Aydan Yıldız Güneş’ten Nostalji ve Yitirişler Hikayesi: Bir Tahta Kapı Gördü

0
264

Aydan Yıldız Güneş

Bir Tahta Kapı Gördü

Bakmayın böyle harap biçare duruşuna, kilidinin paslanmış, açılmaya unutulmuş oluşuna. Şimdi sessiz, sakin tahtakurularına yem olsa da bir zamanlar bu kapı hiç kapanmazdı. Bahçesinde mutlu mutlu çocuklar koşuşurdu. Güller, laleler, papatyalar süslerdi her yanını. Bir üzüm asması vardı ki, mahalleli yaprağını toplayıp kalem gibi dolmalar sararlardı da, bu dolmanın lezzeti hiçbir şeyde bulunmazdı. Burada yaşayan Sevgi Teyze’yle, Şefkat Baba, insanca yaşamayı ve çevresindekilerle paylaşmayı, mutluluğa dair bir anahtar edinmişlerdi. Yaz gelince bu bahçe komşularla dolardı. Akşamları üzüm çardağının altında safa çayları pişerdi. Lezzetli dolmalardan herkes birer tabak getirince büyük bir masa dolardı. Kapı hiç örtülmez, evin genç kızları masaya ikram taşırdı. Şen kahkahalar, sohbetler, muhabbetler komşularla paylaşılan güzelliklerle dolup taşardı. Ramazan gelince, böreklik kuru yufkalar pişerdi. Sacların üzerinde, arada bir kaçamak yapıp içine tereyağı köy peyniri saranlar da olurdu. Sonra diğerleri de isteyince, kapıdan çaylar görünürdü. Sevgi Teyze, “Hadi kızlar bize de birer tane tereyağlı sarın bakalım. Çaylar geldi bile!” derdi. Kışa konserveler hazırlanır, menemenler yapılır, salçalar kaynatılırdı. Bir yandan da turşular pişerdi sobanın üstünde. Ekşi mayadan yapılan ekmekse mis gibi kokardı kuzinesinin içinde. Bir başka yaşardı bu kapıdan içeriye giren, bir büyük sevgi yumağıydı bu bahçe ve bu aile.

Artık bu evin çocukları büyümüş, okullarını bitirmiş ve her biri bir yerlere dağılmış, evlenip barklanmışlardı. Kestane gibi tolundan ayrılıp, kuş gibi yuvadan uçmuşlardı. Bir zamanlar fakir ama yürekleri zengin, sevgi dolu bu kapının ardındaki anne babayı unutmuşlardı. Kendi hayat meşgaleleri yüzünden anne babasının hasretini içlerinde hissetmiyorlardı. Sadece en küçük kardeşleri hâlâ bu evde yaşıyordu. Sevgi Teyze’yle Şefkat Baba diğer evlatlarının dönmesini özlemle bekliyorlardı. Zavallı kapı bunca hareketlilikten sonra kapanmış olmanın acısını ve sahiplerinin hasretini paslanmış kilidinde taşıyordu. Artık komşular da pek uğramaz olmuşlardı, her biri yaşlanmış köşelerine çekilmişti. Hem Sevgi Teyze ile Şefkat Baba da artık ikram için hiçbir şey hazırlayamıyorlardı. Evin küçük kızı Ayşe ise onların hizmetinden başını kaldıramıyordu. Mahallenin gençleri zaten eskiye rağbet etmekten habersizdiler, herkes kendi emelleri uğruna çalışıyor kimi de okumak için memleketlerinden ayrılıp gidiyordu. Sevgi Teyze ile Şefkat Baba bitmeyen bir ümitle, evlatlarının o kapıdan içeriye girişini bekliyorlardı. Onlar gelince, harabe kapının yüzü gülecek, pası sökülecekti. Ümit olmanın yarısı demekti.

Evin büyük kardeşleri evlilik yapıp yurt dışına yerleşmişti. Kimisi de başka şehirlere gelin gitmişti. Çoluk çocuğa karışıp kendi meşgalelerine dalıp anneyi babayı aramaz olmuşlardı. En küçük kardeşleri Ayşe ise anne babasını bırakmamıştı. Onlar rahatsızlanınca okulunu bırakmış sadece hayatını onlara hizmete adamıştı. Sevdiği insandan dahi ayrılmıştı. Aslında evlenebilirlerdi fakat sevdiği insan anne ve babasını kabul etmez düşüncesiyle vazgeçmişti. Ayşe büyük bir fedakârlık örneği sergiliyordu. Çünkü ikisi de yatalak olmuşlardı, artık o kapıyı açıp bahçeye çıkamıyorlardı. Şen kahkahalar atamıyorlar, çardağın altında çaylarını içemiyorlardı. Dünyadan nimetleri kesilmişçesine, her ikisinin vücudu artık bir şey istemiyordu. Ayşe büyük kardeşlerine kırgındı. Fakat bu durumu hepsine teker teker arayıp bildirmişti. Gözü yollarda kalmıştı. Gelmelerini bekliyordu, anne ve babasının yüreğindeki evlat hasretini hissediyordu. Sevgi Teyze ile Şefkat Baba’nın da gözleri hep kapıdaydı. Sanki onlar gelince tüm dertleri bitecek, iyi olup ayaklanacaklardı.

