Anlatılan bizim hikayemiz, senin hikayen! | Lütfi Bergen | Düşünce

0
455
Yazar-Düşünce Adamı Lütfi Bergen

MUSTAFA KUTLU’NUN AHİRE GÖNDERDİKLERİ

Lütfi BERGEN

Mustafa Kutlu 03 Ekim 2012 tarihli Yeni Şafak Gazetesi’ndeki köşesinde “Benimle gelenler- geride kalanlar” başlıklı bir yazı yayınladı. Yazıyı yarıya kadar okuduğumda beni saran düşünce Mustafa Kutlu Hoca’nın “maişet dertlerinin, basit yaşantısının” birinci elden tasvir edildiği şeklinde idi. Hoca, naif bir dil ile halkın içinde sızlayan dingin akan bir derecik gibi kendi hayatını anlatıyor olmalıydı.

Anlatı “Önce isterseniz ‘geride kalanlar’dan başlayalım” cümlesi ile açılıyor. Arkadaşının teşviki ile kooperatife girmekte. Bu cümleyi okuyunca “Niçin kooperatif?” diye düşündüğümü hatırlıyorum. Sanırım banka kredisine karşı çıktığından olmalıdır. Toplumcu düşünceler kooperatifi savunmuşlar, bankaya ve faize bulaşmamışlar. Ancak bu iş zor. Birbiriyle anlaşan bir dolu adam bulacaksın. Kafa kafaya vereceksin. Kim uğraşacak? Mesainden feragat edeceksin, hafta sonu Fener maçına gitmeyeceksin, inşaatın başında duracaksın. Aidatları toplayacaksın. Demek ki bir uğraşan bulmuşlar; uç beş arkadaş bir araya gelmişler, on yıl taksit ödeyip başlarını sokacak bir “evin sahibi” oluvermişler. Lakin, pencerelere pimapen taktıramamış. Bir on yıl daha idareten geçmiş, ev harap olmuş. Pencere kenarları eleğe dönmüş.

Hoca’nın yazılarını, fotoğraflarını bellediğimiz “ru be ru” görüşmediğimiz için “evet, zahar öyledir!” diye geçiyor içimden. Mustafa Kutlu Hocam sıradan adamlar misalli yaşamıştır, diye bellemişim. Sonra oğlanın doğumu sırasında eşini hastaneye yetiştirdiği arabasından bahsediyor. Artık takaya dönmüş. Orta sınıfın kaderi bu olmalı. Bir yakayı düzelteyim derken öteki yaka açık kalır. Zaten Türk kapitalizmi işini iyi biliyor. Bir arabayı alırsın yüze, beş yıl değiştiremedin ise artık yarı ederini bile bulamayıp razıysan satarsın elliye. Herhal böyle olmalı Mustafa Kutlu Hoca’mın anlattığı. Fiyat vermemişler, o da “hatıra”dır diye satmamış. Küçük adamın alnının teri büyüktür, kıymetlidir. Weber’in hesabi adamından daha farklı çalışır mantığı. İsraf etmeyeceksin. Allah günah yazar. Bizim “küçük adam”larımız böyle düşünür. A4 kağıt bulsa arkası boş, “ilazım olur” der, kenara koyuverir. Bir uzun ipin hesabını düşünür. Her şey atılası değil bu dünyada.

Sonra eşinin ısrarı ile bu defa yazlık kooperatife giriyor. Burada bir serzeniş, yenge hanıma: “Olmamalıydı. Biz şimdiye kadar birbirimize gülden ağır söz etmedik. Yakışmadı bu. Mal için. Yazık.” Yenge hanımla tartışma olmuş. Tartışma aslında Türk aile modelinin yıpranışı ile ilgili. Ama zamane şartları böyle. Türk ailesi binlerce yıl tımar sistemi nedeniyle hane olarak var oldu Anadolu’da. Kadın da erkek de “hane”si kadar sayılıp, adam yerine konulurdu. Hocam bunu demek istiyor. Yoksa hatun kısmına mülk vermemek değil maksadı. Anlattığı şeyin altındaki hakikat, hanenin tımara basan yönü ile ilgili olmalıdır. Yoksa Türk adamı tek eşli olur. Eşi de başının tacı, gözünün envarı. “Evi kadın yapar” diyenler yanlış dememişler elbet. Erkek hane sahibidir, kadın ise ev sahibi. Biri üreten, çekip çevirendir; diğeri vergi veren, cenk eden, hammaddeyi getiren.

