Ateşte Açan Çiçekler’e Gönülden Bir Dokunuş | Aydan Yıldız Güneş Yazdı…

0
82

Aydan Yıldız Güneş

Ateşte Açan Çiçekler’e Gönülden Bir Dokunuş

        Ateşte Açan Çiçekler; ismini okuduğumda, çok etkilenmiştim. Muhakkak içinde yanmış yıkılmış hayatlar olduğunu ve her şeye rağmen hayata tutunup yana yana kalktıklarını düşünmüştüm. Kitabı okuyunca çok şükür beklediğim çok acılı, trajedi, inanılmaz hayatlarla karşılaşmadım. Üzücü olaylar mevcuttu tabii. Bu kitapta çoğu kişinin yaşamış olduğu gibi haksızlıklar, adaletsizlikler, ihanetler ve sonuçlarıyla tanıştık. Yani kitap ismi kadar ağır gelmedi bana.

       Kitabın kahramanı Serdar Bey; eşi tarafından terkedilen biri. Serdar’ın karşı gelmesine aldırış etmeyen Sevda Hanım; hayatı daha rahat yaşama uğruna gizlice bir işe girerek aile bağlarının zedelenmesiyle başlamıştır. Serdar Bey eşini çok fazla seviyor, öyle seviyor ki, eşinin telefonunda başkasına olan mesajını gördüğü halde, ona olan bağlılığını sürdürüyor. Hatta görüştüğü kişiye resimlerini dahi gönderiyor. Bu da yetmiyor. Anneme gidiyorum deyip aylarca gelmediğinde eşini aldatıp görüştüğü kişiyle gezdiği ortaya çıktığı halde, hala onu sevebiliyor. Türk toplumunda o kadar alışagelmiş bir durum değil bu hal tabii. Genelde böyle bir ihaneti Türk toplumu kabul etmez, ya boşar ya da hayatına zarar vermeyle sonuçlanan olayları hepimiz biliriz. Muhakkak ki, aldatmak aldatılmak insan hayatında büyük bir yıkıntıdır. Bütün yaptıklarının cevabını kocasına veremeyen Sevda, tartışmaları kaldıramayıp, iki çocuğunu da alıp kendisini destekleyen ailesine yerleşmesiyle, Serdar’ın hayatının dramı başlar.

          Bundan sonrası sadece Serdar’ın acılarıyla dolup taşıyor. Eşini çok seviyor, ayrılmayı kaldıramıyor. İhanete anlam veremiyor. Çocuklarını göremiyor, hasret içinde bedbaht oluşunu anlatıyor. Burada ailenin ayrılığa destek oluşu, şunu anlatıyor ki, aileyle eş arasındaki bağı iyi kurmak gerekiyor. İnsan ailesinden faydalanacağı bilgiyi alması lazımken, yalnız yuvayı bozacak sözlere ehemmiyet vermeyip, kimseyi ateşlere atmamak gerektiğini düşünüyorum. Sanıyorum bu aile kızlarını fazla zengin değil diye kışkırtıp eşinden yuvasından ederken, Rabbin ilminden bir şey bilmiyor olmaları ihtimal dâhilindedir. Çünkü bilselerdi yuvayı bozmanın ne kadar büyük bir günah olduğunu, Rabbin buğuz edip sırt döndüğünü ve bilselerdi Rabbin kul hakkını asla bağışlamadığını, kurulu bir yuvayı bozmaya cüret edebilirler miydi?

        Kitapta şunu da anlıyoruz ki; ihanetler, yıkılışlar ve ayrılıklar en çok erkeği darmadağın ediyor. Kadınlar aldatılmalarında veya ayrılıklarında, hayata daha sıkı sarılıp, daha çabuk ayağa kalkıyorlar. Çünkü anaçlıkları merhametleri, evladı için yaşaması gerektiğini düşündürüp ayaklanmasına sebebiyet veriyor. Oysa erkeklerin toparlanmaları bir hayli zor olurken, bazen de mümkün olmayan boyutlara sürüklenebiliyor. Serdar için de maalesef öyle oluyor. Bazen intihara kalkıyor, bazen ilaçlarla ayakta var olmaya çalışıyor. İçinde birçok med ceziri birlikte taşıyor. İçinde kopan tufanları kimseyle paylaşmıyor. Adeta kendi kendini yiyip tüketiyor. Med cezir halleri kitabın var oluşuna da yansıyor. Kendi kendine hasbihal oluşu ve her konuşmasını manevi boyutlara bağlayarak cevabını sergiliyor.    

