Anlatılan bizim hikayemiz, senin hikayen! | Lütfi Bergen | Düşünce

0
223

MUSTAFA KUTLU’NUN AHİRE GÖNDERDİKLERİ

Lütfi BERGEN

Mustafa Kutlu 03 Ekim 2012 tarihli Yeni Şafak Gazetesi’ndeki köşesinde “Benimle gelenler- geride kalanlar” başlıklı bir yazı yayınladı. Yazıyı yarıya kadar okududumda beni saran duşunce Mustafa Kutlu Hoca’nın “maişet dertlerinin, basit yaşantısının” birinci elden tasvir edildidi şeklinde idi. Hoca, naif bir dil ile halkın içinde sızlayan dingin akan bir derecik gibi kendi hayatını anlatıyor olmalıydı.
Anlatı “Once isterseniz ‘geride kalanlar’dan başlayalım” cumlesi ile açılıyor. Arkadaşının teşviki ile kooperatife girmekte. Bu cumleyi okuyunca “Niçin kooperatif?” diye duşundudumu hatırlıyorum. Sanırım banka kredisine karşı çıktıdından olmalıdır. Toplumcu duşunceler kooperatifi savunmuşlar, bankaya ve faize bulaşmamışlar. Ancak bu iş zor. Birbiriyle anlaşan bir dolu adam bulacaksın. Kafa kafaya vereceksin. Kim udraşacak? Mesainden feragat edeceksin, hafta sonu Fener maçına gitmeyeceksin, inşaatın başında duracaksın. Aidatları toplayacaksın. Demek ki bir udraşan bulmuşlar; uç beş arkadaş bir araya gelmişler, on yıl taksit odeyip başlarını sokacak bir “evin sahıbı” oluvermişler. Lakin, pencerelere pimapen taktıramamış. Bir on yıl daha idareten geçmiş, ev harap olmuş. Pencere kenarları elede donmuş.

Hoca’nın yazılarını, fotodraflarını belledidimiz “ru be ru” goruşmedidimiz için “evet, zahar oyledir!” diye geçiyor içimden. Mustafa Kutlu Hocam sıradan adamlar misalli yaşamıştır, diye bellemişim. Sonra odlanın dodumu sırasında eşini hastaneye yetiştirdidi arabasından bahsediyor. Artık takaya donmuş. Orta sınıfın kaderi bu olmalı. Bir yakayı duzelteyim derken oteki yaka açık kalır. Zaten Turk kapitalizmi işini iyi biliyor. Bir arabayı alırsın yuze, beş yıl dediştiremedin ise artık yarı ederini bile bulamayıp razıysan satarsın elliye. Herhal boyle olmalı Mustafa Kutlu Hoca’mın anlattıdı. Fiyat vermemişler, o da “hatıra”dır diye satmamış. Kuçuk adamın alnının teri buyuktur, kıymetlidir. Weber’in hesabi adamından daha farklı çalışır mantıdı. Ysraf etmeyeceksin. Allah gunah yazar. Bizim “kuçuk adam”larımız boyle duşunur. A4 kadıt bulsa arkası boş, “ilazım olur” der, kenara koyuverir. Bir uzun ipin hesabını duşunur. Her şey atılası dedil bu dunyada.

Sonra eşinin ısrarı ile bu defa yazlık kooperatife giriyor. Burada bir serzeniş, yenge hanıma: “Olmamalıydı. Biz şimdiye kadar birbirimize gulden adır soz etmedik. Yakışmadı bu. Mal için. Yazık.” Yenge hanımla tartışma olmuş. Tartışma aslında Turk aile modelinin yıpranışı ile ilgili. Ama zamane şartları boyle. Turk ailesi binlerce yıl tımar sistemi nedeniyle hane olarak var oldu Anadolu’da. Kadın da erkek de “hane”si kadar sayılıp, adam yerine konulurdu. Hocam bunu demek istiyor. Yoksa hatun kısmına mulk vermemek dedil maksadı. Anlattıdı şeyin altındaki hakikat, hanenin tımara basan yonu ile ilgili olmalıdır. Yoksa Turk adamı tek eşli olur. Eşi de başının tacı, gozunun envarı. “Evi kadın yapar” diyenler yanlış dememişler elbet. Erkek hane sahibidir, kadın ise ev sahibi. Biri ureten, çekip çevirendir; dideri vergi veren, cenk eden, hammaddeyi getiren.

