Yusuf Güroğulları’nın “Düş Sarısı” kitabında İnsan | Fatih Çodur | Bir Hikayeden

0
986

Fatih Çodur

Yusuf Güroğulları’nın “Düş Sarısı” kitabında İnsan

Dergâh Yayınları’nda fuar görevlisi olarak çalışan yazar Yusuf Güroğulları’nın “Düş Sarısı” isimli ilk kitabı Lakin Yayınevi’nden 2016’da çıkmıştı. 2017’de kitap ikinci baskısıyla raflarda tekrar yerini aldı. Kitap daha çok baskılar yapacağa benziyor. Kısa sürede kendisine iyi bir okur potansiyeli oluşturması, kitaptaki birisi uzun soluklu dört hikâyenin okura verdiği mesajı da anlamlı kılıyor. Düş Sarısı, genelde hayatın merkezinde bütün yaşam unsurlarıyla yer tutan “insan” portresini, özelde ise bir “taşraya ait olan insan”ın hepimizin hayatındaki yerini açımlaması sebebiyle değer kazanıyor.

Düş Sarısı’nın ara satırlarında şiirden, şairlerden, kitaplardan, düşünmekten sıkça bahsediliyor. Öyle ki Düş Sarısı ismindeki hikâyede Şair isminde bir karakter bile var. Metinlerin hem şiirsel bir dille örülmüş olması, hem de içlerine yer yer farklı şiir ve şarkı sözleri yerleştirilmesi, yazarın şiire olan yakınlığını da kanıtlıyor. Sezai Karakoç, Ruhi Konak, Çetin Alpagut, Nesimi gibi şair ve ozanlardan alıntıların yapıldığı kitapta düşsel/şiirsel söylemin kullanılmış olması dikkate değer ayrıntılardan. Bu tutum okurda duygusal yoğunluk olarak ani değişimlere yol açabiliyor. Elbette bir hikâyede kimleri hangi yolla etkileyebileceğimiz ya da bunun olup olmaması gerekliliği konusu tartışılabilir. Hikâyeler okuru etkilemeli midir ya da bu amaçla mı yazılır? Belki cevap evet değil ancak cevabın hayır olduğunu da iddia edemeyiz. Çünkü yazıya dökülmüş her metin, kendisini okutturacak bir takım özgün ya da kendisine özgü unsurlar barındırır, barındırmalıdır. Yazar, sadece kendi hayal dünyasının izlerini ya da başından geçen/geçmesi muhtemel olayların anlatımını yaparak ancak yüzeysel bir aktarım yapar. Bu da o metnin okur için hikâyeden başkası olmayışı demektir! Düş Sarısı kitabı ise samimi duygularla yazılmış birkaç hikâyenin olduğu bir kitap olmaktan daha fazlasını sunuyor okuyucularına. Karakterlerin hayatın içinden oluşu, kaybedilen birtakım değerlere yapılan vurgular, zamanla değişen toplum yapısının sorunlarına işaret etme gibi yönelimler Düş Sarısı’nı okurken bize bütünde unuttuğumuz, görmezden geldiğimiz çok önemli bir olguyu, “insanlık”ı hatırlatıyor.

“Istırabınızı Göğsümde hissediyorum” isimli hikâyede, anlatıcı karakterin hiç tanımadığı bir adamın ve onun uzaktaki bir şehirde ayağı kırılıp çaresizce evde feryat figan eden annesinin derdiyle dertlendiğini okuyoruz. Başkalarının acılarından kendisine pay çıkaran karakterin üzüntüsünü, çaresizliğini, samimiyetini birebir yaşayabiliyoruz. Buna benzer bir durum “Boloş” isimli hikâyede de söz konusu. Boloş köyünde yaşayan Hacı karakteri gönlü oldukça geniş, kapısı herkese açık, hayır işleriyle uğraşan, çocuklarla çocuk büyüklerle büyük olan, kalp kırmaktan imtina eden ve yazarın ifadesiyle “Allah diye aldığı nefesi Allah diye veren”(s.12) bir insan… Hikâye’de Hacı’nın evini tanımlarken kullanılan “Dergâhı andıran bu evde tek geçer akçe ‘İnsanlık’tı.” ve “Bu evde geçen tek kimlik ‘Âdem’ kimliği yani ‘İnsanlık’tı.”(s.11) ifadeleri “kaybettiğimiz insanı ve o insanın kaybolan değerlerini” anımsamamıza yardımcı oluyor. Hacı’nın ölümünden sonra, köyünde ve evinde kurduğu bir anlamda geleneksel yani modern olmayan hayat düzenini eşi Hacıanne yürütmeye devam ediyor. Her iki karakter de hayatlarını “insana, dürüstlüğe, güzelliğe ve hayra” adamış bireyler. Hikâyede bu iki karakterin ölümü, özelde Boloş’un anlamını yitirmesini, genelde de özlem duyulan o eski tertemiz hayatların kaybedilişini simgeliyor. Hikâyenin sonundaki “Issızdı artık Boloş. Neresine bakılsa hüzündü…”(s.15) söylemi de değerlerini terk eden modern insanın yokluğa karıştığını mesajını veriyor okura.