Ardından kütüphaneden bahsediyor: “Kütüphane yaptırmıştım. Doğrusu bir marangoz arkadaş, daha doğrusu çocukluk arkadaşım bilaücret yapıverdi. Şık bir mobilya. İçinde kitaptan çok biblo vb. var. Gazetelerin verdiği ansiklopediler. Kendimi okumaya verecektim, olmadı. İş-güç-çocuklar, geçim sıkıntısı falan. Bunlar hep mazeret. Bende okuma alışkanlığı yok. Edinirim, alışırım, kendimi geliştiririm dedim. Yok. Olmadı. Bu gibi alışkanlıklar genç iken kazanılıyor.” İşte burada bende filim koptu. Mustafa Kutlu, Dergah Yayınları’nın 8. Ciltlik Türk Dili ve Edebiyatı Ansiklopedisi’nin yayın kurulunda bulunuyordu. Hocam demek ki kendini anlatmıyor. Bu bir hikayedir. Ama ne hikaye!

Yazının ozgeçmiş dedil de hikaye oldudunu anlayınca tekrar başa dondum. Okumanın bir metodu olmalı. Başkaları boyle okumayabilir. Mustafa Kutlu ne anlatmak istiyor?
Başlığa vardım yeniden: “Benimle gelenler- geride kalanlar.” Önce geride kalanlardan bahsedeyim, cümlesi bir rivayete götürdü beni: Peygamberimiz’in ailesi bir koyun kesmişlerdi. Hz. Aişe’ye o koyundan geriye ne kadar kaldığını sordu. Mü’minlerin annesi, ‘Hepsini dağıttık, sadece koyunun bir küreği kaldı’, dedi. Bunun üzerine Hz. Peygamber (asv), ‘desene koyunun bir küreği hariç hepsi bize kaldı’ buyurdular [Tirmizi]. Kutlu Hoca, hikayesini hikmete yaslanarak yazanlardan. Ama bunu göstere göstere yapmaz. Arayıp mana bulacaksınız. Hocam “geride kalan” derken dünyalıktan bahsediyor. Bu, Neşet Baba’nın “geride bir un çuvalı bırakmışsam, suç işlemişim demektir. Onu fıkaraya dağıtın” diye söylediği şeyin aynısıdır. Anadolu adamlığı evvel böyle idi.

“Liseye başlayınca babam bana bir ikinci el bisiklet aldı. Yale marka. O yıllarda kimsede yoktu. Lise binası uzaktı. Yağmurda-çamurda gittim geldim. Arkadaşlar heveslenir, bir tur bineyim derdi. Yüzüm yumuşak verirdim. Çarpan oldu, kıran oldu, bisiklet hurdaya döndü.” Hikaye böyle anlatıyor. Şimdiki nesil bilmeyebilir. İlk TV yayınları başladığında tıpkı Vizontele filmindeki gibi konu komşu TV’si olan evlere sükun ederdi. Sükun demek neredeyse “mesken bellemek” gibi bir şey. Her akşam eline kurabiyesini alanın, “komşu bir çay içmeye geldik!” deyip “buyur” beklemeden koltuğa yerleşir olması demek. Hikayedeki bisiklet o hesap. Bizim gençliğimizde bisiklet kiralayıcıları ile bu iş çözülmüştü biraz. Hikayedeki adam “Tüm eşyalarımı, eşimi-çocuklarımı, işimi vesaireyi, ne bileyim ayakkabımı gömleğimi sayacak değilim. Zaten bir fukara küçük memurum. Ama şükür kimseye muhtaç olmadım. Geride pek bir şey bırakmadım. Şeftim. Müdür olamadım. Emeklilik geldi, ömür su gibi geçti. Toprağa bakıyorum gayrı” diyerek “geride pek bir şey bırakmadım” meselesini vurguluyor. Neşet Baba’nın kendinden sonraya kalan un çuvalına niçin “suç işlemişim” diye baktığını gösterir bir cümle.