Ardından kutuphaneden bahsediyor: “Kutuphane yaptırmıştım. Dodrusu bir marangoz arkadaş, daha dodrusu çocukluk arkadaşım bilaucret yapıverdi. Şık bir mobilya. Yçinde kitaptan çok biblo vb. var. Gazetelerin verdidi ansiklopediler. Kendimi okumaya verecektim, olmadı. Yş-guç-çocuklar, geçim sıkıntısı falan. Bunlar hep mazeret. Bende okuma alışkanlıdı yok. Edinirim, alışırım, kendimi geliştiririm dedim. Yok. Olmadı. Bu gibi alışkanlıklar genç iken kazanılıyor.” Yşte burada bende filim koptu. Mustafa Kutlu, Dergah Yayınları’nın 8. Ciltlik Turk Dili ve Edebiyatı Ansiklopedisi’nin yayın kurulunda bulunuyordu. Hocam demek ki kendini anlatmıyor. Bu bir hikayedir. Ama ne hikaye!

Yazının ozgeçmiş dedil de hikaye oldudunu anlayınca tekrar başa dondum. Okumanın bir metodu olmalı. Başkaları boyle okumayabilir. Mustafa Kutlu ne anlatmak istiyor?
Başlıda vardım yeniden: “Benimle gelenler- geride kalanlar.” Once geride kalanlardan bahsedeyim, cumlesi bir rivayete goturdu beni: Peygamberimiz’in ailesi bir koyun kesmişlerdi. Hz. Aişe’ye o koyundan geriye ne kadar kaldıdını sordu. Mu’minlerin annesi, ‘Hepsini dadıttık, sadece koyunun bir kuredi kaldı’, dedi. Bunun uzerine Hz. Peygamber (asv), ‘desene koyunun bir kuredi hariç hepsi bize kaldı’ buyurdular [Tirmızi]. Kutlu Hoca, hikayesini hikmete yaslanarak yazanlardan. Ama bunu gostere gostere yapmaz. Arayıp mana bulacaksınız. Hocam “geride kalan” derken dunyalıktan bahsediyor. Bu, Neşet Baba’nın “geride bir un çuvalı bırakmışsam, suç işlemişim demektir. Onu fıkaraya dadıtın” diye soyledidi şeyin aynısıdır. Anadolu adamlıdı evvel boyle idi.

“Liseye başlayınca babam bana bir ikinci el bisiklet aldı. Yale marka. O yıllarda kimsede yoktu. Lise binası uzaktı. Yadmurda-çamurda gittim geldim. Arkadaşlar heveslenir, bir tur bineyim derdi. Yuzum yumuşak verirdim. Çarpan oldu, kıran oldu, bisiklet hurdaya dondu.” Hikaye boyle anlatıyor. Şimdiki nesil bilmeyebilir. Ylk TV yayınları başladıdında tıpkı Vizontele filmindeki gibi konu komşu TV’si olan evlere sukun ederdi. Sukun demek neredeyse “mesken bellemek” gibi bir şey. Her akşam eline kurabiyesini alanın, “komşu bir çay içmeye geldik!” deyip “buyur” beklemeden koltuda yerleşir olması demek. Hikayedeki bisiklet o hesap. Bizim gençlidimizde bisiklet kiralayıcıları ile bu iş çozulmuştu biraz. Hikayedeki adam “Tum eşyalarımı, eşimi-çocuklarımı, işimi vesaireyi, ne bileyim ayakkabımı gomledimi sayacak dedilim. Zaten bir fukara kuçuk memurum. Ama şukur kimseye muhtaç olmadım. Geride pek bir şey bırakmadım. Şeftim. Mudur olamadım. Emeklilik geldi, omur su gibi geçti. Toprada bakıyorum gayrı” diyerek “geride pek bir şey bırakmadım” meselesini vurguluyor. Neşet Baba’nın kendinden sonraya kalan un çuvalına niçin “suç işlemişim” diye baktıdını gosterir bir cumle.

