare de Profesör Kerem de –bir olumlu özellik olarak- merak duyan, araştıran cesaretli bir göze sahipler. Bu meraklı “kâşif göz”, bir mesajdan hareketle şifreleri deşifre eden, çözümleyen, deyim yerindeyse bir pazılın parçalarını birleştirme çabasında olan bir gözdür.

MS. 256 yılında doğan, tek tanrıcı bir inanca sahip olan Airus’a ait olduklarını keşfettikleri mesaj şöyle:

“Geldim, bekledim, gidiyorum. Burada bir damla su değilim. Umutla bekleyen eylemleri renk taşlar sevimli geliyor. Geldiğim yolu izle, orada bulacaksın ikiyi, üçü ve üstü.”

Bu mesaj anlaşılıp deşifre edilirse bu durum Hıristiyan dünyasının da sonu olacak. Çünkü Airus, teslis inancına inanmıyor ve tek tanrılı bir inanca sahip. İsa’nın tanrı’nın oğlu olduğuna inanmadığı için de Kilise’den aforoz ediliyor. Yani konu kritik bir öneme sahip.

Bu kritik önem, merak ve gerilim unsurları sürekli gözetilerek üst düzeyde tutuluyor. Hıristiyan dünyasının korkulu rüyası Barnabas İncili’ni de bu süreçte bu iki roman karakteri inceleme fırsatı buluyorlar.

Son Ders, her ne kadar konu kritik olsa da girift bir olay örgüsüne sahip değil. Bir serüvenin aşama aşama şekillenişine tanıklık ediyoruz. İki araştırıcı ve incelemeci göz, mesajı sürekli tetkik ediyorlar ve konu da kritik önemde olduğu için Vatikan ve Batılı İstihbarat örgütlerinin sıkı takip ettiği roman kişileri oluyorlar.

Konunun önemi üzerinde ne kadar durulsa azdır ve mevcut şifre, deşifre edildiğinde bu, tüm bir Hıristiyan âleminin İslam’ı hedef tahtasına koyması demek. Nitekim Airus’un mesajı, Sare ile Kerem’i Ankara’dan İstanbul’a, sonra da Ayasofya’nın altındaki dehlizlere kadar götürüyor. Bu iki cesaretli roman kahramanı, tüm dünyanın peşinde olduğu sırrı, yer altında hayatları pahasına arıyorlar. Türk İstihbaratı da bu süreçte bu iki kahramanın koruyucu-kollayıcı görevini ifa ediyorlar.

Sare’nin maceracı kişiliği, Kerem’in risk almayı göze alan cesaretli karakteri, romanı okunur kılan bir diğer olumlu özelliktir. Mesela bu noktada üniversite dekanı Halil İbrahim beyin ihaneti de oldukça düşündürücü bir sorun olarak kayıtlara geçiyor. Hakeza Kerem’in rüyasında mesaja dair yaşadığı “aydınlanma ân’ı”, lirik bir şairin yaşayacağı türden istisnai bir hâldir.

Roman, Vatikan’ın sıkı takibi, çatışma, kovalamaca ve yer değiştirmelerle hacim olarak Ankara’da geçiyor ama eserin çözüm noktası, İstanbul’da, Ayasofya’nın altındaki dehlizlerde son buluyor. Romanın son bulması bile yeni bir haberin daha doğru bir deyişle yeni bir romanın başlangıcı oluyor, çünkü burada yazar, eserin kurgusuna yeni bir düğüm atıyor. Nitekim yer altında araştırma yaparken Sare’nin aydınlanma hâli, şaşkınlığı, hayreti ve karşılaştığı olağanüstü nesne, bize romanın bitmediğini, yeni bölümlemelerle ikinci roman olarak devam edeceğini sezdiriyor. Sare’nin tanık olduğu ve bulduğu nesne, düğümün çözüme kavuştuğuna ama yeni bir düğümle yeni bir başlangıcın da olacağına dair bir bilgi sunuyor.

