Aydan Yıldız Güneş, insanlık hallerine dair yazdı… | Hayatın İçinden

0
76
  • Aydan Yıldız Güneş
  • Karmakarışık

    Tabii hayatta karışık olaylar olunca insan beyni ister istemez karışıyor. Her kafadan bir ses, her canlıdan bir nefes olunca yeryüzünde, karışmamak mümkün mü?

Edebiyat toplantısı yapılan bir kurumdan, aktaran arkadaşların anlattığı olaydan bahsediyorum tabii. Konusunda bilgili olan kişiyi, dinlemek için toplanan insanlara anlatılan bilgi, ne idi biliyor musunuz? “Arkadaşlar aslında (Âdem ile Havva) yoktur. Bunlar tamamıyla uydurma hikâyelerdir. Bizler bildiğiniz Maymundan doğmuşuz. Dünyanın sonu geldiğinde yine Maymuna dönüşeceğiz haberiniz olsun.”

“Hayda! “Bu da nereden çıktı?” Söylenenler, mırıldananlar, homurdananlar ve toplantıyı terk edenler başlayınca, konu aydınlanmadan öylece kalakalmıştı. Tabii hadise ister istemez bize de aksedilmişti ve cevabımı şöyle belirtmiştim.     “Onu bilmem lakin ben kesin Âdem ile Havva’dan doğmuşum. İnsan doğdum, insan olarak ölmeyi diliyorum.” Sonra bu cihette derin düşüncelere dalarken, aklıma tek gelen şu oldu: Demek ki, aşıların içinde Domuz geni, Maymun geni, Cıva, insan spermi gibi bir yığın pisliğin olduğunu söyleyenler doğru söylüyor olabilirlerdi. Bu insanlar Rabbin kanununa karşı gelip ekini bozdukları gibi Nesil’i de bozmak istiyorlardı. Ekin bozulunca zaten nesil de bozuluyor fakat hedeflerine daha çabuk ulaşmak için doğduğu anda, çocuğun genlerine müdahale ederek işlerini şansa bırakmak istemiyor olabilirlerdi. Ürettikleri aşılar sayesinde kuyruklu insanlar doğmasına sebebiyet verebilirler miydi? Olabilir tabii. Belki bu şekilde insanlığın sonunu getirmek için uğraş veriyorlardı. Şimdiden insanlara alıştırmaya çalışmak istekleri; “Şaşırmayın sizi böyle bir son bekliyor” demek mi acaba? Bilmiyorum. Bunca sıkıntının arasında bu söyleşinin amacı neydi? Sonra rahatlıkla belki de şunu diyebileceklerdi: “Biz maymundan gelip maymuna döneceğimizi söylemiştik zaten.” Bunu demek için mi uğraşıyorlar acaba? Böyle bir şey neden ortaya atılır ki? Peki, başarınca ne elde etmiş olacaklar? Hormonlar, genetiği bitirilmiş tohumlar. Hastalıkların çoğalması ve tedavilerinin bulunamaması, küçücük çocukların kanserden ölmesi veya insan bedeninde kuyruklu bir maymunun doğması, bu insanlara neyi kazandıracaktı? Her şeyi kendileri yaratmış gibi kendileri bozulmasına karar verecek kadar ileriye giderken, neyi kaybedeceklerdi? Sorular beynimi çatlatırken yeni bir hadiseyle daha karşılaşıyordum.