Şimdi birileri diyecek ki, “un çuvalı miras kalmıyor, ev almaktan vazgeçilmiyor.” Bu doğru bir eleştiri değil. İslam fikriyatında ve onun Anadolu’daki tatbikatında ev, hanenin varlığı için şarttır. Hani Heidegger’in dediği “ev varlığın zırhıdır” sözünün daha şumüllüsü. Müslüman toplum Kitab-ı Kerim ile evsiz- barksız bırakılmamıştır. “İçinizden bekar olanları evlendirin” diyen kadir Mevla onları evsiz- barksız bırakmamıştır. Anadolu’da oğlan kısmı evlendirildiğinde “ev sahibi” da yapılmış, başı haneye sokulup bağlanmıştır. “Başı bağlamak” erkeği vergiye ortak etmek, hazırdan baba parası yemekten kurtarmak, bir “çiftin ucunu tutmak” anlamındadır. Anadolu iktisat nizamında “Çift sahibi”, bir çift öküz ile sürülecek toprağın işleteni idi. Yani Anadolu köylüsü, toprağında patron demekti. Bunu ona devlet vermekteydi. Anadolu’da ahali kısmının işsizlik, evsizlik derdi 13. Yüzyıldan 15. Yüzyılın sonuna dek görülmeyecektir. Bunun için Anadolu’da evi, atı, pusatı olmayanı “adam” bellemez ahali kısmı. Yerken ortağız, ekmeği bölüştük, emme öşre de katıl etmiştir, Anadolu’nun şalvarı yamalı kısmı. Vergi vereni hane olarak gören devlet, ona vergi vereceği üretimin yerini de göstermeyi görev bilmiştir. Bu nedenle Anadolu ahalisinin evi- yurdu olması tabiidir. Bin yıllık gelenektir. Nizamdır.

Yine gelelim hikayeye. “Sultan Süleyman’a kalmayan dünya. Hanım, hamamım, dükkanım, arsam, altınım, param, makamım, mevkiim olsa ne ki. Bunlar da geride kalacak. Cenab-ı Hak sağlıktan ayırmasın.” Demek ki neymiş? Mal, mülk, makam, para, mevki, altın, hanım… geride kalacak. Dünyada yani.

Peki hikayedeki adamın kendisi ile gelecek olan ne? Gelecekten neyi kastediyor?

“Benimle gelecek olan nedir? Önce iman. Amelim yoksa da, imanım çoktur. Allah bir, peygamber hak. Amentüye inanırım. Dilimle söyler, kalbimle tasdik ederim.”

Mustafa Hocam Hanefiliğin iman tarifini hikayenin merkezine böyle oturtuyor. Bu öyle naif, öyle güzel bir üslub ki insanın başı hayretten göğe kalkışıyor. “İşte hikaye budur, kardeşim” diyorum. Hikayenin başından beri yazarla mı muhatabız, şu bizim sokaktaki Bolu’lu Enver Bakkal ile mi muhatabız ayırd edemiyoruz. Hikaye bu derece halkın içinden ses vermeli. Tasvir ettiği dünyanın kenarından tumturaklı çözümlemelerden, feylosofça tahlillerden uzak olmalı. Halkın yaşamını bir sosyologdan daha çok imbikten geçirmiş gözlemlerle vermeli. Ne diyor anlatıcı: ‘Yarına çıkacağımızı kim garanti edebilir?’ Bir tevekkül, bir ahire gidişe hazırlık var. “Benimle gelenler” ifadesi “havf ve reca” duygusunu içeren bir nazarı temsil ediyor. Anlatıcı “Allah’ım amelim yoktur gerçi!” hüznünü yaşıyor. Sonra ümidle patlıyor: “Amelim yoksa da, imanım çoktur.” İşte bu, Anadolu’daki Müslümanca duyuşun ve inanışın dilidir. Anadolu’daki Müslüman adam tarifi yapıyor hikaye: 1. Cuma kılar: “Bana namaz surelerini rahmetli dedem öğretti. Mekanı cennet olsun. Dairedeki bir arkadaşım teşviki ile Cumalara gider oldum.” 2) Bayram namazı kılar: “Anam zorla kaldırır Bayram Namazı’na gönderirdi.” 3) Oruç tutar: “Orucumu tutarım. Tuhaf değil mi, memleketimizde hemen herkes oruç tutar ama beş vakit namaz kılan azdır.” 4) Zekat veremez fıkaralıktan: “Diyanet’in fetvası yetişti. Memur zekat vermez, zekat alır. Bu iyi işte. Hele benim gibi cıbıl olanlar.” 5) Kötülükten uzak durur: “Bilerek gıybet etmemişsem de dedikoduya karışmışımdır. Zina, yetim hakkı, kul hakkı bana uzak. Bir kadının doğrudan bakamam. Eşimi dahi görücü usulü almışım. Bana elini açan kim olursa olsun elli kuruş, bir lira bırakırım. Allah kabul etsin.”