Şimdi birileri diyecek ki, “un çuvalı miras kalmıyor, ev almaktan vazgeçilmiyor.” Bu dodru bir eleştiri dedil. Yslam fikriyatında ve onun Anadolu’daki tatbikatında ev, hanenin varlıdı için şarttır. Hani Heidegger’in dedidi “ev varlıdın zırhıdır” sozunun daha şumullusu. Musluman toplum Kitab-ı Kerim ile evsiz- barksız bırakılmamıştır. “Yçinizden bekar olanları evlendirin” diyen kadir Mevla onları evsiz- barksız bırakmamıştır. Anadolu’da odlan kısmı evlendirildidinde “ev sahıbı” da yapılmış, başı haneye sokulup badlanmıştır. “Başı badlamak” erkedi vergiye ortak etmek, hazırdan baba parası yemekten kurtarmak, bir “çiftin ucunu tutmak” anlamındadır. Anadolu iktisat nizamında “Çift sahibi”, bir çift okuz ile surulecek topradın işleteni idi. Yani Anadolu koylusu, topradında patron demekti. Bunu ona devlet vermekteydi. Anadolu’da ahali kısmının işsizlik, evsizlik derdi 13. Yuzyıldan 15. Yuzyılın sonuna dek gorulmeyecektir. Bunun için Anadolu’da evi, atı, pusatı olmayanı “adam” bellemez ahali kısmı. Yerken ortadız, ekmedi boluştuk, emme oşre de katıl etmiştir, Anadolu’nun şalvarı yamalı kısmı. Vergi vereni hane olarak goren devlet, ona vergi verecedi uretimin yerini de gostermeyi gorev bilmiştir. Bu nedenle Anadolu ahalisinin evi- yurdu olması tabiidir. Bin yıllık gelenektir. Nizamdır.

Yine gelelim hikayeye. “Sultan Suleyman’a kalmayan dunya. Hanım, hamamım, dukkanım, arsam, altınım, param, makamım, mevkiim olsa ne ki. Bunlar da geride kalacak. Cenab-ı Hak sadlıktan ayırmasın.” Demek ki neymiş? Mal, mulk, makam, para, mevki, altın, hanım… geride kalacak. Dunyada yani.
Peki hikayedeki adamın kendisi ile gelecek olan ne? Gelecekten neyi kastediyor? “Benimle gelecek olan nedir? Once iman. Amelim yoksa da, imanım çoktur. Allah bir, peygamber hak. Amentuye inanırım. Dilimle soyler, kalbimle tastik ederim.” Mustafa Hocam Hanefilidin iman tarifini hikayenin merkezine boyle oturtuyor. Bu oyle naif, oyle guzel bir uslub ki insanın başı hayretten gode kalkışıyor. “Yşte hikaye budur, kardeşim” diyorum. Hikayenin başından beri yazarla mı muhatabız, şu bizim sokaktaki Bolu’lu Enver Bakkal ile mi muhatabız ayırd edemiyoruz. Hikaye bu derece halkın içinden ses vermeli. Tasvir ettidi dunyanın kenarından tumturaklı çozumlemelerden, feylosofça tahlillerden uzak olmalı. Halkın yaşamını bir sosyologdan daha çok imbikten geçirmiş gozlemlerle vermeli. Ne diyor anlatıcı: ‘Yarına çıkacadımızı kim garanti edebilir?’ Bir tevekkul, bir ahire gidişe hazırlık var. “Benimle gelenler” ifadesi “havf ve reca” duygusunu içeren bir nazarı temsil ediyor. Anlatıcı “Allah’ım amelim yoktur gerçi!” huznunu yaşıyor. Sonra umidle patlıyor: “Amelim yoksa da, imanım çoktur.” Yşte bu, Anadolu’daki Muslumanca duyuşun ve inanışın dilidir. Anadolu’daki Musluman adam tarifi yapıyor hikaye: 1. Cuma kılar: “Bana namaz surelerini rahmetli dedem odretti. Mekanı cennet olsun. Dairedeki bir arkadaşım teşviki ile Cumalara gider oldum.” 2) Bayram namazı kılar: “Anam zorla kaldırır Bayram Namazı’na gonderirdi.” 3) Oruç tutar: “Orucumu tutarım. Tuhaf dedil mi, memleketimizde hemen herkes oruç tutar ama beş vakit namaz kılan azdır.” 4) Zekat veremez fıkaralıktan: “Diyanet’in fetvası yetişti. Memur zekat vermez, zekat alır. Bu iyi işte. Hele benim gibi cıbıl olanlar.” 5) Kotulukten uzak durur: “Bilerek gıybet etmemişsem de dedikoduya karışmışımdır. Zina, yetim hakkı, kul hakkı bana uzak. Bir kadının dodrudan bakamam. Eşimi dahi gorucu usulu almışım. Bana elini açan kim olursa olsun elli kuruş, bir lira bırakırım. Allah kabul etsin.”
Şimdi diyecekler var ki; bu nasıl din kardeşim: Namaz yok, Hacc yok, Zekat yok. Bir iman ikrarı ile bir Cum’a namazı. Bir de Oruç.

