Kenan Subaşı | Rasim Özdenören’in “Kapıyı Vuran Kim” Adlı Öyküsü Üzerine Yazdı | Bir Hikayeden

0
200

KENAN SUBAŞI

RASİM ÖZDENÖREN’İN “KAPIYI VURAN KİM” ADLI ÖYKÜSÜ ÜZERİNE YORUMLAR

Edebiyatımızda ilk hikâye kitabı, Ahmet Mithat Efendi’nin yazdığı, Letaif-i Rivayat adlı kitaptır. Modern öykünün kurucusu da A. Çehov’dur. Bu bağlamda, ülkemizde ve dünyada, bir tür olarak hikâye/öykü, (şiir gibi) içeriği/usulü/tekniği anlamında birçok değişim-dönüşüm evrelerinden geçmiş, günümüze kadar gelmiştir…

Bu arada, unutmadan belirteyim; ben, öyküyü/hikâyeyi, dolayısı ile kitap okumayı; Tolstoy’un kaleme aldığı ‘İnsan Ne İle Yaşar?’ adlı eseriyle sevdim… Yaşım bir hayli ilerledi… Hâlâ düşünürüm: Bir hikâye kitabı, bir insana okumayı nasıl sevdirir, hikâye ki o gücünü neyden alır?

Hem ‘öykü ile hikâye arasında fark var mı, varsa nelerdir?’ diye zihnimizi yoralım, derim… Mesela ‘hikâyeni anlat da dinlesinler’ denildiğinde, zihnimizde canlanan şey, nedir?  Mesela ‘şu adam, şu kadına çok öykündü, onun gibi anlatıyordu, kadının yaşadığını bire bir yaşıyordu’ denildiğinde, öykünmekten ne anlarız? Öykü, bu durumun neresindedir?

Kelimelerin hısımları, hasımları olur… Bence biraz yorulalım…

Bir kitabımız var…

Rasim Özdenören’in yazdığı, Yazarlar Birliği’nin 1984 yılında ‘hikâye’ alanında ‘yılın hikâyecisi’ ödülüne sebep olan eser; Denize Açılan Kapı

Kitabın bir hikâyesini, elimden geldiğince, bende uyandırdıklarıyla açmaya, çözümlemeye, yorumlamaya çalışacağım… Dikkat edersek, bir matematik sorusunu cevaplayacak gibi bir hava estiriyorum! Çünkü modern öykü/hikâye; formüllerle, denklemlerle dolu matematik gibi; zamanla kendine ait özel bir alan açtı…

Seçtiğim hikâye, kitabın ilk hikâyesi (aynı zamanda bir oyun metni); Kapıyı Vuran Kim

Bir Ahmet var, bir de ANA karakteri var…

Hikâye, iki ana karakterden oluşuyor. Yazar, karakterlerin sıfatlarını/özelliklerini, metindeki durumları, metin içinde ayrıca belirtmiş. Aynı zamanda, yazar, zaman-mekân-olay üçlüsünü ki hikâyenin temelini oluşturur; karakteri gerek konuştururken, gerek olayı kendi cephesinden tasvir ederken betimlemiş…

Ahmet, sabahın erken saatinde, yatakta, uyuyorken; annesi olacak karakter, evin dışına çıkmış da oğluna (Ahmet’e) sesleniyor… Ahmet, uykudan zar zor uyanıyor… Yataktan doğruluyor, evin penceresine ilerliyor, pencereden dışarıya bakıyor… Ahmet, doğa ile kendi arasında, yaşam ile ölüm arasında, (kendi kendine) birçok konuyu ele alıyor… Ahmet’in kendine (yazarın okura/izleyiciye) söylediği birçok şey var… 

Anne, Ahmet’e, arada bir ses ediyor… Ahmet de bazen, annesine cevap vererek hem diyaloğun işleyişini sağlıyor hem de metnin bütünlüğünü koruyor…

Ahmet’in ki üzerini giymesi, tıraş olması, dışarıda yapılacak işleri halletmesi lazım… Ahmet’in hayata karışması isteniyor; mesela kıra çıkması, keçiyi otlatması, terziye gitmesi, (düğünüyle ilgili işlemler için) belediyeye gitmesi isteniyor…

Ahmet, arada bir kendisine bir şeyler anlatıyor (pencere önünde, tıraş olurken, gazeteyi okuyunca, kitap raflarının önünde)…

Hikâyede/oyunda; okuru/izleyiciyi sanatla buluşturan nokta; ANA karakterinin, metnin sonunda bir Azrail olup evin kapısını çalması, eve gelmesi! Azrail madem ANA karakterindeydi, metnin başından beri (evin dışından) nasıl bir insan gibi, bir ana gibi seslendi; nasıl da yaşamaya iten, hayata yönelten şeyler söyledi?

Acaba, hikâyede, bize; insanın, ölüme kadar bir hayat yaşamasına (eylemlere, yapmalara, etmelere, sarf etmelere) dair bir vurgu mu yapılıyor? Vaktin dolmasına kadar, nizamın devam etmesine dair bir vurgu olabilir mi?

Bunlar, beni bir hayli düşündürdü…

Hikâye, bana göre, Empresyonizm (bir sanat akımı; izlenimcilik de deniliyor; dış dünyanın, sanatçının (karakterin) iç âleminde ne ifade ettiği) ile Ekspresyonizm (insanın ruhsal durumlarını anlatır, insanın gizli yönlerini açığa vuran bir anlatım yoludur, Alman sinema tarihinde yeri vardır)… İki akım, birbirine zıttır… Oysa hikâye, o iki akımı da kapsayan ifadelerle doludur… 

[Eleştiri Haber, Ekim 2018]

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here