İçimizi delen öykülerden mütevellit…| Ahmet Karacan | Bir Hikayeden

0
399

İÇİMİZİ DELEN ÖYKÜLERDEN MÜTEVELLİT KÖŞE BAŞINDA SURET BULAN TEK KİŞİLİK AŞK’A DAİR

Ahmet Karacan

Güray Süngü’nün İki bin on dört’ün Eylül’ünde Dedalus yayınevinde suret bulan; “Deli Gömleği” ve “Hiçbir şey Anlatmayan Hikâyelerin ikincisi”nden sonra romanlarını saymazsak üçüncü öykü kitabı “Köşe Başında Suret Bulan Tek Kişilik Aşk” hakkında birkaç cümle etmem gerektiği konusunda kendimi ikna edince en az kitaptaki öykülerin kahramanları kadar mutlu oldum. Anlatılanların okurların kendi hikâyelerinden farkı olduğunu iddia edenlerle tartışabiliriz.

Efendim; kitaptaki öykülerden biri olan “Stultifera Navis” -ki biz buna “Kaçıklar Gemisi”de diyebiliriz- öyküsünün; bir yazar olduğunun fark edilmesinden hoşnutluk duyan kahramanı Metin R.:

Sevgili sevmediğim insanlar.

Bundan böyle buralarda olmayacağım. Nerelerde olacağımın buralarda olmayacağımın gerekçesi sebebiyle bir önemi olmayacak. Bundan böyle yazar Metin R. Olarak anılmak istemediğimi de eklemek isterim. Bundan sonra hakkımda yazı yazılmamasını istirham ediyorum. Kitaplarım hakkında eleştiri beğeni takdir değini tanıtım vesaire yazılmamasını rica ediyorum.

Demiş olsa da; kahramanın kahraman yazarı Güray Süngü ve öyküleri hakkında bir eleştiri, beğeni, takdir değini tanıtım yazısı yazmak gibi kaçık bir niyetim olduğunu aynen beyan etmek isterim.

İmdi; yine “Köşe Başında Suret Bulan Tek Kişilik Aşk” öykülerinin kapak arkası notlarını düşmüş olan Sedat Demir’in:

Gelecekte birileri Güray Süngü’nün kurmacalarının büyüsünün nedenini açıklayacaktır bize  ya da siz şimdi bana yardımcı olabilir misiniz

Satırlarına bir an için muhatap olduğumu düşündüğümde bir defa geleceğin daha gelmediğini; kitabın yayınlanmasının üzerinden aylar geçmiş olmasına rağmen buradaki gelecek metaforunun hem Güray Süngü, hem Sedat Demir, hem de benim dar-ı beka’ya göç eylememizden sonraki yılları kastettiğini düşünecek olsam da kitap hakkında iyimser bir eleştiri, tanıtım, değinin yazısı yazmam engellenemez diyorum.

Amac-ı gayem ileri düzeyde bir eser-i eleştiri ortaya koymaktan ziyade bir erbab-ı öykü’nün kısa, özlü ve içten öyküleriyle alakalı, penceremden gördüklerimi yazıya dökmekten ibarettir.

Şimdi sorulabilir; madem gelecek daha gelmedi. Yazar Metin R. yana yana; kitapları, yazıları, öyküleri hakkında eleştiri yazmaya yeltenenlere ağız dolusu döşenecek kadar hiddetle “Yazmayın kardeşim” diye çemkiriyor. Ne halt etmeye yazıyorsun?

Ben de “Köşe Başında Suret Bulan Tek kişilik Aşk”ın “Ne Ekmek Ne De Su” Öyküsünde geçen:

Neyi arzuladığımı merak ediyor musunuz?” diye sorarım. Çünkü soru sormak insanı bir-sıfır öne geçirir, haklı gösterir, yeterlik duygusu kazandırır.

Yukarıdaki abuk sabuk girizgâhtan sonra “Köşe Başında Suret Bulan Tek Kişilik Aşk”  konusunda birkaç kelam edebiliriz sanıyorum.

Kitap her biri bir diğerinin potasında eriyen, sıra dışı bir anlatımla bu potanın çok da içinde olmadığı izlenimi veren orijinal kurgulara dayalı öykülerden oluşuyor.

Bir an için tüm öykülerin aynı öykü olduğu hissine kapılıyor, öyküler arasındaki ayrıntıları elden kaçırıyorsunuz. Bunda öykü kahramanlarının isim, karakter, duruş, benzerlik ya da aynılıklarının da etkili olduğu söylenebilir.

