Aynı Dostun İzinde İki Şair: Baudelaire ve Süleyman Çobanoğlu

0
435

Kadir Korkut

Aynı Dostun İzinde İki Şair: Baudelaire ve Süleyman Çobanoğlu

Bundan birkaç yıl önce Baudelaire’in Kötülük Çiçekleri (Çev. Erdoğan Alkan) kitabını okurken bir şiire ayağım takıldı, düştüm. Üstümdeki tozu toprağı silkeledim. Kendime geldim ve şiiri tekrar elime aldım. Bu kitapta şu ana kadar ve bundan sonra karşılaşacağım birkaç şiir dışında beni durduran, ben buradayım diyen tek şiirdi o: Albatros. Adına sonradan, defalarca okuduğum Erbain’de rastlayınca nasıl olur diye şaşırtacaktı beni İsmet amca. Ben fark etmeden acaba bu dizeyi nasıl üfledi?

Albatros; açık denizlerde saatlerce av peşinde sürüklenen, rüzgâr yemiş, yorgun bir kuştur. Baudelaire de ona bu haldeyken rastlamış bir şairdir. Onun bu yorgunluğu, yerçekiminin koparırcasına aşağıya çektiği uzun kanatları, bundan sebep alaya alınıyor oluşu, elbette hassas bir kalbi harekete geçirecektir.

Ozan, Albatros üzerinden zamanında payitaht olan her durumun, her uçuşun bir gün yere karışacağını göstermek istercesine şöyle bir dörtlük söylüyor:

Sen ey kanatlı yolcu, bir zaman ne güzeldin!

Bak gaganı dürtüyor hoyrat tayfanın biri,

Ya öteki, bilir mi bu hale nasıl geldin,

Topallayıp öykünüyor uçtuğun günleri.

Burada kuşkusuz şairi yazmaya sürükleyen etken sadece bir kuşun düştüğü durum olmasa gerek. Baudelaire bu kuşa bakınca sadece iskeletin üzerine giydirilmiş et yığını, tüylerle bezenmiş bir göğüs ve iki uzun kanat görmüş olsaydı böyle bir şiire yeltenir miydi? Önemli olan onun ahvalindeki düşüştür. Tıpkı insanın sonu gibi.

Beni bu şiirde etkileyen diğer bölüm ikinci dörtlüktür. Bu dörtlüğün de özellikle son iki dizesindeki çağrışımların birbirine sıkıca sarılması, insan muhayyilesine kaçacak yer bırakmıyor. Sizi o kıstırdığı yerde boğuyor şiirin zevki.

İşte o bölüm:

Gökten inen tasasız, bu utangaç krallar

Güvertelerin üstüne kondukları zaman

Geniş kanatlarını sofuca bırakırlar,

Yorgun kürekler gibi, sular üstünde kayan.

Bir kuşun ‘’kanadını’’ ‘’sofuca yere bırakması’’ çok uzak iki ihtimalin aniden karşılaşması demektir. İşte böyle uzak ihtimalleri tereyağından kıl çeker gibi kavuşturana şair denir. Hakez, devamında gelen dize de bu şairliğin bir tasdiki mahiyetindedir. Albatros’un ‘’uzun kanatlarının’’ ‘’yorgun küreklere’’ benzetilmesi, onun denize iniş anının daha güzel bir imgeyle anlatılabilme şansını ortadan kaldırmaktadır.

Kaldı ki şiirin hızını doruğa çıkaran ve esas kahramanının aynı zamanda bir şair olabileceği hissini bize duyuran dörtlük sona saklanmıştır:

Ozan, ey bulutlardan toprağa sürgün ece,

Oklara göğüs geren, dostu fırtınaların,

Yuhlarlar yeryüzünde, seni de, gündüz gece

Uçmana engel olur, ağır dev kanatların.

Baudelaire bu son dörtlükte bir ilenç halini bile, o coşkulu diliyle tatlı bir melteme dönüştürebilmiş. Bu bölümde ayrı bir dipnot olarak söylemek gerekir ki /Yuhlarlar yeryüzünde, seni de, gündüz gece/ dizesi Fransız Dili ve Edebiyatı mezunu, Fransız sosyalist şairlerinin sesinden, erkeksi hitabetinden etkilenen İsmet Özel’in Üç Frenk Havası / Requeem şiirinde de kendine yer bulmuşa benziyor:

Sonra öldün, sonra ıslıkladılar seni

gösterişsiz tabutunu yuhaladılar

lahana yaprakları attılar sana

sonradan görme tombul ortayaşlılar

Bu iki farklı çağın şairleri aynı pencereden haykırıyor. Belki katları farklı. Baudelaire alt katta uzanmışken, İsmet Özel tepede baca temizliyor.

