Akif Hasan Kaya İle Öykü Yazarlığı Üzerine Konuştuk

0
254
Öykücü Akif Hasan Kaya

Konuşturan: Yahya Burak Gül

Konuşan: Akif Hasan Kaya

Öykücülüğünüzün çıkış noktasına kadar giderseniz Akif Hasan Kaya ne kadar zamandır yazarlığına gönül vermektedir?

Mevcutla aramdaki rahatsızlık lise yıllarımda başladı. Sezai Karakoç’u Necip Fazıl’ı Nurettin Topçu’yu okudukça, gençliğin de verdiği bir buhran ve romantizmle içimdekini dışavurabileceğim bir yol aradım. Resim yapmak istedim ancak boyası, tuvali vs. pahalı bir işti. Belki bu imkânlarım olsaydı ve etrafımda bir usta olsaydı şuan ressamdım. Bir yönetmen, sinemadan anlayan bir insan olsaydı belki sinema işinde olurdum. O günlerde neyle temas ettiğimle alakalı aslında bu. Kütüphanede ise kitaplar bedavaydı. Kütüphaneye gittim. Okumaya başladım. Okudukça içimde biriktirdiğim o rahatsızlık daha da arttı. Ondan sonra işe şiirle başladım. Fakat şiiri bir yere götüremedim. Deneme ve roman yazma girişimlerim de oldu. Aslında öykü yazmam gerektiğini çok geç keşfettim. 20’li yaşların sonuna doğru.

Buna önayak olan bir isim oldu mu?

Nihayet öykü yazmaya başladığımda bunun artık son şansım olduğunu düşündüm. Bunu da yapamazsam yapacağım bir şey yoktu. Ben bu işi yapamayacağım diye düşünmeye başlamıştım. Ancak çok emek harcıyordum. Okuyordum. Derken Cemal Şakar’la karşılaştık. Benim için büyük bir olaydır. Bu konuda ne söylesem eksik kalır. Üzerimde hakkı çok büyüktür. Onca yılın emeğinin toplanıp bir değere dönüşmesi diyeyim. Çok destek oldu. İlk öyküm kendisinin genel yayın yönetmenliğini yaptığı edebistan.com sitesinde böylece yayınlandı. Sonrasında eserlerim Aşkar dergisi tarafından yayınlandı. Bunları Hece Öykü, İtibar ve Yediiklim dergileri takip etti.

“Şiirde ilk mısra ilhamdır” sözünü dikkate aldığımızda sizin öyküleriniz başlangıcını nereden ve nasıl alıyor?

İlhamın çalışmanın içinde olduğuna inanıyorum. Birikimim gereği ne ile iştigal ediyorsam, ne üzerinde çalışıyorsam bu konuyla alakalı düşünce gelişiyor. Bunun adı ilham mı emin değilim. Ama bir mesele üzerinde derinlikli düşünmenin zihin açıcı olduğuna inanıyorum. Buradan bir yol açılıyor. Okuduklarımın sağladığı birikimle ele aldığım mesele kesişiyor. Biraz sabır, biraz sebat ve çokça çalışma.

Kullandığınız tema ve kurgularda, olmayandan değil gerçek toplumsal olaylardan yola çıkıldığını sıklıkla görüyoruz. Bu illa ki vukû bulmuş bir dram bir trajedi değil toplumda yaşanmakta olan bir buhranı konu edinmek şeklinde de eserlerinizde zuhûr ediyor. Bunda sizin dünya görüşünüzün; dünyayı, varlığı, varoluşu okuyuşunuzun etkili olduğu düşünülürse; sanat eyleminizde fayda gözeterek toplumun yine topluma yansıtılması gerektiğine mi inanıyorsunuz?

Kullandığım formu en iyi şekilde değerlendirmenin derdinde ve peşindeyim. Ali Şeriati’nin Tolstoy’un bu konuda yazdığı eserler var. Devir hangi devir, zaman hangi zaman olursa olsun, biz insanın değişmeyeninden bahsediyoruz. En büyük problemimizin iyi insan olmak olduğunu düşünüyorum. Bilim, sanat, dinler, felsefe, hukuk, ideolojiler ve teknoloji bizi daha insan yapmaya yetmiyor. Teoride mükemmel olsa bile pratikte derdimize derman olmayan bu disiplinlerle de yüzleşemiyoruz. Savaşları dindiremedik, zalimlerin karşısında duramadık, evsizlere barınak sağlayamadık, açları doyuramadık, yetimlerin yüreğini soğutamadık. Böyle bir zamandayız. Bütün insanlık tarihi böyle. Bize ne lazım? Kahramanlara, büyük liderlere, mehdiye, mesihe, retoriği güçlü söylemlere ihtiyacımız yok. Asıl ve en büyük ihtiyacımız iyi insan olmak. Ben meseleleri ele alırken kimsenin diline dinine bakmıyorum. Peru’da yağmur ormanları yağmalanan insanlar da, topraklarına el konulan Kızılderililer de, Suriye’de yaşananlar da, Doğu Türkistan’da yaşananlar da, 80’den beri Güneydoğu’da yaşananlar da benim meselem. Ayrım yapmanın özellikle de bir sanatçı açısından yanlış olduğunu düşünüyorum. Sanatın nesnesi zaten insan olduğundan ideolojiler sınırlar kalkıyor. Zaten yazarken en büyük derdim, ele aldığım meseleyi hakkıyla anlatabilmek. Büyük insanlık hikâyesini zedelemeden, o hikâyenin hakkını verecek nitelikli birkaç cümle edebilmek.