       Yazarın yer, mekân anlatışlarında, her yeri betimleyerek anlatışı, bize bilmediklerimizi de öğretmede geri kalmıyor. Tarihinden tutun oluşumuna kadar nelerden geçip nerelere ulaştığını da işliyor. Mesela; İstanbul’un Balat ilçesi Bizans zamanında kurulmuş bir il olup, İstanbul’un fethinin de buradan gerçekleştiğini öğreniyoruz. Yazar çok iyi bir gözlemci olduğu halde çoğu kez hikâyeye dalabilmeyi, yer ve zeminleri anlatarak bölüyor. Bu yüzden kitabın konuları seni üzmüyor. Tam hüzünlü bir bölüme giriyorsun, sonuç ne oldu diye okurken, her şey değişiyor. Ya manevi kıssalardan örnekler ya da bir yerin muhabbeti giriyor ve kopuyorsun. Vuslat anı yaşarken dahi aynı hadiseyle karşılaşıyorsun. Direk seni sonuca ulaştırmayan bir yanı var. Sürekli hikâye içinde hikâyelerle tanışıyorsun. Belki ayrı bir merak ayrı bir heyecan katmak için olabilir tabi bu gidişat. Her insana göre değişebilir. Bir de romanlarda baştan başlayıp sona gidiş vardır. Bu kitap onlardan değil. Sondan başlayıp başa dönüş gibi bir hal çiziyor sanki. Sürekli hatırlamalarla gelişen bir tablo çıkıyor daha sonra.

           Bence hikâye de çoğu şey gizli kalmış gibi eksik duruyor. Serdar’ın içine kapanıklığı hikâyede bazı şeyleri anlatmayıp gizlediğini söylüyor. Çok fazla manevi cevaplar ve kıssalar olması renk vermiş olabilir belki ama hikâyeden uzaklaşmak, başka boyutlara geçmek benim açımdan kitapla bağlantımı sık sık koparsa da güzel bir eser olmuş. Keşke kıssalar ilahi örnekler ayrı bir kitap olsaydı.  Hani bir yemek malzemesini düşünün çok zengindir. Bu kitap da öyle. Soğanla ağlatırken domatesle hayatınızı renklendirir, Serdar’a üzülmeye fırsat kalmadan coğrafi güzelliklere dönersiniz. Veya kıssadan hisseler, manevi duygulara geçiş yaparsınız. Bazen de yalnızlığın, çaresizliğin, kimsesizliğin kollarına düşersiniz.

        Mesela, Tahtakale’deki Valide Han İranlılar camisini gerçekten merak ettim. Kitabı okuyunca bu caminin yapılışının kim tarafından oluşunu, tarihini, taşlarının cinsine kadar öğrenebilirsiniz. Ve öyle anlatır ki, gidip orada o duyguyu yaşamak istersiniz. Caminin hocasının alnında bir mühür varmış, ben onu çok merak ediyorum. Toprağa secde ediyorlarmış, hocadan bunun cevabını da alarak bize kitabında bildirmiştir. Bir de her kapıdan giren toprak dolu bir kutunun içinden bir mühür alıp namaza duruyorlarmış, ayrıca bunu da çok merak ettim. Herhalde ilk fırsatta bu camiyi ziyaret etmem gerekiyor.

         Bu kitapta Serdar zaman zaman isyana sürüklense de aklını maneviyatla frenleyişlerini görürsünüz. Mesela bir yanlış anlaşılma sonucu hapse düşünce, kurtulduğunda söylediği sözü beni etkilediği için yazmak istedim.

       “Ey dünya, senden nefret ediyorum. İşte bir bitik Serdar var karşında. Önce eşimi, çocuklarımı şimdide şerefimi aldın benden. Ey dünya senden nefret ediyorum.” Dünyaya kinini haykırırken, okunan ezana kulak verip, yırtık üstü başıyla ayağında terlikler yaralı bir kalple batağına batmış bir dünyayı sahibine şikâyete gidiyor olması manidardı. Romanında yer yer şiire de yer vermiştir. Bir şiirinin dörtlüğünü yazmak istedim.

Ben senin kulun değil miyim ya Rab!