Genelde kurban bayramlarından önce hayvan beğenmeye gittiğimiz ahırlarda başımıza gelir. Ahıra girip çıktıktan sonra üstümüzdeki hayvan kokusu kolay kolay çıkmaz. Ancak kıyafet değişimi ve bir yıkanmadan sonra kendimize geliriz. Bu kokunun sinmesine benzetiyorum bir şairin diğerine olan etkisini. Ona temas ettiğiniz, sayfalarda altını çizdiğiniz, ne güzelmiş dediğiniz tüm o anlarda, şair kokusunu sizin üstünüze bırakıyor. İşin güzel yanı, yıkansanız da çıkmıyor.

Ben aynı kokunun -şiirinin geneline yayma iddiası taşımasam da- Süleyman Çobanoğlu’nun bir şiiri üzerinde de etkiye sahip olabileceğini düşünüyorum. Şairin Şiirler Çağla’sındaki Otis Tarda, Albatros’un neyi oluyor acaba? Şair bu şiirini Dergâh’ta yayımladığı zaman içlerinde İbrahim Tenekeci’nin de olduğu birçok edebiyatçı bu Toy Kuş’un ne olduğunu öğrenmek için harekete geçmiştir. İyi şiirin yüz metreden bile görünen bir tarafı vardır: sizi oturduğunuz yerden ayağa kaldırır. Baudelaire gibi Çobanoğlu da yitik, yoksun bir kuşun düşmüş halini anlatarak ilk etapta Albatros ile tematik bir akrabalık ortaya koyuyor. Albatros bir deniz kuşu iken, Otis Tarda en ziyade bu ovada görünür. Tarlalarda ve kırlarda tüner, nasibini karalara bağlar:

Sen beni en ziyâde bu ovada görürdün

Uçunca yeşertirdin ve ölünce çürürdün

Tomafil ve DDT devirmemişti seni;

Endamlı bir şah gibi yaş nadasta yürürdün…

Şiirin giriş kısmında Toy’un geçmiş zaman halleri, doğada hüküm sürdüğü, tüy dolu kuşluğunu güneşte ısıtabildiği günler anlatılır. Otomobillerin ve böcek ilaçlarının Otis’in boğazını kesmediği kırsal günlerle mazinin tatlı bir tespiti yapılır. Bu dörtlük tam anlamıyla etrafını cami ağyarını mani niteliğinde bir bölümdür. Hangi kelimeyi çekseniz çöker, herhangi bir sözcük ekleseniz eğreti kalır.

Özellikle /Uçunca yeşertirdin ve ölünce çürürdün/ ve /Endamlı bir şah gibi yaş nadasta yürürdün…/ dizelerinin kuvvetine dikkat çekmek istiyorum. Hece ölçüsü ile özün bu kadar kaynaştığı, canlı bir organizma halini aldığı bir şiir bulmak herkese nasip olmayacak bir nimettir. İnsanın iç dünyasını elleriyle dürtüyor adeta şair. Burada şiire düşkün her kalbin duyacağı tek his: yoksun bir coşkunluk.

İkinci bölümde Çobanoğlu günümüzde kuşun son durumunu, hazin sonunu büyük bir buruklukla anlatıyor:

şimdi bir Amon Ra’sın: rezil ansiklopedi

ele vermiyor senin güneş vurmuş gölgeni

bu hurufat üstünde tünemiş olman hüzün,

ve hüzün ovalarda tükenmiş görmek seni…

İlk bölümdeki ovalarda, yaş nadasta heybetle yürüyen Toy yoktur artık, şimdi sadece bir ansiklopedi maddesidir. Buğday tarlalarında neşeyle sıçrayan gövdesi, uhuyla yapıştırılmış iki karton kapak arasına sıkışmıştır. Böyle büyük bir zaman diliminde olabilecek bir değişimi iki bölümlük kısa bir şiirde herhangi bir boşluğa yer vermeden, dolu dolu bir hissiyatla anlatmış olmak şairin başka bir başarısıdır. Bence buradaki zamansal geçişte Çobanoğlu’nun imdadına yetişen kelime ‘’şimdi’’ bağlacıdır. Bu sayededir ki geçmiş ile günümüz arasında herhangi bir zamansal kopukluğa sebep olmadan yumuşak bir geçiş sağlayabilmiştir.

Son iki dizede gerek doğru kelime tekrarından doğan sesin gürlüğü, gerek derin bir duyarlığı kısa yoldan okura aktarabilme gücü bakımından şiir, taşıdığı sese yakışan bir final yapabilmiştir:

Bu hurufat üstünde tünemiş olman hüzün,

Ve hüzün ovalarda tükenmiş görmek seni…

Elbetteki bu poetik metnin amacı Özel’in ve Çobanoğlu’nun Baudelaire’den etkilenip şiir yazdığını ortaya çıkarmak, bunu ispatlamak değildir. Burada şairlerin ortak sezgi mirasını omuzladıklarını, üzerlerine sinen dünya şiirinin ses tonunu kendi coğrafyalarındaki yaşam şartlarına aktarabilmekteki ustalıklarını göstermektir. İçlerinde benim de olduğum tüm genç arkadaşlara örnek olsun.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here