Kitabın ilk öyküsü  “Derviş” de babasını erken yaşta kaybetmiş olan Yürel’in bu eksikliği derinden hissedişi ve neden hayatın arka bahçelerine atıldığı sorusundan yola çıkılarak kendini hor görme duygusunun sürekli etkisi altında olduğu gerçeği yansıtılmış… Zamanın pervasız geçişi karşısında; insanın kendi hayatına yetişmekte bile zorlandığından şikâyet edilerek; doğumdan ölüme kadar ki yaşam sürecini oluşturan yazgının toplayıp toparlansa bir rezillikten öteye geçmeyeceği dillendirilmiş. Bir bakıma Dünya’nın geçici heveslerine de bir eleştiri getirilmiş…

Çünkü öykünün sonunda onu Masiva (duyu organlarıyla algılanan dünya)’nın üzerine çıkaracak bir gül ve diken unsuru, iyi-kötü, güzel-çirkin değerlendirmeleri var ki bu yaşamın ancak gülle dikeni, iyi ile kötüyü, güzelle çirkini birlediğimiz an gerçek anlamına kavuşmuş olacağı ve yaşanmaya değeceği vurgulanmış.

İster öykü olsun ister şiir ya da herhangi bir sanat ya da edebiyat eseri; özünde insana yaşam içinde farklı ufuklar açtıkları, benzersiz boyutlarda dolaştırdıkları, analitik düşünmeye sevk ettikleri, onlara göstermekten çok nasıl görmeleri gerektiğini anlatan çalışmalar olduğu düşünülürse;

“Ampul kafa” nın insanın düşüncelerinin bir başka insanın düşüncelerini anlama kapasitesinin, duygularıyla arasındaki incecik farktan kaynaklandığı gayet net anlaşılabilir.

Ampulden yapılmış bir kafa taşıyan öykü kahramanı aslında ne denli hassas düşünen, ne kadar ince-eleyen bir karakter olarak, istese de yapamayacağı kötülükleri sayıp döküyor.

Yapısının kırılganlığında anlaşılmasını beklediğini, bu anlayışın onun içindeki sevginin keşfiyle alakalı olduğu anlatılıyor.

Öykünün kadın kahramanı Ayşe’de onun kalben hassas olduğunu; çarçabuk kırılan uzvunun kafasından çok kalbi olduğunu; kırılgan bir kalp taşımanın kırılgan bir kafa taşımaktan daha değerli olduğunu söylerken içindeki insan sevgisini deşifre ediyor.

Bir anlamda insanın duygu dünyasına, kalbi ile kafası arasındaki hassas dengeye dikkat çekiyor. Biri kırılınca diğeri de sönüyor. Tam bu noktada kafa ve kalp uyumunun sevmekten ve sevilmekten geçtiğini öykünün sonlarına doğru Ayşe ile kurulan sağlıklı diyalogdan anlıyoruz. Önemli olanın kafadan kalbe geçen hassaslık olduğunu görüyoruz.

“Kusursuz Dünya” da; sebeplere bağlı âlem algısı, içinde yaşadığı dünya gerçeği adına üst perdeden ilan ediliyor. Kusursuzluğun da bir bedeli olduğunu ilk satırlarda deklare ederek

Okuyucuya:

“Kusursuzluk istiyorsanız sorumluluklarınızı da kusursuz yerine getirmelisiniz yok öyle üç kuruşa beş köfte!” derken muhataplık mesajı veriliyor. Hayatın gizemli sırrının da bundan ibaret olduğu agresif bir dille yeniden hatırlatılıyor. Akıl ve kalp sahibi bir kulun asla kusursuz olamayacağını; insanın akıl ve kalbinden uzaklaştıkça bir anlamda üzerine düşen sorumluluklardan kendisini soyutlayarak faniliği ile çelişeceğini, kusursuzluğun kime göre, neye göre’sini irdelerken; mutlak kusursuzluğun insanüstü bir vasıf olduğuna dikkat çekiliyor.

Acıyı bilir misiniz? Bilirsiniz. Herkes bilir. Katıksız acının nefesi kestiğini bilir misiniz? Bunu da bilirsiniz muhtemelen. Nefes alamayan kalbin duracağını peki. Aşkın, kalbin nefesi olduğunu.”  diyor “Kalbimin Krizi” öyküsünde bir insanın intihar düşüncesiyle vazgeçmesi arasındaki bir Ârafta kalan kahraman… İntihar ya da yaşam arasındaki bocalama yaşanmaya değer hayat kurgusu üzerinden anlatılıyor.