Mustafa Kutlu bu hikayesinde bir fotodraf çekiyor. Hikayesi bir propaganda metni dedil. Bir fıkıh risalesi dedil. Adı ustunde tahkiye. Yukarıda, “Bu bir hikayedir. Ama ne hikaye!” demiştim. Aynı şeyi yine soyluyorum. Hikayenin boyle yazılması gerekir. O bir ideolojik makale dedil. Mustafa Kutlu’nun hikayesi halk ozanlarının anlatımını yeniden diriltiyor. Kahramanları mutlak kotu dedil. Hatta kahramanları gunumuz oykusunun peşinden koştudu aktivist tiplemeler dedil. Gariban adamlar. Dunyaya “bir ayadım çukurda” diye bakanlar. Kutlu hikayesindeki “halk Muslumanlıdı” meselesini eleştirenler yanılmakta. Adam Muslumanlıdı boyle yaşıyor: “Budur. Başka yok. Kumar yok, içki yok. Yman var, amel yok. Yuzum kara. Ebedi yurda giderken azıdım az. Cenab-ı Hakk´ın merhametine sıdınıyorum. Affımı diliyorum.” Şimdi ne yapacaksın? Hatalıyım, kusur bende, diyor. Rabbine yonelmiş af diliyor. Ustelik bir de iyilik yaptım diyor: “Ben bir iyilik yapmadım mı hiç? Yaptım. Apartıman sakinleri başlangıçta itiraz etse dahi arka taraftaki boşluda iki dut diktim. Buyuduler. Şimdi tum apartıman halkı dut zamanı silkeleyip yiyor.” Olmadı bu iş diyecek hal var mı? Hesap mahşere kaldı.

Bu iyilik meselesini okuyunca da aklıma bir rivayet geldi. Dodru- yanlış. Artık okuyanlar karar kılsın.

“Birisi yolda yururken çok susadı. Derken bir kuyu buldu ve inip su içti, sonra dışarı çıktı. Dışarıda dilini sarkıtarak soluyan, susuzluktan topradın nemini yalayan bir kopekle karşılaştı. Benim gibi bu da susamış, dedi. Hemen kuyuya inip ayakkabısını su ile doldurdu, adzıyla tutarak yukarı çıktı ve kopedin susuzludunu giderdi. Bu yuzden Allah onu ovdu ve badışladı. Oradakiler: Allah’ın Rasulu! Hayvanlara yaptıdımız iyilikten bize bir sevap var mıdır? dediler. Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem: “Her cider taşıyan canlı için yapılan iyilikte sevap vardır” buyurdu.”

Anlaşılan o ki, geride kalanlar mallar, mulklerdir; evlad u iyaldir. Beraber gelenler, bizimle yuruyenler ameller ve iyilikler. Mustafa Kutlu bin yıllık algıyı, yaşayışı, iman edişi, saflıdı boyle anlatıyor; yazılan hikayedir.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here