     O gün şiir meclisi ararken kendimi, değişik bir toplantının içinde buluverdim. Toplulukta, en az otuz kişi vardı. Kadın erkek karışık, oturuyorlardı. Birbirlerinin samimiyetine bakılırsa hepsi tanışıyorlardı. İçlerinde tek yabancı bendim. Konuşmacının hem kitap yazarı, hem profesör olduğunu öğrenince, belki birkaç bilgi öğrenirim düşüncesiyle dinlemek için oturdum. Tabii konferans ben gelmeden önce başlamıştı. Profesörden duyduğum ilk söz şuydu; “Ramazanda itikâfa giriliyor ya arkadaşlar? Ben de girdim ve altıncı günün sonunda kendi kendime sordum, ben ne yapıyorum burada? O anda birden aydınlandım, biliyor musunuz? Olayı içimde sorgulamam aydınlanmama, doğruyu bulmama sebebiyet vermişti. Bir de şunu söylemek istiyorum: Sizin de duyduğunuz hepimizin zannederek inandığımız şeyler vardır. Mesela Kur’an’da yüz yirmi dört bin peygamber vardır derler. Böyle bir şey yok buna inanın. Sadece var olduğunu zannedenler,  bizi de öyle olduğuna inandırdılar. Biz zanlara inanmış bir milletiz.” Bu arada ben epey şaşkındım, bu tip konuşmaları ilk defa duyuyordum. Dinleyenlere bakıyordum biri itiraz falan etsin. Yok, kimseden ne bir ses ne bir nefes çıkmıyordu. İçlerinde tesettürlü tesettürsüz bayanlar da vardı. Erkekler de çoğunluktaydı. Öylesine candan dinliyorlardı ki, adeta profesörde kaybolmuş gibiydiler. Sonra ekledi: “Hadisler, onlar da uydurmadır. Ben derim ki, Kur’an’da okuduklarınızdan başkasına inanmayın.” Artık dayanamayacağımı fark ettim. Benim canım iyice sıkılmıştı. Sessizliği bozacak o soruyu sordum: “Hocam özür dilerim yüz yirmi dört peygamber yok dediniz, fakat Kur’an’da olduğundan bahsederlerdi, çocukluğumdan beri duyardım. Diğer ilmi kitaplarda yine olduğu açıklanırdı. Şimdi onlar mı yalan söylüyor, siz mi doğruyu söylüyorsunuz şaşırdım. Nasıl düşüneceğime karar veremedim. Yani onca âlimin hepsi zanlarıyla yalan mı konuştular ve bir tek bu doğruyu anlayan şimdi bizler miyiz?” Tabii öyle çok aman aman iddialı zor bir soru soramadım. Çok bilgili olup onu perişan etmek isterdim. Yalnız yine de, kendisinden doyurucu bir cevap alamamıştım, kelimeler ezildi, büzüldü araya başka şeyler karıştı falan derken, ben verdiği cevabı anlamayarak kendi içime döndüm.

     İç sesim de beni mi aydınlatıyordu bilmem? Seslenerek şöyle dedi; “O Kur’an’da yok, bu Kur’an’da yok, yalnız Kur’an’a inanın. Her gelen inkâr edip bir şeyler çıkarırsa, hayır yani onu boşalt bunu boşat kapakların varlığına mı inanacağız? Rabbimizi göremediğimize göre indirdiği Kur’an’a inanacağız. Hadisler yalan, Peygamberi (s.a.v) göremediğimize göre onun da hadislerine inanacağız? Biraz daha beklersen Peygamberimiz (s.a.v) de yalan olabilir. Senin bu insanlarla işin yok, çık git buradan.” Dedi, içimdeki ses. Ben de dinlemek istemiyordum kopmuştum zaten, hızla çıkıp gidivermiştim olduğum yerden. Neydi bu karışıklıklar bilmiyorum, insan beyni bütün bu karışıklıkları nasıl taşıyıp doğruyu tüm baltalanmalara rağmen bulacaktı? Nasıl düzgün bir yol çizecekti, kendine ve geleceğine nasıl ışık tutacaktı?  Dünya zor ve çetin zamandan geçiyordu.

      Eski âlimlerin hayatlarına baktığımda bazılarının eğitimi yenilir yutulur cinsten değildi. İlahiyat kitaplarında okuduğum kadarıyla o insanların korkunç derecede eğitimlerden geçtiğini öğrenmiştim. Bizim o eğitimleri almaya ömrümüz yetmezken, bir bakıyorsun hayatını dört yüz elli hocayı sığdırıp ilim alanlar olmuş. Şimdi biz iki yıl veya dört yıl ilahiyat okuyup, onların onca yıl eğitimle ihlasla geçen her şeyini yalanlayalım, onca eğitimi, ilmi, ihlası, hadisi, Kur’an’ı, tasavvufu yutmuş insanların yazdıklarına yalan diyelim. Bizim doğrumuz nasıl bir doğru olur? Yani onlar var demişse bizlerin olmadığına ispatımız nedir? Geçmişi yalan olanın geleceği de yalan olmaz mı? Hayatımızı geçmişin üzerine bina etmiyor muyuz? Neden insanlar imanla Kur’an’la uğraşıp yalanlamaya gidiyor?  Hayır, yalanlaya yalanlaya gelecek Nesil’e doğru bir şey bırakmayacaklar, ben ona yanıyorum…