Romanın sonuna geldiğimizde, “inancın, inanmışlığın, azmin ve gayretin” en nihayetinde başarı ile biteceği düşüncesine ulaşıyoruz. Kerem ile Sare örneğinde olduğu gibi, birlikte omuz omuza hedefe kilitlenmenin, aşk ile taçlanan bir birlikteliğin, mücadele bilinciyle yürüyen cesaretin ne kadar olumlu ve önemli vasıflar olduğunu kavrıyoruz.

İstanbul’un gizemli tarihini ve sırlarını keşfetmek isteyen okuyucular da bu eserden eşssiz bir macera tadı alacaklar ve bu yaz sıcaklarında farklı bir iklimde dolaşmanın hazzını yaşayacaklardır.

Estetik söyleyiş biçimlerine de ağırlık vermesi gerekir

Sayın Över’in romanına yönelik eleştiri ve önerilerimiz şu veçhede şekilleniyor:

Över’in Son Ders romanı, dil, anlatım, ifade, üslup ve söyleyiş bakımından yalın bir kumaşa sahip, buna bir diyeceğimiz olamaz zaten. Benim eleştirel yaklaşımım, üslupta “sanatlı ifade” diyebileceğimiz estetik bir anlatımın eser boyunca çok az yer bulması yönündedir. Yani Över, esasında “şiirsel ifade” imkânlarından da istifade etseydi daha etkili bir roman ortaya koyabilirdi. Son Ders’in dil ve anlatım atlasında “öznel” ifadeler çok sınırlı olarak kullanılmış. Roman türünü bir sanat eseri olarak biçimlendiriyorsak, ifadede “özgünlüğü” de gözetmemiz gerekir, diye düşünüyorum. Bu anlamda Över’in anlatım dilinin tamtakır bir dil olduğunu, duygulu bir anlatımdan arındırılmış olduğunu söylemek durumundayız. Över, bir anlatım dili kurmada nesnel ifadelere sıkça yer vermiş. Bu durumun üzerinde, Batı’dan aktarılan çeviri romanların etkisinin olduğunu tekrar etmeye gerek yoktur. Bu sebepten mesela Över’e Modern Türk Romanının seçkin eserlerini okumasını salık veriyorum. Mesela Tanpınar’ın sanatlı ifadeleri, Över’in üslubunun estetik bir kıvama erişmesine katkı sağlayabilir.

Örnek vermek gerekirse;

“Sarıldılar… Dekan kapıyı açtı ve Kerem’i uğurladı. Ardından Suzan Hanım’a gelmesini rica etti. Profesör de sekretere teşekkür edip iyi tatiller diledikten sonra geldiği kapıdan çıktı ve koridora yöneldi.” (s.21)

“Dekan, Profesör Kerem’in iyice uzaklaştığını gördükten sonra odasına döndü. Kapıyı kapatmadan önce sekreterine, “İçeriye kimseyi alma lütfen!” deyip telefona sarıldı.” (s.23)

Bu iki paragraf, duygusal iç izlenimler ve hislerle daha etkili ve öznel bir anlatım biçiminde de verilebilirdi. Mesela anlatım tekniklerinden “iç konuşma” tekniği kullanılabilirdi. Romanın birçok bölüm ve sahnelerinde farklı anlatım teknikleri denenebilirdi.

Roman sanatının, estetik ile gerçeklik algısını birlikte yürüten ve tek bir potada eriten organik bir bütünlük olduğu kanısındayım. Elbette Ayşe Över’in bu ilk romanı. Över’in, sonraki romanlarında bu sorunu göz önünde bulunduracağını umuyor, yazara edebiyat hayatında başarılar diliyorum.  

(*) Ayşe Över, Son Ders, Sinopsis Yay., Aralık 2017, Ank.

[Eleştiri Haber, Temmuz 2019]

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.