Kitaptaki karakter unvan ve isimleri mistik diyebileceğimiz bir bağlama sahip: Miray, Düş Sarısı, Şehper, Ali Kerem, Şair, Ay Parçası, Hacıanne, Hacıdede, Molla… Bu karakter isimleri elbette hikâyelerin ve bütünde Düş Sarısı kitabının genel yapısına uygun olarak özenle seçilmiş. İsimlerin karakterlerin yaşamları ile örtüştüğünü, olay akışlarını destekleyecek biçimde okurda etki uyandırdığını söylemek mümkün. Ancak bu tutumun hikâyeye katkısı tartışılabilir. Yazar böyle bir seçimi geleneksel hâle getirmekten kaçınmalı, çünkü isimler bir hikâyede ancak araç olabilir. Araçların, amaçların önüne geçmesi, bir metni kendi özünden uzaklaştırma riskini her zaman taşır.

Düş Sarısı’ndaki hikâyeler izlek olarak aşkın, hüznün, acının, ölümün, yalnızlığın ve ayrılığın yani bir bütün olarak insanın hayatını çevreleyen en önemli olguların etrafında dolaşıyor. Yazar, okuyucusuna bütün bu duyguları bir bir hissettiriyor. Kullanılan “sarı renk” imgesi ise, Düş Sarısı’ndaki olayların okurun zihninde oluşturduğu tablolar dolayısıyla dikkate değer. “Sarı”, özellikle Düş Sarısı hikâyesinde yoğun olarak karşımıza çıkıyor. “Sararan ağaçlar, sarı sarı yapraklar, sarı bir anı, sarı kedi, Şehper’in sarı saçları, dünyanın sararması, düşlerin sarısı, sarı’nın çağrısı” gibi ifadeler, “sarı”nın yazarın ve karakterlerin hayatındaki çağrışımlarına ışık tutuyor. Bu anlamda, “sarı”nın “anılara ve düşlere” ama daha derinde biraz önce sıraladığımız “insan hayatını çevreleyen temel olgulara” birer gönderi olduğunu fark ediyoruz.

Kitaptaki Düş Sarısı isimli hikâye her insanın başına gelebilecek bir aşk ve sonrasında da acı bir ayrılışı konu ediniyor. Bu anlamda “aşk ve ayrılık” ‘Düş Sarısı’ hikâyesinin temelini oluşturan izlekler olarak karşımıza çıkıyor. Hikâyeleştirmenin, karşılıklı konuşmaların, şiirlerin, düşlerin, hayali anlatımların sıkça kullanıldığı Düş Sarısı okurda derin izler oluşturuyor. Herkesin hayatından bir takım parçalar bulabileceği bu hikâye etkileyici bir atmosfer oluşturarak okuru duygusal olarak etkilemeye, yer yer hüzünlendirip yer yer kalbinde burukluk yaratmaya aracı oluyor.  Bu anlamda hikâyenin etkileyiciliği, akıcılığı ve hemen hemen her kesim ve yaştan okur kitlesine hitap edişi anlatılan olayları fazlasıyla okunulabilir kılıyor. Söz konusu hikâyenin dili oldukça sade ama bu sadelik imgesel anlatımlar ve şiirsellikle süslendiği için basitliğe kaçmıyor. Bu anlamda “Kimse kimsenin kalbini sormuyor sevgilim!” mottosuyla çıkan kitabın okurda samimi, sahici, sıcak duygular oluşturduğunu söylemek yanlış olmaz.

Güroğulları’nın Düş Sarısı hikâyesinde de birtakım ahlâki eleştirileri de metne yerleştirdiğini görüyoruz. Örneğin sayfa 37’deki “Herkes ‘Yusuf’, herkes iffetli, herkes güzel, herkes temiz öyle mi? Kirlettiklerimizin hesabını veremeyeceğiz hiçbirimiz.” ve “Katillere ceza indirimi var ama masumlara merhamet indirimi yok nasılsa.” ifadeleri bunlardan sadece ikisi…

Özet olarak Yusuf Güroğulları, kimliksiz ve bencil insanların çepeçevre kuşattığı modern hayata sık sık vurgu yaparak dikkat çekiyor ve biz’e bir bakıma olması gereken biz’i işaret ediyor; yadsıdığımız, değer vermediğimiz, elimizin tersiyle itip görünce gözlerimizi kapattığımız, taşralı olan biz’i… Ve bunu da gayet samimi bir biçimde yerine getiriyor.

Eleştiri Haber

http://www.kitapyurdu.com/kitap/dus-sarisi/405865.html

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here