      Geçenlerde eski arkadaşlardan, udi olan bayan arkadaşların biriyle karşılaştım. Ne yazık ki o da aydınlanmışlardandı. Tesettüre bürünmüş, bir cemaate mensup olduğunu söyledi. Onu değiştiren ve etkileyen olgunun ne olduğunu epey merak etmiştim. Evime davet ettim. Birlikte çay içip, eski günlerden konuştuk. Namazımızı birlikte eda ettik. Yaşça benden fazla büyüktü. Onun adına oldukça sevinmiştim. En azından doğru yola ölmeden ulaşmış diye sevindim.  Daha sonra benden açıklamalı bir Kur’an istedi. Ben de her sabah okuduğum Kur’an’ı ona getirdim. Aslında Arapça okumayı bilmiyordu. Sadece açıklamasını kontrol etti ve beğenmedi. “Yok, bu değil. Sen bizim hocamızın açıklamasını okuyacaksın. Hiç kimse müteşabih ayetleri açıklayamamıştır. Allah o ilmi bir tek bizim hocamıza bahşetmiştir. Biz bu Kur’an’ı okumayız, hocamızın açıklamalarını okuruz. İbadetimizi zikrimizi de onlarla yaparız.” “Nasıl yani?” “Cuma günleri toplanıyoruz, benimle gelirsen öğrenirsin.” Evet, merak etmiştim, benim bilemediğim bir şey mi vardı? Gitmek için sözleştikten sonra onu evine uğurladım. O geceden sonra maneviyatımda büyük huzursuzluk başladı, uyku uyuyamaz hale geldim. Gözümü kapattığım anda kadın gözümün önüne gelip ruhumu rahatsız ediyordu. Okuduğum dualarla salavatlarla kurtulmayı başardım çok şükür. Aslında ondan uzak durmam için bir uyarıydı bu hâl, lakin insan yaşamadan anlamıyordu. Nihayet o gün geldi, birlikte buluşup Beykoz’da toplandıkları eve gittik. Herkesin elinde Türkçe olarak açıklanmış, müteşabih ayetleri açıklayan dosyalar. Tabii bana da bir tane verildi. Hocayı, televizyona taktıkları flaş sayesinde izlemeye başladık. O ekranda konuşup anlatırken biz de takip ediyorduk. Sarıklı, saçı sakalı beyaz ve beyaz giysili biriydi. Bu güne dek ilk defa görüyordum. Direkt elimizdeki döküm anları okuyordu. Biz de kendisini takip ediyorduk. Ben hiçbir şey anlamıyordum. His yok, duygu yok, maneviyat yok, okuduklarını tüm duygusuzluğuyla aktarırken, Allah’ın ismini bile tam söyleyemiyordu. Alla şöyle demişti, Alla böyle demişti. Derken üzerime çöken ağırlıkla, onların dersi bitene dek sanırım Allah beni uyutmuştu. Uyandığımda çay sofrası hazırlanıyordu.

     “Nasıl buldun dersimizi?” “ Bilmem! Uyumuşum kusura bakmayın.” “Neyse bu ilk tabii, bir daha geldiğinde çok daha iyi anlarsın. Biz hepimiz rüyaya yatarak ulaştık bu kapıya inan, içimizde çok mutlu olacaksın, bir gir içimize, görürsün.” “Yalnız siz Kur’an okumuyorsunuz.” “Bizim ihtiyacımız yok ki, hocamızın hazırladıkları bize yetiyor. Sen bu zamana kadar okudun da ne oldu? Hangi ayetin açıklamasını bana yapabilirsin? Biz Kur’an ezberlemektense hocamızın açıklamalarını ezberleyip ibadetimizi yapıyoruz. Anlamadığın Kur’an ne işine yaradı bu güne dek?” “Tabii ki ben de anlama taraftarıyım, anlayarak yapılan ibadet daha da lezzet kazanır. Anlamıyorsam da buna bir günah yazılmaz. Ben Rabbin orijinal Kur’an dilini seviyorum ve başka şekilde okumak istemiyorum. Rabbim ne yazdığını zaten biliyor. Anlamaya çalışırken maneviyatını yok etmek işime gelmez. Sizin Hocanızın Kur’an’ını da anlamış değilim. O tektir, her kesin Kur’an’ı ayrı diye bir şey olmaz ve müteşabih ayetleri Rabbimiz hiçbir peygamberine açıkladığını söylememişken sizin hocanıza mı açıkladı.” “A.. tövbe de, sen eve gidince tekrar oku elindekileri anlarsın.” O arada beni toplantıya getiren arkadaş gerilmişti sözlerimden. Konuyu değiştirmek için söze atıldı. “Ben öğretmenim kızım, bu yola emek verdik, bu yolu kolay mı bulduk sanıyorsun?  Biliyor musun? Ben kızımı Robert kolejinde okuttum. En iyi eğitimi alsın dedim, o da Hristiyan oldu. Şimdi Avrupa’da yaşıyor.” Çok şaşırmıştım, bu kadın neyiyle gurur duyuyordu, anlamamıştım.  “Siz çok hata yapmışsınız, çocuğunuzu onca Türk Okulu varken, Robert Kolejinde okutup geriye, dinini kaybetmiş bir çocuk almakla yazık etmişsiniz. Kızınızın bu halinden ve onun günahından siz sorumlusunuz.” “Ne alakası var, niye sorumlu olayım ki? Okusun iyi bir mesleği işi olsun dedim. Hristiyan olsun demedim ya, hem dinde zorlama yok. Kızım Hristiyan oldu ama tespih çekip Rabbini zikrediyor. Hem bizim hocamız da Avrupa’da bir bakarsın karşılaşırlarsa döndürüverir onu dinine.” Diğer kadınlar da lafa karıştı ve öğretmen arkadaşa kızın günahı senindir dediler. Onlar da benimle aynı şeyi düşündüklerini ifade etmişlerdi. Daha fazla bu gereksiz toplantıya iştirak etmek istemediğimden toplantıyı terk ettim. Eve geldiğimde ilk işim Kur’an açıklamasını bir yanıma, onların açıklamasını diğer yanıma alıp ayetleri tek tek kontrol etmeye başladım. Arada çok farklılıklar vardı. Hele bir ayette kendisini Resul ilan etmişti. “Müteşabih ayetleri Allah sadece biz Resullerine size anlatabilelim diye açmıştır.” Diyen cümlesi bunu kanıtlıyordu.