Öykü de insanın kafasını duvarlara çarpması için de asla çarpmaması için de sebep bulabileceği insan ruhunun dalgalı seyrine, tekrar edersek hayatı görebilme yetisine bırakılıyor. Güya yıllar önce kendi kafasına sıkmış olan gencin kalbini tüm olayların merkezinde konumlandırmasının nedeni; tipik Süngü öykülerindeki düşünce ve his ilişkilerine yeni bir boyut kazandırıyor.

İnsanın kafasını duvarlara vurmak için çok sebebi var ve insanın başını duvarlara vurmamak için de bahanesi çok”… Derken aklın yaratılan en ulvi emir olduğundan mülhem, dünyanın neden bir akıl hastanesi olmadığı tartışılıyor.

Dünyanın insanlara gösterildiği gibi bir yer değil de, onlara yutturulmuş bir yalan olduğunu söylerken haklı olarak bir başka dünya’nın çağrışımı yapılıyor.

Dünyadan gidersen de dünyaya gidersiniz bir anlamda. İnsanın dünyası kendisidir. Siz nasıl durumdaysanız dünyanız da öyledir.” Diyerek korkutucu olmayan bir dille dünyada ölüp öbür dünyaya dirilecek okuyucu yaşanılacaklar hakkında beyin fırtınasına tabi tutuluyor.

“Köşe Başları” nın hayatın anlamakta zorlanılan cilvelerine bir meydan okuyuş yeri olarak sunulması çocukken katil olmaya karar veren ama yaşadıkça ve büyüdükçe anlı sanlı bir katil olmanın bile bir emek, zaman ve bedel istediği, öç alma duygusunun –bu bir babanın öcü olsa bile- bir başka cinayet serisini başlatma kapasitesinden yola çıkarak adam öldürmekten çok alınacak öcün anlamı üzerinde duruluyor.

“Körün cenneti, mutlu olabileceği bir karanlıktır ya o hesap.” Bu cümle, insanın kendi derdiyle barışık ve mutlu olması, onu kanıksaması, insanın tüm insani olanla arasındaki mesafeyi minimuma indirgeyerek görünürün üzerindeki görünmeyeni idrak etmesi ya da  “dertleri zevk edindim” arabeskiyle ilan-ı dert etmesi öykünün geldiği bir diğer önemli kilometre taşı olarak algılanabilir.

Hayatının neredeyse tamamını düşünerek geçiren “Mezar Taşlarına İsim Yazan Adam” da; “Kısa” isimli karşı komşusuyla “Öbürkü” adındaki alt komşu arasında ev sahipliğine soyunan Mezar Taşlarına İsim Yazan kahraman var. Kısa ve Öbürkü hiç birbirleriyle karşılaşmıyorlar.  Bir eve kısa süreliğine uğrayan adı da Kısa olan misafirle o gittikten sonra gelen alt kattaki Öbürkü’nün birbirlerine zıt olsalar da aslında birbirlerini tamamlayan karakterler oldukları anlaşılabilir. Mezar taşları bu dünyadan öbür dünyaya açılan birer kapıyı temsil etmesi açısından dikkate değer… Çocukluğumda bizim evde cam çerçeveli bir manzara ve üzerinde bir yazı vardı. Okumayı öğrendikten sonra bir tarafı güllük gülistanlık diğer tarafından dumanlar tüten manzaranın altında” Dünya bir misafirhanedir. İnsan ise onda kısa duracaktır.” Yazısını okuduğumu anımsıyorum. Mezar Taşlarına İsim Yazan Adam’ın da o yazıdan habersiz olması mümkün görünmüyor.

Kısa, geldiği evde, ev sahibine çayını demleyen ve bozuk olan televizyondan dolayı yanında getirdiği filmi izlemeden giderken; alt komşunun oğlu Öbürkü Kısa’nın demlediği çayı içiyor. Tıpkı halk arasında ölen bir babanın ardından miras paylaşımında “Kimi kazanır kimi yer?” olgusunda olduğu gibi… Her ikisinde de pencereden bakmak gibi bir alışkanlık var. Ama buradaki pencere dünyanın ahvalini gösteren bir ekrandan başka bir şey değil. Üstelik Öbürkü eve gittikten sonra babasından dayak yiyen biri… Kısa’nın Dünya’yı, Öbürkü’nün ise Ahireti temsil etmediğini kim söyleyebilir? Bu sebeplerledir ki kahraman, dünyada yaşanan katliamlara, çocuk ölümlerine, savaşlara etkin eleştiriler getiriyor.