Öykü yazma üslubunuzun ne zaman istediğiniz kıvama geldiğini düşündünüz? Şundan öncesi şundan sonrası diyebileceğiniz bir dönüm noktası var mıdır?

Dönüm noktası Cemal Şakar ile karşılaşmam oldu. Onunla karşılaşana kadar ben aslında hiçbir şey yapmıyormuşum. Kendi içimde, kendi kendime bir şeyler yapıyormuşum. En büyük kırılma bu olmuştur. Kendisini çok uğraştırdım, o da gayretimi görüp bana hiç hayır demedi. Destek oldu.

Öykücülüğün ve şiir yazarlığın daha çok rağbet gören bir romancılık gibi tutunmamış olması; toplumun uzatılmış duygusallıkları içeren örüntüleri ( tv dizileri gibi) daha mı çok sevdiğini gösterir? Bu bağlamda sarsıcı büyük iz bırakan eserler mi çıkmıyor yahut öykücümüz mü sayıca azdır?

Toplumun takdiri. Benim alanıma giren bir mesele de değil zaten. Bazen bir edebi tür tamamen ortadan da kalkabilir. Yeni türler de ortaya çıkabilir. Önemli olan yazarın elinde olanla ne yapmak istediği. Ben öykümü yazıp ortaya kitap olarak koyuyorum. Gerisi beni pek fazla ilgilendirmiyor açıkçası.

Üslup olarak yeni tarzlar deniyor musunuz?

Devamlı deniyorum. İlk kitaptan son kitaba bu anlamda geniş bir yelpaze var. Bu konuda cesur olduğumu düşünüyorum.

Roman ile öykü abi-kardeş midir? Roman yazmayı düşünüyor musunuz?

İşlevleri çok farklı. Düz yazıdan başka ortak yanları yok. Roman yazmayı düşünüyorum. Çevremden de bu konuda talep alıyorum. Ancak öykü benim için bir başka. Yazdıktan sonra tekrar tekrar dönüp bozup yeniden yazdığım oluyor. Romanda ise uzun soluklu bir durum var ve öykü kadar tat alacağımdan emin değilim. Ama belli de olmaz. Kısmet diyelim.

Romancı yazarlar roman yazmadan önce içerikleri için araştırma yapmaktalar. Ve belki de böylece roman bu kadar zengin ve geniş bir olanaktan yararlanarak vücuda getirilmiş oluyor. Öykücülük için durum nasıl? Öykülerin romanlara göre daha kısa olduklarını düşünürsek bu durum öykü yazarı için daha büyük bir ustalık göstermesi gerektiğini mi ortaya koyar?

Ön araştırma yaptığım oluyor. Bir öykü kitabı ile bir roman aynı süre ve emekle oluşur. Kısa yazmanın daha zor olduğunu düşünüyorum. Bir yazara gazete yazısı için teklif götürmüşler. Kısa yazmak için daha yüksek bir ücret talep etmiş.

Bir öykünün toplumsal hafızada yer edinecek kadar sevilmesi, tutulması büyük lütuf sayılabilir ise o öykünün ve yazarının kendini gerçekleştirdiğini düşünebilir miyiz?

Eserin toplumdaki etkisi düşündüğüm, ilgilendiğim bir konu değil. Ama okuyucu, öyküyü okuduktan sonra ele aldığım meseleye karşı başka bir bakış açısı kazanıyorsa, benim için öykü görevini yerine getirmiş demektir. Bir öykünün yazımı bittiyse ve dergi-kitap olarak yayına alabildiysem çekmecesini kapatıyorum. Hemen yeni öykülere yöneliyorum.

Kadîm kültürümüzde menkıbe, mesel ve kıssalar var. Öyküleriniz bu formların sizdeki yolculuğu olabilir mi?

“Bu bir aşk hikâyesi değildir” kitabımda bu yolculuğun izleri var. Geçmiş bizim geçmişimiz. Ama asıl mesele bugünde cereyan ediyor. O yüzden ben, öykülerimi bugünden anlatmaya özen gösteriyorum. Sözüm önce kendi zamanıma ve çağdaşlarıma çünkü. Saydığınız şeyler bu anlamda bir yardımcıya dönüşüyor. Yani bugünün problemine bir gönderme aracı oluyor.

Şu öykümün benim için ayrı yeri vardır dediğiniz öykünüz hangisidir, paylaşabilir misiniz?

Var elbet (gülerek) ama okuyucuyu böyle yönlendirmek istemem.

Çok teşekkür ederiz Akif Hasan Bey.

Ben teşekkür ederim.

[Eleştiri Haber, Şubat 2019]

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here