Kişiyi araştırdığımda ülkeden sınır dışı edildiğini gördüm. Birkaç videosuna baktım, çok sıkılınca hemen bıraktım. Beni toplantıya götüren arkadaşı aradım. “Sizin hocanız kendini Resul adlandırıyor yani peygambermiş, ne demek bu?” “ Karşı taraf çok sinirleniyor. “Sen cahilsin kızım; Resul peygambere denmez, elçiye denir.” “Elçi kime denir?” “Elçi bize denir, biz bir elçiyiz.” “Sanırım siz cahilsiniz, Resul, peygambere denir ve Resul Allah’la kul arasında elçidir. İnsansa Resul değil, Resul’den yani Peygamberden aldıklarını insanlara ulaştırarak elçilik ederler. Şimdi ben bu mevzuyu daha âlim hocalarıma danışıp sana daha güzel cevaplar vereceğim üzülme.” Karşı taraf yırtınırcasına bağırıyordu. “Hayır, istemiyorum araştırma, beni de bir daha arama, sen bize uygun değilsin, bir daha görüşmek istemiyorum.”  Kendisi gibi düşünmeyince benimle işi kalmamıştı. Telefonu yüzüme kapatmıştı.

     Evet, içten içten karma karışık durumlar yaşıyorduk ve kimse bir şey yapmıyordu. Şimdi şöyle diyenler olabilir: “Sen ne yaptın?” En azından onların seline kapılmayıp reddettim ve yüzlerine hakikati vurdum. Yetinmedim, gereken kurumlara haber verdim. Yanıma insan verin, bu toplulukları dağıtalım dedim. Çünkü bunlar uydurdukları şeylerle insanları zehirliyorlar. Ve gelecekte çocuklarını onlar da kendi çocuklarını zehirlemeye devam ettikçe, çoğalıp milletin bölünmesine, dininden kopmasına sebebiyet verecekler. Aldığım cevap beni ne kadar da üzmüştü bilemezsiniz: “Bu tip insanlar çok var Hanımefendi, duyarlılığınıza çok teşekkür ederiz, yalnız hangi biriyle uğraşalım?  Bir şey yapamayız, size iyi günler.”

    İşte bu kadar. İyi günler. Nasıl olacak bilmiyorum. Bu karmakarışık hayatta olabiliyorsa iyi günler, buyursun olsun. Bir yandan birileri her şey güzel olacak diyor, diğer yandan diğerleri nankörlük ettiniz diyor. Bir yandan çocuklar istismar ediliyor. Bir yanda eşcinseller bize de saygı duyulsun, şaka gibi gelse de, evlilik hakkı verilsin diyor. Kiminin kanı dökülüyor vatan sağ olsun deniyor. Serbest piyasa fakirin kanını adeta emiyor. Hayat fakire hüsran, diğerleri eğlenip gülüyor. Dünyada masum çocuklar vahşice katlediliyor. Kadınlar tecavüzle işkenceyle öldürülüyor. Bir tarafta Suriye, Kudüs, Yemen, Türkistan, Afgan, düşmüş kanıyor. Dört bir etrafta Müslüman yanıyor. Herkes Türkiye’den medet bekliyor. Medeni denen Avrupa yıkıp öldürüyor. Türkiye yaraları sarmaya çalışıyor. Kötü alışkanlıklar, ahlak sarsıntısı, gençler ziyan olup gidiyor. Birileri birilerinin yaşamına, ölümüne, dinine, giyeceğine, yiyeceğine, içeceğine karar veriyor.  Dünya kanla yıkanıyor. Benim kafam karmakarışık olmuş, dumanım tütüyor. Aklımı kontrol etmekte zorlanıyorum; bunca olumsuzlukları, zulümleri artık kaldıramıyorum. İnsanca yaşayacağımız bir dünya kaldı mı dostlar? Bulan olursa haber versin olur mu, gitmek istiyorum?

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.