Sabah ezanı saba makamında, yürekleri sızlatırcasına nağmelerle okunuyordu. Ayşe, anne ve babasının başında beklemekten uyku uyuyamaz olmuştu. Bir çırpıda abdestini almış sabah namazını eda etmişti. Anne ve babasına Kur’an okumaya başlamıştı ki, tahta kapıdan kalabalık insan sesleri gelmeye başlamıştı. Kapıya koşup açtığında, kapı paslarından ayrılırcasına büyük bir gıcırtıyla açmıştı. Nihayet beklenen kardeşler gelmişti. Ağabey ve ablaları kapının önündeydi. Onları buruk ve kırık bir şekilde içeriye buyur etmişti. Annesine ve babasına baktığında, ikisinin de gözlerinden mutluluk gözyaşları akıyordu. Hemen koşup ikisinin de ellerini öptü. Yanaklarındaki yaşları sildi. Büyük kardeşlerine anne ve babasını teslim ederek, “Çok yorgunum hiç uyku uyumadım. Siz biraz hasret giderirken ben uyusam olur mu?” dedi. Kardeşler dinlenmesi için Ayşe’yi gönderip anne ve babasının yanı başına çöktüler. Onları böyle görmekten üzgündüler. Ellerine sarılmış hasretle öpüyorlardı. Ne yazık ki konuşamayan anne ve babaları sadece evlatlarına acıyla mutluluk karışımı bir edayla bakıyorlardı. Neden bu kadar geç geldiniz der gibi bakıyorlardı. Kuşluk vakti girmiş, Sevgi Teyze fenalaşmıştı. Büyük oğlunun kollarında hayata gözlerini yummuştu. Çığlık sesleriyle uyanan Ayşe yataktan fırlayıp salona daldığında, annesinin başındaki ablasının, feryatla ağıtlarına gark olmuştu. Ayşe, tahta kapıyı açıp dışarı fırlamıştı. Üzüm çardağının altında ağlıyordu. Seslerden bir şeyler olduğunu hisseden komşular da eve doluşmuşlardı. Kapının önü mahşer yeri olmuştu. Bu arada babaları da eşine sessizce son bir bakışla baktıktan sonra, o da son nefesini vermişti. Çocukları iki cenaze iki yıkım içinde perişan olmuştular. Öğle namazından önce her ikisinin de salası okunmuştu. Acıları büyüktü. Sonra cenazeler yıkanıp kefenlenmişlerdi ve ikindiden sonra toprağa verilmişlerdi. Ne enteresan bir olaydı bu. Sanki evlatlarının gelmesini beklemişlerdi, onları da gördükten sonra hayata veda etmişlerdi.

Yedi gün evde Kur’anlar okunup, ikramlar yenmişti. Helvalar kavrulup dağıtılmıştı. Anne babanın tüm kıyafetleri komşulara verilmiş, her ikisinin ıskatları dahi yapılıp hesaplanmıştı. Yedi fakir öğrenciye dağıtılmıştı. Çocuklar son görevlerini hakkıyla yerine getirmişlerdi. Artık burada durmanın yararı olmadığını düşünüyorlardı. Evlerine dönmek istiyorlardı. Ablası giderken Ayşe’yi de götürmek istiyordu. Artık burada yalnız kalamazdı.  Ayşe çaresiz kabul etmişti. Büyük abileri burada kalıp bazı işleri halledip öyle döneceklerini söylemişlerdi. Ayşe ile ablaları yola çıkmışlardı. İki büyük kardeş aralarında anlaşmışlardı, onuncu gün kapıya dozer çağırıp evi ortadan kaldırmak istemişlerdi. Ev kullanılmayacak durumda idi. Yıkılması gerekiyordu, burada kimse oturamazdı. İçinde kullanılmaya değer eşyaları komşulara dağıtmışlardı. Eskiye rağbet olmaz, ölen öldü, giden gitmişti. Hayat devam ediyor. Eskiler sadece göz kirliliğinden ibaret, iç karartıyor. “Artık yenilenme zamanı gelmişti,”  düsturuyla hareket edip dozeri kapıya getirterek evi yıkıp viran ettirmişlerdi. Şunu biliyorlardı ki, kardeşleri bu olaya asla izin vermeyeceklerdi. Bu yüzden onları önden göndermişlerdi. Sonra da araziye büyük bir konak inşa etmek için müteahhitle anlaşma yapmışlardı. Ev bitince büyük paralara satılıp tüm kardeşlere pay edileceklerdi. Ebediyen yaşadıkları yere veda etmek istiyorlardı. Artık Avrupa’da yaşıyorlardı. Elli yıllık bir tarihi yerle bir etmişlerdi. Keşke biraz daha bekleyecek zamanları olsaydı. Ne yazık ki vakitleri yoktu gitmek zorundaydılar. Nasıl olsa son vazifelerini yapmış, anne babayı yerlerine yerleştirmiştiler. Oysa manevi âlemde anne ve babanın, gözlerinde yaşlarla, evlerinin yıkılışını seyrettiğini nereden görebilirlerdi ki?  Bir tahta kapı görmüştü. Ondan başka gören olmadı.

[Eleştiri Haber, Nisan 2019]

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.