“Köşe Başında Suret Bulan Tek kişilik Aşk”;  kitaba ismini veren; bir anlamda kitabın omurgası görevi yaparak tüm ağırlığını taşıyan bir öykü…

Kendisini elektrik, telefon ya da trafik lambası direklerinden herhangi biri sanan ve köşe başında duran Volkan’ın hayata ve aşka küskünlüğü üzerinden yaşananlara inancını ve itimadını kaybetmesinin anlatıldığı mutsuz sonlanan bir aşk öyküsü… Öyküyü tipik aşk öykülerinden ayıran temel fark, aşkın tek bir kişinin varlığında yani Ayla’nın şahsında hayat bulması… Burada Volkan diye birisini ortaya çıkaran da Ayla’dan başkası değil, aklını kaçırmanın sınırlarında gezen Volkan olarak görülse de Volkan; aklının kaçırmanın sınırlarında dolaşan Ayla’nın ta kendisi…

Ayla:

kadınların sesi şefkat dolu olunca ya canları gerçekten acıyordur ya da korkunç bir eylem hazırlığındadırlar.”  Volkan’ı böyle konuştururken, bizi en iyi bilen bizizdir gerçeğiyle kadınları bir kadın gözünden, erkekleri(volkanı) kullanan bir kadın gözünden anlatıyor. Volkan’ı bir direk olmayı bir insan olmaya tercih edecek kadar canı yanmış bir karakter olarak sunuyor.

Yaşam(aşk); çevirdiği türlü hokkabazlıklarla Volkan’ı köşe başında duran bir direk olmaya bile razı hale getirmiştir. İnsan bazen insan olma sorumlulukları altında ezilince bir ağaç ya da bir kelebek olmayı arzu etmez mi? İşte öyle… Öyküde yaşadıklarından sıyrılmak isteyen Volkan’ın bir direk olması ve karşısında onu değiştirmeye çalışan kız arkadaşının yakarışları var. Öykü de Volkan’ın bu haline sebep olarak gösterilen de Ayla’dan başkası değil.

İnsan olma sorumluluğunu direğe yüklediği:

hareketli ya ne yaptığının, neyle meşgul olduğunun farkına varıyor direk, tenha bir sokakta kimlik sorunu bile yaşayabilir” cümleleri önemli…

Süngü, “Tek kişilik Aşk”ta aşkın münferit olduğunu; bir anlamda yalın halini tartışıyor. Öncelikle insanın dimağından doğan kalp ve kafasını sezdirmeden ele geçiren;  muhatabına deklârasyonunu sonradan gerekli kılan orijinal bir duygu olarak sunuyor.

İnsanlar arasında her ne kadar karşılıksız aşk olmaz, âşık maşuksuz düşünülemez tezi kabul görse de aşk fikrinin tek kişilik, tıpkı ölüm gibi bireysel olduğu, onu iki kişinin paylaşmasının farklı bir mecrada değerlendirmekle mümkün olabileceği öne çıkıyor. İlgi görsün ya da görmesin aşkı var eden temel bilişin tek bir kafada ya da tek bir kişide başlayıp devam eden; karşılık bulup, bulamamasının onu var ya da yok edecek bir etkisi olamayacağı işleniyor.

“Köşe Başında Suret Bulan Tek Kişilik Aşk” her okurun kendinde birden fazla benzerlik bulacağı öykülerden oluşuyor. Merkezine oturttuğu aşka asla ortak ya da vekil tayin etmeyen özel bir öykü… Bir anlamda biraz da herkesin öyküsü, zaten öykü herkesin öyküsü olmakla geçerlik kazanmıyor mu?

Güray Süngü her okura kendi öyküsünü anlatmak gibi harikulade bir öykücülük ortaya koyuyor “Köşe Başında Suret Bulan Tek Kişilik Aşk”ta… Öyküleri anlatımda gerçek anlamdan çok okuyucuyu bir fikir seyahatine davet eden güçlü mecazlarla örüyor. Okuyucuda uyandırdığı izlek belki de yazarın yazarken uzandığı kadarı bile değil; okuyucu bu öyküleri istediği kadar derinliğine ya da genişliğine değerlendirebilir. Anlatılar yer yer komediye bandırılmış trajediler olarak insanın acıyan tarafları üzerinde hep geniş bir alanı kapsıyor. Bunu Süngü’nün –şahitlik edeceğimiz ya da görüp duyduklarımızdan değil; hikâyenin insanı delip geçen şeyden çıkacağına inanması-ndan da anlayabiliyoruz.

Ve yazara katılmadan edemiyoruz.

{Eleştiri Haber}

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here