Şimdi diyecekler var ki; bu nasıl din kardeşim: Namaz yok, Hacc yok, Zekat yok. Bir iman ikrarı ile bir Cum’a namazı. Bir de Oruç.

Mustafa Kutlu bu hikayesinde bir fotoğraf çekiyor. Hikayesi bir propaganda metni değil. Bir fıkıh risalesi değil. Adı üstünde tahkiye. Yukarıda, “Bu bir hikayedir. Ama ne hikaye!” demiştim. Aynı şeyi yine söylüyorum. Hikayenin böyle yazılması gerekir. O bir ideolojik makale değil. Mustafa Kutlu’nun hikayesi halk ozanlarının anlatımını yeniden diriltiyor. Kahramanları mutlak kötü değil. Hatta kahramanları günümüz öyküsünün peşinden koştuğu aktivist tiplemeler değil. Gariban adamlar. Dünyaya “bir ayağım çukurda” diye bakanlar. Kutlu hikayesindeki “halk Muslumanlığı” meselesini eleştirenler yanılmakta. Adam Muslumanlığı böyle yaşıyor: “Budur. Başka yok. Kumar yok, içki yok. İman var, amel yok. Yüzüm kara. Ebedi yurda giderken azığım az. Cenab-ı Hakk´ın merhametine sığınıyorum. Affımı diliyorum.” Şimdi ne yapacaksın? Hatalıyım, kusur bende, diyor. Rabbine yönelmiş af diliyor. Üstelik bir de iyilik yaptım diyor: “Ben bir iyilik yapmadım mı hiç? Yaptım. Apartıman sakinleri başlangıçta itiraz etse dahi arka taraftaki boşluğa iki dut diktim. Büyüdüler. Şimdi tüm apartıman halkı dut zamanı silkeleyip yiyor.” Olmadı bu iş diyecek hal var mı? Hesap mahşere kaldı.

Bu iyilik meselesini okuyunca da aklıma bir rivayet geldi. Doğru- yanlış. Artık okuyanlar karar kılsın.

“Birisi yolda yürürken çok susadı. Derken bir kuyu buldu ve inip su içti, sonra dışarı çıktı. Dışarıda dilini sarkıtarak soluyan, susuzluktan toprağın nemini yalayan bir köpekle karşılaştı. Benim gibi bu da susamış, dedi. Hemen kuyuya inip ayakkabısını su ile doldurdu, ağzıyla tutarak yukarı çıktı ve köpeğin susuzluğunu giderdi. Bu yüzden Allah onu övdü ve bağışladı. Oradakiler: Allah’ın Resulü! Hayvanlara yaptığımız iyilikten bize bir sevap var mıdır? dediler. Resulüllah sallallahu aleyhi ve sellem: “Her ciğer taşıyan canlı için yapılan iyilikte sevap vardır” buyurdu.”

Anlaşılan o ki, geride kalanlar mallar, mülklerdir; evlad u iyaldir. Beraber gelenler, bizimle yürüyenler ameller ve iyilikler. Mustafa Kutlu bin yıllık algıyı, yaşayışı, iman edişi, saflığı böyle anlatıyor; yazılan hikayedir.

[Poetik Haber]

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here