Anlamadan geldi üzerime korkunç serap

Bir zamanlar toktum şimdi ise aç

Ya benim al canımı ya da beni yaşat

         “Namazda tekbir almadan önce kalbinizde ne varsa çıkarın atın, sadece Allah kalsın” Sözü bütün ıstıraplarını Rabbine bildirip, hayata tutunduğunu gösteriyor. Kitabın kahramanı sık sık kendi kendine konuşup, kendi kendine manevi cevaplar veriyor. Bu da gösteriyor ki, insan yalnız doğar aile vesilesiyle büyür. Hayata atıldığında ise yıkılışlarında, kalkışlarında ve ölümünde yalnızdır. İnsanın iç dünyasını bilmiyorsa bir başkası ortak değilse dünyasına, o insan bir kişiyle de yalnızdır bin kişiyle de yalnızdır. Bir de romanda şiddetle şunu görmekteyiz: Bir ailesi oldu mu insanın çevresi komşusu kapıyı bir çalanı olmaktadır. Ne acıdır ki, yalnız çaresiz olan insana sahip çıkılması gerekirken ne yazık ki herkes sırtını dönüp, ötekileştirmektedir. Böyle durumlar bazen insanı insanlığımdan utandırır ve çok üzer. Ne yazık ki ülkemizde komşu ilişkileri bitirilmiş durumda. Oysa komşu komşunun külüne muhtaçtı, ev alma komşu al vardı. Şimdilerde bunları duymak sadece sözde kaldı. Romandaki kahraman zaten bunları doyasıya yaşarken, bir tek Rabbine sığınıp yalvarıyordu. İşte o seslenişlerden biri şöyle idi.

“Ey karanlığı aydınlığa çeviren

Ey ayırt etmeden rızık veren

Ey el açanları yalvaranları gören

Sana sığınıyor senden istiyorum.”

Bir tek içini Rabbine açan yalvarışlarını görmek mümkün bu kitapta. Belki de erkekler derdini öyle konuşup anlatamıyor, onur gurur yapıyor. Kadınlar bu konuda sanki daha şanslı. Az çok birileriyle dertleşme olanağı bulsa bile, daha sonra o da yalnızlığa itiliyor. Çünkü toplumumuz artık ananelerini, inancının gereğini unutmuş durumda. Peygamberimizin (s.a.v); “Müslümanın derdiyle dertlenmeyen bizden değildir” hadisini çoğu kişi duymuş olsa bile artık hissetmiyorlar umursamıyorlar.

           Sık sık sahil kenarına gidip derdini denize ağlayan Serdar; ne kadar garip, ne kadar çaresiz ve ne kadar yalnızdır. Denize de şöyle sesleniyor;

İstanbul sahilleri bilsen ne güzel

İnsanın derdini alıp denize döker

Dizeleriyle derdini denize döktüğünü düşündüğünü alenen görmekteyiz. Hayata tutunmak için elinden geleni yapıp evlatlarıyla buluşmasında kendisinin çok anaç ruhlu olduğunu da görmekteyiz, oğullarına şu dizelerle sesleniyor:

Ah oğlum! Ah Hasan’ım

Ah! Bedenimin bir parçası

Ah! Ciğerimin paresi

Yüreğimde hep siz vardınız.

Bu dizelerde evlada düşkünlüğünü ve anaç yüreğini ortaya koymuştur. Genelde vurdumduymaz, eşini çocuklarını bırakıp giden babaların tam tersidir Serdar. Buna rağmen evlenen küçük oğlunun eşi Serdar’ı evde istemeyince, o da babasına yol göstermişti. Yine yalnız çaresiz sokaklara düşmüştü. Tesadüf eseri çalan telefonla eski eşinin öldüğünü duyup tekrar yıkılıyor ve mezarına gidip gözyaşı döküyor. Sonra da darülacezenin kapısını çalıyor. Bütün bunlar yine şunu gösteriyor ki; insan anlaşıp uzlaştığı bir eşle hayatını sürdürmeli, evladına da görevi bitince yine uzun yollar seni önüne katabiliyor. Dünyada iyi bir eşten başka değerli bir servet yok belki de.  Çünkü iyi günde kötü günde diyorsun ve en özel olan kendini paylaşıyorsun. Bir insan tek başına yarımdır ve evlenince bu tamlamaya ulaşıyorsa, demek ki, ayrıldığında yine yarımdır. Ve onu ne annesi ne babası, ne de evlatları tamlayamaz. Ancak iyi bir eş olmalı, hastalığında sağlığında bir tas çorbayı hayat arkadaşına sunan, iyi bir eş olmalı.

      Yazarın; Safiye ve Gölgenin Hakikati eserleri de mevcut olduğu gibi medyadan takip ettiğim kadarıyla yeni kitap çalışması da mevcuttur. Kendisine başarıların devamını diliyoruz.

Kitabın Adı: Ateşte Açan Çiçekler

Kitabın Yazarı: Musa Dedei

Sayfa Sayısı: 292

Baskı: Yılmaz Matbaacılık

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.